Gazete Emek- “Ağlamadan

 

dillerim dolaşmadan

yumruğum çözülmeden gecenin karşısında

şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı

üzerime yüreğimden başka muska takmadan

konuşmak istiyorum.”

 

Gelelim diğer konuya, “nasıl yazmalı?” sorusuna. "Nasıl yazmalı" sorusunu, yazma teknikleri hakkında sizinle bilgi paylaşmak için değil, amatör bir yazana katkı sağlamanızı beklediğim için soruyorum. Çünkü değerli okur, yabana atılmayacak bir okuyucu olmakla beraber, yazmak konusunda amatörüm. Peki nasıl oldu? Ailemin desteği ve değerli dostum, Gazete Emek yazarlarından Bekir GÜNEŞ'in cesaretlendirmesiyle (ki dün doğum günüydü, doğum dününü kutluyorum, sevgili Bekir :) bir deneme yazmakla başladım. Ve siz, onu beğendiniz, var olun.

 

Orhan PAMUK 'un Yeni Hayat'ında geçen, özünde İncil'e atfedilen bir cümle olan, "bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti." deki yargının aksine, siz bir yazı okudunuz ve benim hayatım değişti.  Bununla birlikte, tüm memnuniyetime rağmen,  omuzlarıma büyük bir sorumluluk yüklediniz. Yazılanın  tarihleşmesi,  yazarken hata yapma olasılığı olan birinin de hatalarını kalıcı hale getirecektir (gerçi çağımız yandaş yazarlarının marifetiyle bir yandan da yalan çöplüğüne dönüştürülen bir tarihte, benim olası bir hatam, benim dışımda kimi ilgilendirecek ki?). Peki, değerli okuyan(lar), bu durumda tek sorumluluk yazana mı aittir? Okuyanın hiç mi sorumluluğu yoktur? Alışageldiğimiz okuyup geçme tarzını gözden geçirerek, okuyup-yazana katkı sunmanız gerekmez mi? Bizim yapacağımız, praksis bir süreç olacak; birlikte okuyup, birlikte yazıp, birlikte yol alıp, bu konuda birlikte gelişeceğiz. Yazan-okuyan ilişkisinde edilgen bir rol biçilen okurun, etken olmasıdır tercihim. Yazılarda oluşabilecek olası hatalara yönelik, eksik bıraktığım, göremediğim, ifade etmekte yetersiz kaldığım konularda, bana eleştirilerinizi yazarsanız,  benim de sizin yazdıklarınızı keyifle okuyacağımdan ve değerlendireceğimden kuşkunuz olmasın. Kısacası, artık size de iş çıkaracağım.

 

Emekçi bir ev kadını ve bir anne olarak, "buraya neden çıktım?". ülkemizde ve dünyada, bilgi ve iletişim çağında, yaşanan bunca haksızlık, emek sömürüsü,  kadın katliamları,  iş cinayetleri, sağlıksız çevre/kent koşulları, talan edilen doğa, önlenebilir çocuk ölümleri, özgür düşüncenin yargılanması, işsizlik, gelecek kaygısı, insanın insana-insanın doğaya tahakkümü ile bozulan ekolojik denge, savaşlar, halk sağlığı sorunları vs vs... Buna karşılık, gündüz kuşağı programlarını seyretmeyi reddedip (fedakarlığımı görünüz!), aklımın gördüğü, kalemimin döndüğü kadarıyla kendi özgünlüğüm ve becerim dahilinde, sadece çocuğuma olan sorumluluğumla (yemeğini bitirir misin çocuğum? hamd olsun, hala ekmek alabiliyoruz!) sultanı olduğum köşemin hakkını vermeye çalışacağım. Köşem diyorum, çünkü Gazete Emek ailesinin desteği ve sizin teveccühünüzle bir köşe kapmış bulunmaktayım (Böbürlenme böbürlenme!). Mahçup olmadan ve mahçup etmeden kimseyi, bu köşeye gözüm gibi bakacağımdan emin olun (mutfaktan yanık kokusu geliyor).

 

Neden Gazete Emek? Tarihsel olarak “emek” sözcüğü, eski Yunanca da "doğum anındaki sancı", Latince’den türeyen dillerde ise "acı çekmek,  azap ve işkence " anlamlarına gelir. Emeğin bu kadar kutsal olduğu ve bu kadar sömürüldüğü bir dünyada bu kadar kıymetli bir isme sahip çıkmak, gazeteyi zaten yeterince cazip hale getiriyor. Ayrıca, kimin söylediğine göre hukukun değişkenlik gösteren kararları ve basın özgürlüğünün bunca kısıtlandığı bir zamanda, her açıdan sevimsiz bulduğum kimi söylemlerin küfür mü, hakeret mi, ifade özgürlüğü mü, ayrımında çelişkiler yaşayan biriyim. Örnegin; “devlet büyüklerine hakaret” olarak değerlendirilen kimi eleştirilere karşı cezai yaptırımlar uygulanırken, aynı kişileri övdüğümüzde ödüllendiriliyor muyuz (Kesin bunu Mehmet Barlas bilir, ondan bilgi edinmeli!)? Günümüz koşullarında bir iletişim şekline dönüşmüş olan "emoji"lerin, köşe yazılarında  kullanılması uygun mudur? Kendine bu soruları sorup henüz netleştirmemiş birine, Gazete Emek gibi hoşgörülü  ve yeniliklere açık (risk alabilen) bir gazete şans verirdi ancak. Maaşı da çok iyi! Şaka şaka, gönüllülük esasına dayanan bir ilişki… "Eyy bay Kemal, sen önce 128 milyar doların hesabını ver!" karıştırdım galiba, o SSK mıydı, neydi? Kısacası, ütülemem gereken kıyafetler de var. İzninizle burada bitiriyorum, gelecek yazılarda görüşmek dileğiyle…