Figen Yüksekdağ: Tek güvence kadınların mücadelesi ve örgütlüğüdür

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Ötekilerin Gündemi için kaleme aldığı mektupta “Her şeyin bir başlangıcı ve düğümü varsa, sonu ve çözümü de vardır. Her anlamıyla bu zorlu süreçten geçerken, bizler umudumuzu kaybetmeyeceğiz, direneceğiz” dedi.

20 Şubat 2021 Cumartesi 15:10
Figen Yüksekdağ: Tek güvence kadınların mücadelesi ve örgütlüğüdür

Gazete Emek-  Kandıra F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan HDP eski EŞ Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Ötekilerin Gündemi’ne verdiği röportajda, “Kadını sistemin sibobu olmak üzere, daha fazla eve, kaçınılmaz olarak da evdeki erkek şiddetine en çok maruz kaldığı pandemi sürecinde İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınması tesadüf değildir. Yaşanan salgın ve olağanüstü hal durumunu, kadının toplumsal pozisyonunu köklü şekilde geriye savurmak ve böylece kafalarında ki gerici düzeni yerleştirmek istiyorlar” ifadelerine yer verdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Milli Uzay Programı’nda, “Hatta ve hatta belki bayanlardan bile ben adayım diyenler vardır.” ifadelerine  atıfta bulunan Yüksekdağ,  “Günümüzde, “Bayanlar bile uzaya gitmek isteyebilir” diyen eril, aşağılayıcı egemenlikle, hiçbir hapishaneyi, rol mecburiyetini tanımayan dişil direniş hattı arasındaki mücadele toplumsal konumlanışı belirliyor” diyerek tepki gösterdi.

“Kamusal alandan eve gönderilen, varlık hakkı, erkek egemen sistemin icazetine, çıkarlarına bağlanan kadın algısı eril iktidarlarının zihniyet ve pratiğinde yeniden üretiliyor” diyen Yüksekdağ mektubunda şu ifadelere yer verdi.

“GÜVENCESİZ ÇALIŞMA POLİTİKALARININ İLK HEDEFİ KADINLAR OLDU”

Tarihsel ve zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bu geçiş süreçlerinde, savaşlarda ve ölümcül salgınlarda kadınlara biçilen roller nelerdir? Dünyada demokratik süreçlerini tamamlamış toplumları da baz alırsak, gerçek anlamda kamusal alanlarda kadınlar yerlerini alabilmişler midir?

Bu tip süreçlerde kadınlar toplumsal yaşamın yükünü fazladan üstlenmiş ama sosyal statüsü ters açı oluşturarak daha da geriye gitmiş. Tarihte ki birçok örnek bunu gösteriyor. Çok geçmişe ya da uzağa gitmeye gerek yok. Ortadoğu’da halklara karşı yürütülen savaşa bakın, egemen aktörler değişse de özel tipte bir kadın kırımının müsebbibi oldukları, sürgünler ve kadınlara yönelik kitlesel tecavüzler, 2000’li yıllarda Irak’ta, Suriye’de Rojava’da en aşağılık biçimlere bürünerek karşımıza çıktı.

Bugün yine dünyanın farklı yerlerinde ve bizim coğrafyamızda, farklı yoğunluklarda, asimetrik ama sürekli bir savaş durumu yaşanıyor. Kadınları kitlesel olarak cins kırımına uğratan, yoksulluk, şiddet, mültecilik gibi ağır travmalara maruz bırakan şartlardan söz ediyoruz. Bunların üzerine pandemi de eklenince kadınların konumu ve varlık hakkı acımasız bir kuşatmaya alındı. Şiddet ve cinayet vakaları tırmandı, ev içi hizmet ve bakım emeğinin sömürüsü katlandı, işten atma, güvencesiz çalışma politikalarının ilk ve çoğunluk hedefi kadınlar oldu. Bunlar da yetmemiş gibi Türkiye’de iktidar, sosyal sürdürülebilirlik sorumluğunu kadının ve ailenin sırtına yıktı. Dolaysıyla kadını sistemin sibopu olmak üzere, daha fazla eve, kaçınılmaz olarak da evdeki erkek şiddetine en çok maruz kaldığı pandemi sürecinde İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınması tesadüf değildir. Yaşanan salgın ve olağanüstü hal durumunu, kadının toplumsal pozisyonunu köklü şekilde geriye savurmak ve böylece kafalarında ki gerici düzeni yerleştirmek istiyorlar. Bir taraftan da gelişen ve oldukça zorlu eşiklerde geri adım atmayan bilinçli, örgütlü kadın hareketini katletmeye çalışıyorlar.

Ama geçmişten farklı olarak dünyada da Türkiye’de kadın hareketleri ve cins bilinci daha güçlü ve gelişmekte olan bir kadın damar. Elbette her yerde farklı düzeylerde ama zihniyet ve retleks olarak aynı yaklaşımlarla karşılaştı, kadınlar. Kamusal alandan eve gönderilen, varlık hakkı, erkek egemen sistemin icazetine, çıkarlarına bağlanan kadın algısı eril iktidarlarının zihniyet ve pratiğinde yeniden üretiliyor. Asıl önemli hakikat ise, dünyada ve Türkiye’de bu politikalara karşı direneni kimi kazanımlar sağlayan bir kadın uyanışı ve hareketi yaşanıyor. Günümüzde, “Bayanlar bile uzaya gitmek isteyebilir” diyen eril, aşağılayıcı egemenlikle, hiçbir hapishaneyi, rol mecburiyetini tanımayan dişil direniş hattı arasındaki mücadele toplumsal konumlanışı belirliyor. Kadınların kamusal alanda çok boyutlu, eşit ve gerçek anlamda hak ettikleri yeri tutabilmesi bu mücadelenin lehte sonuçlanmasına bağlı Aynı zamanda insanlığın, emek, geleceği de kadın hakları ve özgürlüğünden yana saf tutmakla doğrudan ilgili. Dünyada demokratik süreçlerini tamamladığı iddia edilen ülkeler bağlamında baktığımızda bile kadınlar acısından bu sürecin tamamlandığını söylemeyiz. Kadın hak ve özgürlükleri sorunu köklü ve keskin yapısı gereği sağlam kapsamlı bir Mücadele gerektirir çünkü. Bir düşünün, kaç yüzyıllık, demokrasi patentini kimseye kaptıramayan, “Özgürlük Ülkesi” ABD’de ilk kez kadın başkan yardımcısı göreve gelebiliyor. Yani en gelişkin demokrasi bile kadın özgülünde az gelişmiş ya da gerici rol oynayabilir. Tek güvence kadınların kesintisiz hak ettiği yeri alma mücadelesi, dayanışması ve örgütlüğüdür.

“DÜNYADA OLDUĞU GİBİ TÜRKİYE’DE DE KÜLTÜR VE SANAT ALANINDA MARJİNALİZE EDİLDİLER”

- Siyasette, kültürde, sanatta ve bilimde kadınların ayak sesleri geç duyuldu neden? Dünyada ve Türkiye’de bunu nasıl örneklendirebilirsiniz?

Aslında tarih boyunca kadınlar ayak sesleri erkek egemen sistemlerin savaş saldırı ve otoriterliklerinin gürültüsünden duyulmamış ya da geç duyulmuştur. Tarihe geniş ve dar anlamda baktığımızda kadın dönemlerinin, çağlarının, devrimlerinin var olduğunu da görürsünüz. Ama yüz yıl öncesine kadar tarih ve antropoloji, sosyoloji gibi kritik bilim dallarında kadının adına rastlamak zordur. Analizcilerin, aktarcıların erkek ve eril sistemin parçası olduğunu düşününce, var olan kadın birikimin bile sesi, etkisi nasıl gelebilir bize? Gelmemiş zaten. Birinci feminist dalga diye anılan 20. Yüz yıl kadınlarda ki aydınlanma ve hareketle birlikte kadınlar gerçek potansiyelleri ve deneyimlerine yoğunlaşmış. Kadının yazısız tarihi ilgi uyandırmaya, yaşama ve insanlık birikimine katılımları, kesintileri, eksik parçalarıyla da olsa görünürlük kazanmış.

Bugün siyasete, kültürde, sanatta, bilimde çok önemli kadın deneyimleri elde edildiğini, toplumsal ve bireysel düzlemde ayırt edici başarılar kazanıldığını biliyoruz. Ama bu düzey ve farkındalığa ulaşmak epey zorlu süreçlerin sonucu. Kadınlar genel oy ve standart siyasi hakları elde edebilmek için yarım yüzyıl diş-tırnak mücadele yürüttü. Toplumsal yarısına seçme-seçilme hakkını nispeten erken bahsetmekle övünen Türkiye’de kadın partisi kapatıldı, kadın vekil adayları seçimden men edildi, sürüldü. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kültür, sanat alanında marjinalize edildiler, yazmak-üretmek için erkek zihniyetine bürünmeye mahlas kullanmaya zorlandılar. Uzay çağına geldik, daha üç-beş yıldır “Bilim adamı” yerine bilim insanı kavramı kullanmayı öğrenebildi. Erkek egemen sistemler oysa yönetmekte, öretmekte, estetize etmekte ve toplumsal varlığı geliştirmekte kadınların yetenek ve birikimi, erkek cinse göre çok daha yapısal, köklü ve doğayla uyumlu. Kadının doğal yöneticisi olduğu ilk toplumsal sistem, insanı insanlaştığı buluşların ve üretici iş bölümünün çağı sayılıyor. Kölelik düzenin yıkıcılığına, cadı avı adı altında bilge-şifacı kadına yönelik cins kırımına, savaşlara, kapitalizmi modern kölecilik canavarına rağmen tüketilemeyen bir güç ve potansiyelden bahsediyoruz.

Sonuçta kadınların siyaset, kültür, sanat, bilim vb. alanlarda özne düzeyinde hakkettiği yeri tutamaması, devlet ve iktidar dışı olmasıyla ilgilidir. Sorun, bütün bu alanlarda beslenen ve şekillendiren hakim eril ideolojinin nesnesi haline getirilmesiyle, onun tarafından bastırılmasıyla açıklanabilir. Bu baskı karşısında tek tek yaşam ve üretim alanlarında olduğu kadar bütünsel anlamda güçlü bir kadın ideolojini, yaşam ve özgürlük örgüsünü gelişmesi güçlenmesi gerekir. Kadın hareketinin yönü ve dinamikleri de böyle ilerliyor aslında. Erkek egemen sistemi gelişimi ve hiddeti bu yüzden.

“ERKEK EGEMEN SİSTEM KADINLARI ESKİ SINIRLARI İÇİNE DÖNMEYE ZORLUYOR”

- Son yıllarda, Türkiye’nin toplumsal yapısında kadınlar nereye doğru gidiyor? Şiddetin ve tacizlerin bu denli artması ürkütücü! 68, 78 ve 80 kuşağına bakıp bugünü nasıl değerlendirirsiniz?

Elbette her kuşak bir öncekine göre hem eğitim düzeyi, sosyal statüsü hem öz bilincini, öz güvenini kazanma seviyesi bakımından daha ileride iş yaşamına, sosyal alana ve siyasete katılım seviyesi ve niteliği gittikçe gelişiyor. Sorgusuz-sualsiz eve kapatmaya artık daha fazla kadın itiraz ediyor. İletişim ve bilgiye ulaşım konusunda daha ataklar. Teknolojik ilerleme ve farklı toplumsal düzenekleri ortaya çıkması, kadınların hem yaşamda hem de birbirinde etkilenme ilişkisini güçlendiriyor. Değişik seviyelerde cins bilinci dayanışması ve özgürlük algısı da bu zeminde boy veriyor.

Dolaysıyla kadın daha fazla itiraz ediyor, kendisine dayatılan yaşama karşı alternatif arayışlarına giriyor ve dünden farklı olarak alternatif olduğunu biliyor. Şiddet ve cinayetin artmasını önemli nedenlerde biride bu. Erkek egemen sistem ve zihniyet kadınları eski sınırlarına içine dönmeye zorluyor. Ama bu zora karşı kararlı ve derinlikli bir direnişte var. Sistem doğrudan ve dolaylı yöntemlerle kuşatma uyguluyor. Doğrudan saldırı ve kuşatmanın kaç başı eş, sevgili, baba sıfatlı yada yabancı erkekler. Dolaylı yoldan ise yargı, siyasi iktidar, güvenlik kurumaları rol oynuyor. Tabii devletin kadın kırımı gerçeği karşında birinci derecede siyasi ve toplumsal sorumluluğunun olduğunu da unutmamak gerekir. Bu nedenle kadınlara yönelik şiddet konusunda erkek ve devlet arasındaki zaten silik olan ayrım kalkmış durumda. Kadına yönelik şiddet tan da bunlardan ötürü ideolojik, politik, sistemsel bir saldırıdır. Kadınların mevcut direniş düzeyi ve özgürleşen bilinci, sistemi değişme zorlandıkça, erkek egemenliğini kendini savunma refleksiyle sergilediği baskı ve şiddet de artıyor.

Taciz ve cinsel şiddete karşı tavır son yılarda belirgin bir gelişme kaydetti. Dünya çapında me ta hareketinin ivmeyi güçlendirdiğini, kadınlar kitlesel özgüvenini güçlendirdiğini görüyoruz. ’68, 78, 80’ kuşağı dönemlerinin devrimci, özgürleştirici özelliklerinden beslendi, elbette ama bu açıdan en elverişli 68 devrimci uyanışında günümüzdeki küresel ve örgütlü kadın kurtuluş dinamiğinde söz edilmez. Taciz, tecavüz, cinsel aşağılama saldırılarına karşı, açık bir haklılık bilinci ve hesap sorma gücü kitlesel yayıncılık kazandı bu gün. Korku ve utanç, asıl sahiplerini, yeni saldırgan erkeklere ve onları koruyan sisteme iade ediliyor artık. Tacizler önceden bu yaygınlıkta açıklanamadığı, hesap sorulamadığı için derin yaralar bırakıyordu; şimdi kadınlar mücadele ederek yaralarını sarıyor ve daha güçlü ilerliyor.

“KADIN İKTİDARI, YÖNETİM AYGITLARINI KENDİ TEKELİNE ALMAZDI”

Kadınlar dünyayı yönetseydi nasıl bir dünya olurdu?

Daha merhametli olurdu muhtemelen. İnsanın insanla, insanın doğayla ilişkisi bu kadar yıkıcı olmazdı. Bölüşüm adaleti sağlanabilirdi. Kadınlar iktidarı, yönetim aygıtlarını kendi tekeline almazdı. Bir de toplum anne terliğini daha ciddiye alırdı sanırım. Kültürel dönüşüm, insani gelişim kadın terbiyesiyle ileriye, daha iyiye giderdi.

Kaynak: Ötekilerin Gündemi

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir DMCA.com Protection Status