<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Gazete Emek</title>
    <link>https://www.gazeteemek.net</link>
    <description>Gazete Emek, son dakika Diyarbakır ve Van haberleri başta olmak üzere güncel haberleri yapar.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.gazeteemek.net/rss/yazar-kosesi" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2023. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 16 Sep 2026 04:56:56 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/rss/yazar-kosesi"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Amaç yazdı: Kadın ve Aşk]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-kadin-ve-ask</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-kadin-ve-ask" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ali Şeriati’nin şu sözleriyle başlıyorum: Kadın olmak bu dünyada, içi kabararak dehşet saçan yer sarsıntısından, şakağına dayanmış buz gibi namlunun soğukluğundan, aylardır açlıktan kıvranırken kırışmış bedeninle, dostların diyete girerken aşırı semirmekten, bir kuru ekmek bulamamaktan daha zordur.<br />
Engizisyon mahkemeleri, kadınlık bilgilerini bilinçaltında saklayan kadınları dinden çıkmakla suçlamış, çuvala koyup içine akrep ve yılan bırakmış, kayadan denize atmıştı. Ortaçağ karanlığı yüz binlerce kadını böyle vahşice katletti.</p>

<p>Dijital çağda kadın-erkek ilişkileri her geçen gün kötüye gidiyor. Aldatma, üzme, şiddet ekseninde hızla ilerliyor. Kadınlar giderek erkekleşiyor, erkekler kadınlaşıyor. Bazı feminist söylemler kadını biyolojik ve ruhsal köklerinden koparıp erkekleştirme temayüllerine hapsediyor.</p>

<p>Kadınların önemli bir bölümü dişi bir insan olduğunun farkında bile değil. Farkına varırsa bilinçaltındaki korku zindanlarını paramparça eder; en vahşi erkeği eğitir, en cimriyi cömert yapar, şiddeti durdurur, erkeği kendine aşık eder. Çünkü erkeği âşık eden şey, kadının çekim merkezi olmasıdır. Çekim merkezinin yasasını ihlal etmeyen kadın, zerafeti ve asaletiyle erkeği kendine bağlar.</p>

<p>Kadın sabit fikirlere bağlı yaşamaz; değiştirici ve dönüştürücüdür. Bir gezegenden diğerine geçiş yapar. Sabit fikirli kalan erkektir; erkekliği değişime zorlayan kadındır. Allah bu özelliği kadına vermiştir.</p>

<p>Yüreklerin en müşfiği kadının yüreğidir — hassas, çabuk etkilenen, çabuk örselenen, naif bir çiçek. Ama her kadın böyle dağılmaz. Güçlü ve bilge kadınlar pes etmez, kaprislenmez, soğumaz; hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmez.<br />
Büyük kadınlar Hatice’nin, Meryem’in, Hacer’in, Belkıs’ın, Züleyha’nın sevgililerine dediği gibi: “Seninleyim; seni düşünmekten başka kaygım yok. Sana bir şey olmasın, her şeye razıyım. Yeter ki davayı bırakma, milletimizi aydınlatmaya devam et, korkma. Ben sensizliğe sabrettiğim gibi sen de olaylara karşı sabret. Gözün arkada kalmasın.”</p>

<p>İffetin ve ahlakın sudan ucuz olduğu bu çağda, Belkıs gibi, Meryem gibi, Hatice gibi namuslu olmak büyük bir erdemdir.<br />
Belkıs Süleyman’a, Züleyha Yusuf’a, Hatice Muhammed’e muhtaçtır; gül yaprağına su, toprağa ay, güneşe muhtaçtır — ben de ay yüzlü sevgilime muhtacım.</p>

<p>Ey Süleyman’ın hüdhüdü! Yedi denizi aşarak Belkıs’ın sarayını nasıl bulduysan, ay yüzlü sevgilimin gönül sarayını bul. Mevlânâ’nın sözlerini armağan et: “Ay nasıl güneşin nuruyla aydınlanıyorsa, benim gönlüm de senin nurunla aydınlanacak mı?”</p>

<p>Ay yüzlü olmadan zaman nasıl akar, yüzüm nasıl güler? Cemre düşmeden gönlüme bahar nasıl gelir?<br />
Gül gibi naif, su gibi zariftir o. Farklı bir kadındır, farklı bir annedir; farklılığını asaletinden alır. Sevgi gülleriyle sabır sümbüllerinin birlikte açtığı bir yüreğin tarlasıdır.</p>

<p>Ay yüzlü öğretmen, su gibi zarif, ekmek gibi şefkat, hava gibi hayattır. Yüreğinden gürül gürül sevgi çağlayanı akar.<br />
O müsemma âlemin sevgilisi karşısında dilim tutuldu, kalemim felç oldu. Çünkü gönül dünyama ansızın bir şimşek gibi bezm-i elestten düşüverdi.</p>

<p>İçimde duran sessizlik. Yüzünde huzur durgun akıyor; sevinç de var, elem de, vuslat da. Bakışlar kendini kolay ele verir — çoğu kez dilin söyleyemediğini gözler söyler. İçimdeki sessizlik bana der: “Ey Kadir! Aşk gizlenmez, sarhoşluk gibi.”</p>

<p>Bazılarınız bu ruh halimi medcezir gibi yukarı aşağı çekenler olabilir. İbnü’l-Arabî’ye “Şeyh-i Ekber” diyenler yanında, Selefi alimler “Şeyh-i Ekfer” (büyük kafir)demişti. Benim için aşk adamı diyenler var, cahil diyenler var, deli filozof diyenler var, kâfir diyenler var.</p>

<p>İşte ontolojik hakikatim: İki kelime, iki dünya ve aşka giden dost doğru yol. Aşkın yollarında, rampalarında, kıvrımlarında, uçurumlarında hem huzuru hem haşmeti hem mecalsizliği yaşadım.</p>

<p>Kırk yıllık fikir hayatımda böyle bir ruhani yolculuk yapmamıştım. Doksan dokuz vesvesenin çatısına bir çıktım bir indim. Zaman durmuş; ses yok, karartı yok. Şimdi ne yapacağım? Ne zamana kadar bekleyeceğim bu Araf’ta? İmrân gibi paniğe kapıldım: bir ileri, bir geri.</p>

<p>Sonra aşkın Sidretü’l-müntehasına çıktım. Bu gül ve çiçeklerin yüzleri neden bu kadar güzel? Allah onları arıların balından, bülbüllerin sesinden yarattı; o güzellerin yüzlerinden ay yüzlü güzeli yarattı; o ay yüzü güzelle seni kanatlı kuş yaptı. Haydi git, dilberine uç.</p>

<p>Uzletten çıktım, haşiyete girdim. Yüreğimi kaybetmiştim, nefesim ölmüştü. Zifiri karanlıkta ay yüzlü dilber kandil gibi önüme dikildi. Muhammed’in Hira’sı, Cemil Meriç’in Mavera’sı aklıma geldi. Duru bir göle atılan taş gibi yüreğimi halka halka dalgalandırdı. Lal oldum. “Korkma” dedi, “Al bu Elif, al bu Lam, al bu da Kaf. Kelam yap, kalem yap, kitap yap, aşk yap, yuva yap.”</p>

<p>Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Güneş alemleri geziyor, geri geliyor. Ben çölü bitiriyorum ama ay yüzlü sevgilim hâlâ dönmüyor.</p>

<p>Ayyüzlü vakur. Ayyüzlü iffetli. Ayyüzlü hayâ okulu. Ayyüzlü ilkbahar, ilk çiçek, ilk yağmur, ilk aşk.</p>

<p>Nereye baksam o var. Yüzü ay gibi, yüzünden ışıklar dökülüyor. Bakışları bıçak gibi kesiyor. O elif, ben lam; o duygu, ben sağanak.<br />
Yusuf gibi bu gece rüyada uyandım, geceye girdim. Aşkın içinde fenafillah oldum. Zaman kilitlendi, nefes kayboldu. Işık önümüzde, biz ışığın arkasından ilerliyoruz. Bir mevsimden diğerine, bir boyuttan diğerine geçtik. Âlem lal oldu.<br />
Kaderi ve aşkı bir sapan taşı gibi elinde tutan Rabbim! Bana bilmediğim iyilikleri öğret, kötü insanların bâtınî tuzakları hakkında ilham ver. Seni Nuh’un gemisi, İbrahim’in selamet bahçesi, Yunus’un zikri, Eyüp’ün sabrı, Mûsâ’nın Tûr’u, Yûsuf’un rüyası, Îsâ’nın havârileri ve Muhammed’in hicreti yap.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Resim: Haydar Ekinek</p>

<p>Kadir Amaç-Brüksel<br />
Gece: 03:17</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-kadin-ve-ask</guid>
      <pubDate>Fri, 04 Sep 2026 14:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/09/screenshot-2026-09-04-14-57-38-060-comwhatsapp-edit.jpg" type="image/jpeg" length="19986"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Amaç yazdı: Abdullah Öcalan'a mektup]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-abdullah-ocalana-mektup</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-abdullah-ocalana-mektup" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Merhabalar Sevgili PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan,<br />
Ben Kadir Amaç. Belçika’da yaşayan bir Kürd’üm. Evliyim ve üç çocuk babasıyım. Bağımsızlık, federasyon ve özerklik düşüncesini savunuyor ve destekliyorum. Avrupa’nın başkenti Brüksel’den kucak dolusu selamlar, sevgiler ve saygılar gönderiyorum.</p>

<p>Ayrıca İslam teolojisi, sosyoloji ve felsefeyle ilgileniyorum. En güzel felsefelerin Zerdüşt, Ömer Hayyam, Heidegger ve Spinoza’nın felsefeleri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanı sıra, felsefe yaparak, felsefe fakültesinde okuyarak ya da yalnızca felsefe kitapları tüketerek filozof olunamayacağını da düşünüyorum. Eğer öyle olsaydı, fakültelerden mezun olan yüz binlerce öğrenci ve felsefe kitaplarını okuyan yüz binlerce kişi kendiliğinden filozof olurdu.</p>

<p>Üstad Heidegger’in dediği gibi: “Felsefe, her insan varoluşunda saklı olarak vardır ve dışarıdan ayrıca eklenmesine gerek yoktur.”<br />
Vazgeç Ludo; uğraşma. Şişeyi sineğiyle birlikte savur ummana!<br />
Doğrusu, bu mektubu yazmaya karar verirken epey tereddüt yaşadım. Zat-ı âlinize nasıl bir mektup yazmalıydım? İçeriği ve üslubu kesinlikle Freud’un Einstein’a, Tolstoy’un Gandhi’ye veya Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektuplar gibi olmamalıydı. Çünkü bizim yazgımız ve ontolojimiz onlardan çok farklıydı. Onların bir devleti vardı ve en önemlisi dilleri yasaklanmamıştı. Bizim ise hiçbir şeyimiz yoktu ve özgürlüğümüzü istemedikçe hiç kimsenin bize özgürlüğümüzü vereceği yoktu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Efendim, 1985-1999 yılları arasında İslamcılık yaptığım dönemlerdir. Bu süre içinde, bir günlüğüne olsun, hiçbir İslamcı lidere, devlete, gruba, cemaate veya siyasi partiye ne legal ne de illegal düzeyde biat ettim, hiçbirine üye olmadım. İslamcılık dönemlerimde olduğu gibi Kürdistani dönemlerimde de hiçbir Kürt lidere, Kürt örgütüne veya Kürt partisine doğrudan ya da dolaylı hiçbir bağım olmadı. Kendim için ne bir peygambere ne de bir lidere ihtiyaç duyuyorum.</p>

<p>İkinci dönemim ise 1999-2020-25 yılları arasını kapsar. Bu yirmi yıl, Kürdistani bilinçlenme ve sömürgeci devletlerle mücadele yıllarımdır. Bu süreçte binlerce KDP’li, YNK’li, PKK’li, HDP’li, PSK’li, DDKO’lu, Rizgarî ve Kawacı ile tanıştım. Onlarla arkadaş oldum, dost oldum ve Kürdistan’ın bağımsızlık, federasyon, özerklik, sömürgecilik ile Kürtler arası milli birlik meseleleri üzerine entelektüel sohbetler ve tartışmalar yürüttüm.</p>

<p>2009 yılında zat-ı âlinize ait Bir Halkı Savunmak, Özgürlük Sosyolojisi, Kapitalist Uygarlık, Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı ile Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü adlı eserlerinizi karşılaştırmalı olarak okudum. Bu eserler üzerine akademik bir makale kaleme aldım ve Özgür Politika Gazetesi’nde yayımlama fırsatı buldum.</p>

<p>Tabirinizle “beş bin yıllık insanlık tarihinin sosyolojisini çözümleme” gayretinizi oldukça değerli ve anlamlı bulmuştum. Eserlerinizi okuyup videolarınızı izledikçe ne kadar zeki ve yetenekli bir lider olduğunuzu daha net görebiliyordum.<br />
Yaşça sizden Küçük bir kardeşiniz olarak, eserlerinizin ve yaptığınız bir dizi çözümlemelerinize katılmadığımı ve çözümlemelerinizin önemli bir bölümüne reddiye niteliğinde kaleme aldığım Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları adlı bilimsel çalışmamı bilim dünyasının dikkatine sunduğumu bilginize arz ederim. Zindan koşulları ve sağlığınız elverirse kitabımıza bir göz atabilirseniz, eleştirilerinizin ve tavsiyelerinizin entelektüel dünyamda alicenap bir yer tutacağını bilmenizi isterim.<br />
Efendim, izninizle bu perspektiften hareketle önce Kürtlerin politik sosyalizasyonuna, ardından Avrupa toplumlarının sosyolojik ajandasına tarihselci felsefe perspektifiyle kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.</p>

<p>Sosyolojinin kapsamı son derece geniştir; sokakta iki insanın ilişkisinden iki devletin diplomatik ilişkisine, küresel boyutlara kadar uzanan geniş bir alana sahiptir. Peki, Kürdün politik sosyalizasyonu nasıl bir yöntem ve nasıl bir süreç izlemektedir? Bu soruyu şu şekilde cevaplamak istiyorum:<br />
Birinci aşama: Politik kavramlarla tanışmak ve bu kavramları herhangi bir sorgulama yapmadan kabul etmek.</p>

<p>İkinci aşama: Bir süre sonra bu kavramları yavaş yavaş sorgulamaya başlamak, ardından onlara karşı bağlılık, sempati ve empati geliştirerek davranışlarını içselleştirmek.<br />
Üçüncü aşama: Yeni okumalar ve tecrübeleri eski bilgi ve tecrübelerle birleştirerek politik kavramlara karşı tutumlarına felsefe ve rasyonellik kazandırmak.</p>

<p>Dördüncü aşama: Özerklik aşamasıdır. Artık sorgulayabilme, karşılaştırabilme ve çelişkilere isyan edebilme kapasitesine ulaşılmıştır. İşte bu nokta, Kürdün politik sosyalizasyon davranışlarının ve bilincinin profesyonelleşme dönemidir.<br />
Sonuç olarak, toplumda egemen olan zihin, düşünce, inanç ve alışkanlıklar dizisi birey üzerinde bir baskı aracına dönüşerek ya onu kendisine benzetir ya da üzerinde kurduğu zihinsel ve fiziki baskıyla onu politik bir intihar eylemine sürükler.</p>

<p>Efendim, bilindiği üzere önceleri insanların davranışlarını doğanın şartları belirliyordu. Sonra din olgusu, insan ve toplum davranışları üzerinde başat rol oynadı. On dokuzuncu yüzyıla kadar din, dünyayı ve evreni tatmin edici biçimde yorumlayamadı. Bunun üzerine akıllı insanlar, dünyayı ve evreni anlamak için dini değil bilimi referans almaya başladılar.</p>

<p>Dünyanın ve evrenin incelenmesinde fizik ve kimya bilimleri ön plana çıktı. Özellikle Copernicus, Galileo ve Newton’un keşifleri milletlerin sosyalizasyonlarını derinden dönüştürdü. İşte tam bu dönemde Auguste Comte, sanayi ve makinelerin toplumlara yeni alışkanlıklar kazandırdığını fark ederek yeni bir düşünce silsilesi ortaya attı. Comte, fizik ve kimya yöntemiyle toplumsal yasaları keşfetme yolculuğuna çıkan ilk sosyolog olacaktı.</p>

<p>Marx, Komünist Manifesto’nun giriş bölümünde şöyle diyordu: “Bugüne kadarki bütün insanlık tarihi, sınıf çatışmalarının tarihidir.” Bir Marksist, Kürdistan meselesini Das Kapital üzerinden yorumlarken şöyle diyecektir: “Sömürgeci ve kapitalist devletler, Kürtlerin içinde küçük burjuva sınıfını yaratarak sömürüyü ve yabancılaşmayı bu küçük zümrenin eliyle meşrulaştırır.” Yani Marksizm, Kürt meselesini emek ve kapitalizm ekseninde açıklamaya çalışmıştır.</p>

<p>Marx’tan etkilenen toplum bilimcilerden biri de Max Weber’dir. Ancak Weber, Marx’ın bazı temel görüşlerini güçlü bir şekilde eleştirmiştir. Özellikle tarihin materyalist yorumunu şiddetle reddetmiş ve sınıf savaşını Marx’ın anladığı şekilde kabul etmemiştir.</p>

<p>Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ekonomik etkenlerin önemli olduğunu, fakat dil, milliyet, düşünce ve dinin de aynı derecede belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Weber ve Durkheim sosyolojisi ise Kürt meselesini Kürt aşiretleri, şeyhleri ve medrese âlimleri arasındaki çelişki, rekabet ve çatışma ilişkileriyle açıklamaya çalışmıştır. Sigmund Freud her şeyi psikolojiye bağlarken, İslam toplumsal değişimi tevhid ve şirk etmenlerine bağlamıştır.</p>

<p>Şeriatçı bir Müslüman, Kürt meselesine ümmet nosyonu içinde yaklaşır; “hak ile batıl”, “zalim ile mazlum” gibi kavramlar üzerinden tartışır ve sonuçta Kürtlerin hürriyet meselesini “İslam kardeşliği” ve “ümmet birliği”ne indirger. Bu bakış açısında İbn Haldun’un ifadesiyle “Mağluplar galipleri taklit eder.” Nitekim Kürt aydınlarının büyük çoğunluğu İslam düşünürlerini, sosyalistleri ve modern Batı düşünürlerini taklit etmekle yetinmiş, özgün fikir üretmekte yetersiz kalmıştır.</p>

<p>Takdir edersiniz ki devlet, millet, siyaset ve uluslararası ilişkiler meselesi siyaset bilimcilerin ve toplum bilimcilerin asli alanıdır. Bu alanda yazdığınız eserleri değerli buluyorum. Bu mahfilde Kürt hafıza merkezine, Kürt düşünce iklimine ve Kürt bilinç atlasına yeni yetişen bilim insanlarımızın ve düşünürlerimizin katkı sunabileceğini düşünüyorum.</p>

<p>Bütün olaylar tarihseldir, ontolojik değil; antropolojik, sosyolojik ve siyaset merkezlidir. Avrupa toplumları feodal düzenden merkantilist düzene, oradan burjuva düzenine, kapitalizme ve nihayet post-modern düzene geçiş yapmışlardır. Yani bugünkü sistemin ideolojik adı Küresel paradigmadır. Küresel paradigmayı şu kısa felsefik cümleyle özetlemek istiyorum: Yerelin, homojenin, hetorojenin birleştiği bu yeni duruma GLOKALİZASYON sistemi adı verilmiştir.</p>

<p>Efendim, Kürtler ise feodal ve geleneksel düzenden modern sosyolojiye geçişte Avrupa milletleri gibi bir süreç yaşamamışlardır. Devletsizlik, Kürtleri tembel, miskin ve köleliğe razı bir konuma getirmiştir. Daha doğrusu, uyandırılmayı ve farkına varılmayı şiddetle reddeden bir millet hâline gelmişizdir.<br />
Son yarım asırda Güney Kürdistan’da KDP-Barzaniler ve Kuzey Kürdistan’da lideri olduğunuz PKK Hareketi, Kürtler üzerindeki miskinlik kültürünü büyük ölçüde yok etmiş, onları uyandırma ve farkındalık kazandırma konusunda önemli başarı sağlamıştır. Özellikle PKK Hareketi, Batı Kürdistan toprakları üzerinde her ne kadar formel kazanımlar elde etmesede, örgütsel ve siyasal egemenlik kurarak yüzyılın en büyük Kürt hareketi olduğunu söyleyebiliriz.</p>

<p>Evet efendim, Marx hayatta değil, İslam peygamberi Muhammed de hayatta değil. Peki kendilerine nasıl yanıt vereceğiz? Bugün Kürtlerin toprakları işgal edilmiş, dilleri yasaklanmış, siyasal ve teritoryal egemenlikleri ellerinden alınmıştır. Yüzyıl önce ya da bugün Kürdistan topraklarında bir otomobil fabrikası veya demir-çelik fabrikası var mıydı ki sınıf çatışması olsun? Kürtlerin işgalci devletlerle yaşadığı çatışma, sermaye ile işçi çatışması mıdır, yoksa dil, kültür, toprak ve egemenlik çatışması mıdır?<br />
Sevgili efendim, çok zor koşullar altında ülkenize, halkınıza ve dava arkadaşlarınıza öncülük yaptığınızı tahmin edebiliyorum. Bu vesileyle Bosna Hersek’in lideri Aliya İzzetbegoviç’in Türk milletine hitaben yazdığı mektubundan bahsetmek istiyorum. Aliya şöyle diyordu:</p>

<p>“Biz Boşnakları elimiz kolumuz bağlı olduğu halde düşmanımızın önüne sürüldük. 1200 gün boyunca gece gündüz cehennemi yaşadık. 1200 gün boyunca Avrupa’dan, Amerika’dan sesimizi duymalarını bekledik.”</p>

<p>Oysa gerçek öyle değildi. Dünya Bosna’ya yardım etmişti. NATO, BM, Avrupa devletleri, Müslüman devletler ve milletler Bosna Hersek’in milli kurtuluş mücadelesine en yüksek düzeyde destek vermişti. 1995 yılında NATO Sırp güçlerini Bosna’dan çıkarmış, ardından Dayton Antlaşması imzalanmıştı. Bosnalılar 1200 gün cehennem yaşamıştı; ancak dünyanın hiçbir devlet başkanı İzzetbegoviç’i ve Bosna-Hersek kurtuluş hareketini “terörizm” olarak görmemişti.</p>

<p>Kürtler ise tam 34.675 gündür geceli gündüzlü bu cehennemi yaşamaya devam etmektedir. En acısı da, elli milyona yaklaşan bir milletin varlığı ve geleceği modern insanlığın gözleri önünde çarmıha gerilirken, modern insanlık hâlâ sağır, hâlâ dilsiz ve hâlâ kördür.</p>

<p>Aliya İzzetbegoviç, Boşnaklar için devletleşmeyi farz görürken Kürtler için şöyle demişti: “Bugün emperyalistler Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece gündüz çalışıyor. Türk’ün evladı, biz Boşnak’ız ama Türk’üz de.”</p>

<p>Yeryüzünde 218 devletin varlığı nasıl bir haksa, Kürtlerin de kendi öz toprakları üzerinde bir devlete sahip olması aynı derecede tartışılmaz bir haktır. Elli milyona varan nüfusu ve 530 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle Kürtlerin hâlâ devletsiz olması büyük bir talihsizliktir.</p>

<p>Efendim, Müslüman devletler ülkemizi kendi aralarında dört parçaya böldükleri günden beri yanımızda tek bir dost devlet, tek bir dost millet olmadı. Düzenli ordumuz, silahımız, tankımız, uçağımız, helikopterimiz yoktu. Hiçbir şeyimiz yoktu. Rüzgârın savurduğu yaprak gibiydik ve insan yerine konulmuyorduk. Yunanistan milli kurtuluş mücadelesinin önderi Rigas Fereos’un “Ortak halkların ve devletlerin tarih anlayışı yoktur ve olmadı da!” sözü bu noktada aklıma geliyor.</p>

<p>Sevgili efendim, bugün işgalci devletlerin askeri kuşatması altında, dört tarafı dağlarla çevrili kutsal ülkemizi düşünüyorum. Her gün havadan bomba yağdıran, kalbine kurşun sıkan generalleri, hareket eden her şeyi vuran kültürü, sivil insan ayrımı yapmadan katleden polisleri, siyasetçileri, yazarları, sanatçıları zindana tıkayan mahkemeleri düşünüyorum. Şehit mezarlarını söken, gerillanın başını kesen, 12 bin yıllık Hasankeyf’i sular altında bırakan devleti düşünüyorum. Şehirleri, kasabaları, ibadethaneleri delik deşik eden, sivilleri bodrumlara doldurup kimyasal silahlarla katleden valileri düşünüyorum. Ve bütün bu vahşete sessiz kalan Hristiyan milletini, Yahudi milletini, Müslüman milletleri, Müslüman devletleri, NATO’yu, BM’yi, AB’yi ve ABD’yi düşünüyorum.</p>

<p>Asya’da Türkler ve Ortadoğu’da Araplar büyük bir sorun teşkil etmektedir. Bu konudaki düşüncelerimi Kürdistan’da Din ve Siyaset Sosyolojisi ile Kürtler Yeryüzünün Yalın Ayaklıları adlı kitaplarımda dile getirmiştim.</p>

<p>Bu iki milletin sakinleşmesi, Kürt varlığını kabul etmesi, yırtıcılıktan vazgeçmesi ve birlikte yaşama bilincini kazanması şu an için oldukça zayıf görünmektedir. Tanrı yeryüzüne demokrasi yağdırsa bile, hiçbir Müslüman devletin ve milletin gerçek anlamda demokratikleşmeye ilgi duyacağını düşünmüyorum.<br />
Eğer Japonya veya Almanya gibi güçlü bir demokrasiye, hukuka, ekonomiye, teknolojiye, eğitime ve sağlığa sahip bir devletimiz olsaydı, Ortadoğu’yu değerli düşüncelerinizle demokratikleştirme imkânı doğabilirdi. Yirmi yıldır esaret altında “Demokratik Türkiye” projenizi barışçıl ve bilimsel bir üslupla Türk devletine ve Türk milletine anlatmaya çalıştınız. Bu çabanız elbette değerlidir; ancak Türk devletinin ve toplumunun ırkçı antagonizmasını ikna etmeye yetmediğini hep birlikte gördük.</p>

<p><br />
İkinci Fasıl</p>

<p>Efendim, İslamcılık yaptığım yıllarda (1985-1999) İslamcıların Peygamber Muhammed’i nasıl acımasızca sömürdüklerini çok iyi biliyorum. Kürdistan düşünce iklimine geldiğim günden beri bazı Kürt siyasetçilerin ve PKK kadrolarının zat-ı âlinizin ismini sömürü aracına dönüştürdüğüne, Öcalan maskesiyle kişisel çıkarlarını koruduklarına defalarca şahit oldum.<br />
Yakın zamanda yaşadığım bir anımı paylaşmak istiyorum: PKK kadrosundan biri yanıma yaklaştı, felsefi konuşmalarımı dinledi, tahammülsüzlük ve kıskançlık gösterdi. Dikkat çekmek için “Başkan Apo’nun dediği gibi…” diyerek uydurma sözler sıraladı. Ben de sordum:</p>

<p>“Keke! Sokrates ‘Sadece bir iyi vardır, o da bilgi; sadece bir kötü vardır, o da cehalet’ diyor. Başkan bunu nerede, hangi kitabında ve kaçıncı sayfada söyledi? Cevap verir misin?”<br />
Cevap veremedi. Sonradan ayrıldığını duydum. Binlerce insanın mücadele içinde adınızı kalkan yaparak bencil çıkarlarını koruduğunu bilmenizi isterim. Partinizin ve Kürt siyasetinin içinde yalakalık ve tapıcılık kültürünün yayıldığını da üzülerek belirtmek istiyorum.</p>

<p>Proudhon, Marx’a yazdığı bir mektupta şöyle demişti:<br />
“Eğer bir iş yapmak istiyorsak mütevazı olmalıyız. Bu işi sadece halkı bilinçlendirmek için yapmalıyız. Kendimizi emredici ve nehyedici olarak halka dayatmamalı, yeni bir dinin ve tapıcılığın öncüleri olmamalıyız. Çünkü bu ekolün yarın devletin dini haline gelmesinden ve liderperestliğin Allah’a tapmanın yerini almasından korkuyorum.”</p>

<p>Ne yazık ki Proudhon’un korktuğu gerçekleşti. Lenin, Stalin ve birçok sol lider putlaştırıldı.</p>

<p>Sevgili efendim, Hristiyanların İsa’yı, Müslümanların da Muhammed’i putlaştırması tarihsel bir vakıadır. Kur’an bu tehlikeye açıkça dikkat çekmiştir.</p>

<p>Her yıl binlerce insanımız doğum gününüzü Amara Köyü’nde kutlarken bazılarının evinizin bahçesinden toprak alıp öperek poşetlere doldurup götürdüğünü biliyoruz. Ayrıca kendinizi yakma eylemlerini de tasvip etmediğinizi bir konuşmanızda “Bu liderliğe terstir ve liderliğe ters olan her şeyin hesabını veririm” sözlerinizle ifade etmiştiniz. Bu tür taşkınlıkların önüne geçilmezse bilimperest bir toplum değil, putperest bir millet ortaya çıkacaktır. Tıpkı bazı Türklerin Atatürk’e tapması gibi…<br />
Tarih boyunca liderlerimiz yalın ayaklı halkımız için arayış içinde olmuşlardır. Bu arayışla ilgili Râbia el-Adeviyye’nin meşhur hikâyesini hatırlatmak isterim:</p>

<p>Râbia sokakta bir şey aramaktadır. Komşuları sorar: “Ne arıyorsun?” Râbia “İğnemi kaybettim” der. “Nerede kaybettin?” diye sorduklarında “Evde” cevabını verir. “O zaman neden burada arıyorsun?” sorusuna ise “Çünkü burada ışık var” diye yanıt verir.<br />
Bu hikâyeden hareketle PKK ve HDP kitlesi üzerinde yaptığım gözlemleri kısaca paylaşmak istiyorum:</p>

<p>HDP’li Kürt seçmenin büyük çoğunluğu Türk Devleti’yle birlikte yaşamanın imkânsızlaştığını düşünmektedir. Bedel ödemiş kitle, 7 Haziran sonrası hem PKK hem HDP yönetiminin ciddi siyasi hatalar yaptığını, halka öz eleştiri yapmadığını ve eleştirilere kulak tıkadığını düşünmektedir. Özellikle Kürtçenin gelişmesi ve eğitim dili olması konusunda ciddi çaba gösterilmediğini belirtmektedir. Birçok kişi, Sayın Öcalan’ın barış sürecini büyük fedakârlıklarla yönettiğini, ancak HDP’deki bazı siyasetçilerin bu emeği boşa çıkardığını düşünmektedir.</p>

<p>Sevgili efendim, hiçbir şey “hüda-i nabî” değildir. Osho’nun anlattığı şu hikâye bu konuda düşündürücüdür:<br />
Üç cerrah tatilde övünürken birincisi bacaklarını kaybeden birine yapay bacak takıp onu dünya koşucusu yaptığını, ikincisi yüzü göçmüş bir kadını dünya güzeli yaptığını söyler. Üçüncüsü ise trafik kazasında kafasını kaybeden adama lahana takıp onu Amerika Birleşik Devletleri’nin lideri yaptığını anlatır.<br />
Zeki bir lideri anlamak zaman alır. Halkımız yorulmuştur ve vakit gerçekten çok daralmıştır ve mıutlaka yeni bir çıkış yolunu buklşalısınız…</p>

<p><br />
Saygılarımla</p>

<p><br />
17.02.2020</p>

<p><br />
Kadir Amaç-Brüksel</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-abdullah-ocalana-mektup</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Aug 2026 16:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/08/file-0000000057f8824694458757b5905c37.png" type="image/jpeg" length="34219"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Amaç yazdı: Estağfirullah!]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-estagfirullah</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-estagfirullah" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazete Emek- </strong>Ah sevgili dostlarım, ah! Mutluluğu aradığınızı biliyorum. Lakin mutluluğun sabit bir adresi olduğunu düşünmüyorum. Mutluluk sürekli mekân değiştirip durur ve sizi hayatınız boyunca peşinizde gezdirir. Bir bakmışsınız ki hayatınızın son dakikası içindesiniz. Lütfen yapmayın; elinizde ne varsa onunla yetinin, sevin, sevişin ve hayatınızın tadını dibine kadar çıkarın.</p>

<p>Sanırsınız ki elinizde avucunuzda olmayanları ele geçirirseniz mutlu olursunuz. Hayır, yanılıyorsunuz sevgili dostlarım! Dışarıdaki insanlara özenerek “Ah keşke benim de böyle bir evim olsaydı, ah keşke benim de böyle bir arabam olsaydı, ah keşke ben de şu makamda bulunsaydım, ah keşke benim de bu kadar çevrem olsaydı” dersiniz. Hâlbuki elinizdekilerle yetinip mutlu olmayı başarabilirsiniz.</p>

<p>Bakınız, Rus romancı Vladimir Nabokov mutluluğun ilacını şöyle özetliyor: “Her şeyin en iyisine sahip olan değil, sahip olduğunun tadını çıkaranlar mutludur.” Mutluluk konusunda yanıldığımızı net bir şekilde gösteren bir başka dünyaca ünlü yazar William Shakespeare’in şu anlamlı sözleridir: “Sahip olmadıklarına ulaşmak için çabalarken, sahip olduklarını unuttuğun için mutsuzsun.” Ha şunu da hiçbir zaman unutmayın: Dört tane yirmi beş kuruş bir lira eder. Dört kuruş olacağına, az olsa da bir lira yeter mutlu olmak için.</p>

<p>1984 ve Hayvanlar Çiftliği adlı eserlerin yazarı Orwell, 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biridir. Hindistan İmparatorluk Polisi’nde bölge müfettiş yardımcılığı görevinden ayrılmış, Paris ve Londra’daki otel ve lokantalarda bulaşık yıkayarak geçimini sağlayarak mutlu olmayı başarmış biridir.</p>

<p>Özellikle bazı siyasetçileri ve gazetecileri, Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği’ndeki yaşlı, huysuz, tembel, fitneci ve ağzından zehir akan Benjamin isimli eşeğe benzetiyorum. Benjamin’in Hayvanlar Çiftliği’nde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler olmasaydı, kuyruğum da.”</p>

<p>Mutluluk görüşe bağlıdır, görüş güzele bağlıdır. O hâlde dünyanın en güzel görüşü güzelliktir. Güzellik hem iç hem dış estetiğe sahiptir. Güzelliğin mimari sanatı kötülüğü ve çirkinliği içinde barındırmaz. Örneğin, bir insan bana kötülük yapmadığı sürece onun hakkında hep iyimser düşünürüm. Ta ki bunun tersini kanıtlayıncaya kadar. O zaman “Bu insan kötüdür” derim; ama gene de kuşkucu olmam.</p>

<p>Yürekleri pırıl pırıl olan insanlar güzel insanlardır. İnsanlara karşı bir hata yaptıklarında özür dilemedikleri vakit o günleri cehennem gibi geçer; özür dilediklerinde ise günleri cennet olur. Sevgili Goethe bu sebeple “Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir.” demiştir.</p>

<p>Musa Peygamber, iki İsrailli’nin kavgasını ayırırken hataen birinin ölümüne neden olmuştu. Musa, adamın öldüğünü görünce şok oldu; gözyaşları içinde secdeye kapandı ve Allah’a “Estağfirullah! Estağfirullah! Estağfirullah!” diyerek yalvardı: “Rabbim, gerçekten kendi nefsime zulmettim; özür diliyorum, lütfen beni bağışla.” dedi.</p>

<p>Sevgili okurlar ve sevgili dostlar! Kırk yıllık fikir hayatımda kimin kalbini kırdıysam, kime haksızlık ettiysem özür diliyorum ve lütfen hakkınızı helâl edin.</p>

<p>Kırk yıllık fikir hayatıma nice insanlar geldi, nice insanlar gitti. Gelenlere “Neden geldin?” demedim, gidenlere “Neden gittin?” demedim. Ben onların kalitesini sormadım; onlar kalitelerini amelleriyle ortaya koydular, fiyatlarını kendileri belirlediler. İlk başlarda “Sizi seviyoruz” der, yosun gibi bedeninize yapışırlar, “Yanınızdayız” derler. Ama o bela günü geldiğinde sıkışır, sihir gibi kaybolurlar. İşte bu insanlar hazlarını ve meraklarını giderdikten sonra, duygu dünyanıza bu kez kaktüs gibi dikenli sözlerle saldırırlar. Heyhat! “Hani bizi seviyordunuz, hani bizim yanımızdaydınız?” Sevgili Üstat William Shakespeare, adeta hayatıma giren çıkan bu insanlar hakkında şöyle diyor: “İnsanoğlu işte; yağmuru seviyorum der, şemsiye açar; güneşi seviyorum der, gölgeye kaçar; rüzgârı seviyorum der, penceresini kapar. Vefasız ve nankör insanlara ne yaparsak yapalım, hiç işe yaramaz.”</p>

<p>Fransız ünlü yazar Jean-Paul Sartre’ın şu sözü duygularımı derinden etkilediğini gizleyemem: “Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı tekrar etmekte ısrar etmenin anlamı yok.” Artık eskisi gibi değilim. İnsanlardan hızla uzaklaşıyorum. Bildiğim tek doğruyu söylüyorum, hakikatin şahitliğini yapıyorum. Gerisi umrumda değil. Kimin yalancı olduğunu, kimin kötü olduğunu artık umursamıyorum. Çünkü beş para etmeyen insanlar için kendimi niye üzeyim? Enerjimi niye harcayayım? Hakikaten bu sevgiyi ve enerjiyi hak eden insanlar var. Onları bulmalıyım. Ben yaprak değilim ki yere düşeyim ve siz ayak basasınız. Ben ağacın gövdesiyim, meyve veren dalıyım.</p>

<p>İnsan, ontolojik ayarlarını kaçırdığı vakit yıkıcı ve yırtıcı bir felakete dönüşebiliyor. Özellikle siyasetçiler ve fakirlikten zenginliğe yükselenler, Kur’an’da geçen şu ayetin sensörlerine takılıyorlar: “Onlar yeryüzünde yürüdükleri zaman yeri yararcasına, başları gökyüzüne değercesine yürürler.”</p>

<p>Biraz güç devşirenler, bir diploma elde edenler, birkaç kuruş parası olanlar ve hiçken birdenbire şansın yardımıyla köye muhtar olanlar için sevgili Mevlânâ şöyle diyor: “Kul isen kulluğunu bil, sultanlığa yeltenme. Denizi görmemişken kaptanlığa özenme.”</p>

<p>Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Herkes almış eline bir saz, herkes kendi türküsünü söylüyor. Türkünün adı kibir. Dijital çağımızda kimse kimseyi duymuyor; kim ne duymak istiyorsa ona kulak veriyor. Herkes çıkarlarına ve arzularına göre hareket ediyor. Bu çağın insanları, tüm zamanların en kibirli gözlerine ve en kibirli kalbine sahip. Bu kibirli gözler ayna gibi duruyor. Nereye bakarlarsa baksınlar, kendinden başkasını aynada görmezler. Bu kibirli gözler, aynada kibirleriyle sevişiyor; kibirlerine âşıklar. Kibirlerinin her şeyi hak ettiğine inanıyorlar. Kimseyi dinlemiyorlar, kimseye değer vermiyorlar, kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlar. Yani postmodern çağ kokuyor, insanlar kokuyor, şehirler kokuyor, düşünceler kokuyor, kiliseler kokuyor, havralar kokuyor, camiler kokuyor, sevgi kokuyor ve aşk hiçbir zaman bu kadar kokmamıştı.</p>

<p>İşte bu sebepten dolayı göğsüm daraldığında ve nefes alamadığımda Hicr Suresi’ndeki “Göğsünüzün daraldığını görüyoruz” ayeti; sabır cibarılarım çatladığında Müddessir Suresi’ndeki “Rabbin için sabret” ayeti; evimin kapısına bela levhaları dikildiğinde ise İnşirah Suresi’ndeki “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayeti imdadıma yetişti. Bu ayetler, yaşadığım ontolojik krize acil müdahalede bulundukları için önlerinde secdeye kapandım ve şöyle dedim:<br />
Estağfirullah!<br />
Estağfirullah!<br />
Estağfirullah!<br />
Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli vel-ikrâm!</p>

<p>Bir dizi insan “Kadir Amaç nasıl olsa elimizin altındadır, istediğimiz anda ona ulaşabiliriz” diyorsunuz, doğru mu? İnsanlar ellerinin altında duran şeylere değer vermezler; çünkü sarraf değildirler. Sarraf olmayanlar pırlantayı cam bilirler. Yani cam ile pırlantayı ayırt edemezler. Pırlantayı kaybettiklerinde o büyük pişmanlık fayda etmeyecektir. 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan Şilili Pablo Neruda’nın konuyla enfes bir belirlemesi aklıma geldi: “İnsanlar ulaşmadığı her şeyin delisi, ulaştığı her şeyin nankörüdür.” Ey Kadir Amaç’ı ve onun gibi insanı görmek istemeyen nefret dolu insan! Kendini görürsen beni de görürsün. Hayat kısadır, güzeldir; onu çirkinleştiren senin kör gözlerindir.</p>

<p>Ey gözleri kör olan insanlar! Gündüzleri sizin lunaparkınız, geceleri ise meyhaneniz olmamı istiyorsunuz. Hayır, ben sizin lunaparkınız değilim; hayır, ben sizin meyhaneniz de değilim. Çünkü kaktüs olan insanlar için ben Şems olamam, ben Arabî olamam, ben Mevlânâ olamam. Sonra demesinler “Estağfirullah! Estağfirullah! Estağfirullah!” Nehir, lağım suyunun peşinden gitti. İşte bu kör insanlar önüme bazen yokuş gibi çıkıyor, bazen de yosun gibi yapışıyor. Sonuçta her ikisinin de üstesinden geliyorum ve yoluma şu sözlerimle devam etmek istiyorum.</p>

<p>Onurlu yaşamak beladır. Bela bazen hayatınıza şimşek gibi düşer, bazen okyanusun öfkeli dalgaları gibi sizi alabora eder, bazen de ruhunuzu karanlığa gömer. Ama siz başınıza gelen tüm bu belaların üstesinden geliyorsunuz! Kimse kaderinizin size ne acılar yaşattığını, onlarla nasıl mücadele verdiğinizi ve nasıl limana yanaştığınızı bilmez.</p>

<p>Liman demişken, Victor Hugo’nun Brüksel’de güzel bir evde kaleme aldığı Sefiller kitabı aklıma geldi. İnsanlar Victor Hugo’nun dalgalarla nasıl boğuştuğunu bilmiyordu. Lüks evine dikkat çektikleri için o da şöyle diyordu: “Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz, gemiyi limana getirip getirmediğine bakar.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Sevgili dostlar! İlk kez çoban abasına bürünmüş haramiler tarafından gözaltına alınmıyorum. İlk kez Yusuf Peygamber gibi zindana konulmuyorum. İlk kez Muhammed Peygamber gibi hicret etmiyorum. İlk kez evimin önüne bela direkleri dikilmiyor. İlk kez Ebu Zer gibi Kasrü’l-Beyzâ Sarayı’nın içinde yokluk çekmiyorum. İlk kez Eyüp Peygamber gibi acı çekmiyorum. İlk kez Yakup Peygamber gibi “Fasbir kemâ sabere ulûl-azmi miner-rusul” ayetini okuyarak ağlamıyorum. İlk kez İsa Peygamber gibi yalınayaklı kimselere acımıyorum. İlk kez bilge Kürt lider sevgili Öcalan gibi milletimin içinde bulunduğu esaret durumuyla ilgilenmiyorum ve ilk kez dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali gibi yere düşmüyorum. O şöyle diyordu: “Bir boksör yere düştüğü zaman değil, ayağa kalkmadığı zaman kaybeder.”</p>

<p>Sevgili dostlar! Ben insanların ne dediğine değil, beynimin, vicdanımın ve kalbimin ahlaki bulduğu şeyleri yaparım. Ben, kınayıcının kınamasıyla hayatımı düzenlemiyorum ve arkama bakıp kınayıcılarla muhatap olmuyorum. Çünkü hayatımın içindeki fırtınaları, beni kınayanlar değil, bire bir ben yaşıyorum. Kalpleri kararanlara, ruhları sönenlere ve düşünceleri kaktüs gibi dikenli olan insanlara karşı Kur’an, “Dost doğru bir yol üzerinde ol” diye beni uyarıyor. Yine narsist ve hodbin insanları ikna etmeye tenezzül ve tevessül etmemem gerektiğini Bernard Shaw şu enfes sözleriyle kulaklarımı çınlatıyor: “Nasılsa inanmak istediklerine inanacaklar. Bu yüzden kendin ol.”</p>

<p>Gönül dünyamın kriz yaşadığı bir dönemde, sevgili büyük filozof ve ârif Mevlânâ, Mesnevi’sindeki şu enfes sözleriyle ruhuma enerji akıttı, sineme sevgi çiçeklerini dikti: “Sevdiklerinize gül verin. Şunu bilmelisin ki, her zaman yanındayım. Söz olsun diye yanındayım demiyorum. Kimse sana değer vermedi, sevmedi diye dert etme. En zor ve en çok ihtiyaç duyduğun anda ben yanında hazırım. Hani Kur’an diyor ya: ‘O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.’ Dediği o günde ben yanında olacağım. O kıyametin koptuğu günlerde herkes kaçarken ben elinden tutacağım, seni ölümüne kadar koruyacağım ve seveceğim. Gülünüz yoksa gülüverin.” Evet, sevgili dostlar, en zor ve en rahat olduğum anlarda bana karşı bir hardal tanesi kadar duyguları ve düşünceleri değişmeyen tüm dostlarıma ve hassaten sevgili dostum Ferda abiye hem gül hem de gülüveriyorum.</p>

<p>Artık eskisi gibi enerjimi ve yeteneklerimi ücretsiz olarak insanlara sunmuyorum. Sürekli tüketen, üretmeyen, beş kuruş etmez kösele suratlı insanlara enerjimi bedava vermeyeceğim. Bundan böyle, en yüksek ücreti ödeyenlere ve gerçekten hak edenlere enerjimi vereceğim. Yani sevgiyi ve değeri hak edenlere gönül dünyamın ve düşünce atlasımın kapılarını sonuna kadar açık tutacağım ve kötü kimselere karşı Kur’ân’ın hurûf-ı mukattaasının ilk harfi olan Elif gibi dik duracağım, iyilerin karşısında ise hurûf-ı mukattaasının üçüncü harfi olan Mim gibi mütevazı olacağım.</p>

<p>Son söz: Kim nasıl anlıyorsa anlasın, kim iyi olmak istiyorsa olsun, kim kötü olmak istiyorsa olsun, kim ne yapıyorsa yapsın, kim nereye gidiyorsa gitsin, kim kimi seviyorsa sevsin, kim kimden nefret ediyorsa etsin ve kim kime tuzak kuruyorsa kursun. Eskiden olsa tepki gösterirdim, öğüt verirdim. Artık karışmıyorum; kendimi seveceğim, kendimle sohbet edeceğim, kendimi kendime dost edeceğim.</p>

<p>Kadir Amaç</p>

<p>Brüksel, gece 02:14</p>

<p>8.8.2026</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-estagfirullah</guid>
      <pubDate>Sat, 08 Aug 2026 17:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/08/file-00000000221481f4a7338793e2f3e111.png" type="image/jpeg" length="19301"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hiüseyin Nazlı yazdı: Bu barışın garantisi ne olacak?]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/bu-barisin-garantisi-ne-olacak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/bu-barisin-garantisi-ne-olacak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>Barış güzeldir.<br />
insanlar dini, dili, ırkı ve kimliği ne olursa olsun özgürlük, demokrasi ve kardeşlik içinde yaşayabilsin Hatta bana kalsa bütün dünyada sınırlar anlamsızlaşsın<br />
Ama hayat, temennilerle değil gerçeklerle ilerliyor.<br />
Türkiye’de yeniden bir çözüm süreci konuşuluyor. Elbette bu tarihi bir fırsat olabilir. Ancak Kürt toplumunun aklındaki sorulara kulak vermeden kalıcı bir barışın mümkün olacağını düşünmüyorum. Çünkü Kürtlerin kaygıları sadece bugüne ait değil.<br />
Geçmişte de diyaloglar, müzakereler ve çözüm arayışları yaşandı. Fakat birçok Kürt, bu süreçlerin kalıcı barış yerine yeniden çatışmalarla sonuçlandığını, verilen sözlerin tutulmadığını ve ağır bedeller ödendiğini hatırlıyor. Bu tarihsel hafıza nedeniyle bugün insanlar sadece “Barış olacak mı?” diye değil, “Bu barışın garantisi ne olacak?” diye de soruyor.<br />
Bence bu soruyu sormak en doğal haktır.<br />
Bugün Türkiye ağır bir ekonomik kriz yaşıyor. Bölge bir çatışma çemberi altında . İran ile İsrail,Türkiye arasındaki gerilim, ABD’nin bölgedeki politikaları, Suriye’de geleceği belirsiz yönetim yapısı ve Ortadoğu’nun sürekli değişen dengeleri ortadayken, böylesine kritik bir süreç hangi temeller üzerine inşa edilecek?<br />
Varsayalım ki silahlar tamamen sustu. Gerillalar dağdan indi. Yurt dışındaki Kürtler ülkelerine döndü. Yasal düzenlemeler yapıldı.<br />
Peki sonra?<br />
Asıl soru tam da burada başlıyor. Bu kadar ekonomik ve siyasi sorun yaşayan bir devlet, Kürt meselesini gerçekten kalıcı biçimde çözebilir mi?<br />
Açık konuşmak gerekirse; bu adımlar çok daha önce başlatılmış olsaydı, belki daha güçlü bir ekonomi, daha istikrarlı bir siyaset ve daha yüksek bir toplumsal güven vardı. Bugün ise tablo çok farklı.<br />
Bir taraftan barıştan ve demokratikleşmeden söz ediliyor. Diğer taraftan hukuk devleti tartışmaları, muhalefete yönelik soruşturmalar, Çeteleşmeler,tutuklamalar ve toplumdaki kutuplaşma devam ediyor. Böyle bir atmosferde Kürt Halkı doğal olarak şu soruyu soruyor:<br />
Geçmişte olduğu gibi bize de tekrar aynı yöntemlerin uygulanmayacağının garantisi nedir?<br />
Benim üzerinde durduğum mesele tam da budur: Güvence…<br />
Çünkü barış sadece silahların susması değildir.<br />
Barış; hukukun üstünlüğüdür.<br />
Barış; insanların kimliğinden dolayı korkmadan yaşayabilmesidir.<br />
Barış; kazanılmış hakların bir daha geri alınamayacağının güvencesidir.<br />
Peki bunun teminatı ne olacak? Uluslararası gözlemciler olacak mı? Tarafların üzerinde uzlaştığı maddeler uluslararası hukuk çerçevesinde kayıt altına alınacak mı? Birleşmiş Milletler veya başka uluslararası mekanizmalar süreci izleyecek mi? Yoksa her şey yalnızca siyasi iradeye ve verilen sözlere mi bırakılacak?<br />
Kürtlerin tarihsel geçmişi gösteriyor ki sadece iyi niyet temelinden kullanılan sözler kalıcı barış üretmiyor. Hukuk üretmediği sürece, güven üretmediği sürece ve güçlü demokratik kurumlarla desteklenmediği sürece hiçbir süreç sağlam temeller üzerinde yükselemez.<br />
Bir diğer soruda : Acaba iktidar bu süreci gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi için mi yürütüyor, yoksa siyasi ömrünü uzatacak yeni bir toplumsal denge oluşturmanın aracı olarak mı görüyor?<br />
Bunun sorunun cevabını bize kim ne şekilde verebilir. Ancak bu soruyu sormak, demokrasinin gereğidir.<br />
Kürtler barışa karşı değil. Tam tersine, barışın en güçlü savunucularıdır. Ama gerçek barış, sadece silahların bırakılması değildir.<br />
Gerçek barış; adaletin tesis edildiği, hukukun herkese eşit uygulandığı, kimsenin kimliğinden dolayı dışlanmadığı ve hiçbir halkın geleceğinden endişe duymadığı bir düzendir. Kürtlerin istediği şey de tam olarak budur.<br />
Çünkü güvence olmayan yerde umut zayıflar. Hukuk olmayan yerde güven olmaz.<br />
Ve güven olmayan yerde barış, sadece güzel bir kelime olarak kalır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/bu-barisin-garantisi-ne-olacak</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Jul 2026 21:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/07/file-0000000024bc81f482903207fe9b0e34.png" type="image/jpeg" length="42525"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kadir Amaç yazdı: Büyük barışa az kaldı]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-buyuk-barisa-az-kaldi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-buyuk-barisa-az-kaldi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Kürt ve Türk okurlar, siyaset ve devlet işi Hollywood aktörleri gibi ateş etmez, yumruk sallamaz, tehdit etmez, rüzgâr hızıyla geçip giden arabalardan atlamaz! Pekâlâ Kadir Bey, devlet ve siyaset ne iş yapar? Egemenlik için savaşlar başlatır, savaşlara son verir, kaderimizi avuçlarının içine alır; ister kuş gibi havaya kanatlanmamızı, isterse kafese tıkayarak yazgımızı değiştirir.<br />
Veya şöyle de diyebiliriz: Savaş, manipülatörler ve narsistler için büyük bir talihken, halk için büyük bir felakettir. Barış ise kimileri için çöküş, kimileri içinse kurtuluş anlamına da gelebilir.<br />
Savaşı yaşayan ülkeler ve milletler için her zaman şu düşünceler beynimin bir noktasında bir nehir gibi akmıştır: Her zaman uçurumun tam kenarına dek yaklaşan ve tam da uçurumdan aşağıya düşecekken durmayı bilen akıl ve zekâsıyla manevra yapan ülkelerin liderlerini sevmişimdir. Benim için Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Sayın Devlet Bahçeli ve Sayın Abdullah Öcalan da böyle liderlerdir.<br />
Siz değerli okurlarım arasında birinci barış sürecini hatırlayanlar mutlaka vardır. Birinci Barış Sürecinde Sayın Erdoğan ve Sayın Abdullah Öcalan büyük bir çaba gösterdiler ve çok büyük risk aldılar. Zaten siyaset risk demektir ve büyük liderler risk alarak barışı gerçekleştirirler.<br />
Ancak birinci barış sürecinde devletin tüm kurumlarında örgütsel kuluçkasını kuran, devletin tüm kurumlarını ele geçiren ve yöneten gezegenin en büyük kötülük fırkası FETÖ terör örgütü, HDP içinde yuvalanan marjinal sol gruplar ve ırkçı kemalistler, barış sürecini bozguna uğratmışlardı. Sayın Erdoğan ve dava arkadaşları bu sinsice tuzağı sonradan fark ettiler ancak iş işten çoktan geçmişti. Oysa Abdullah Öcalan, Fetullah Gülen’in devleti Pensilvanya’dan yönettiğini, barış sürecini bozacağını, Erdoğan’a darbe yapacağını ve Erdoğan’ın elini çabuk tutmasını HDP heyetine özellikle hatırlatmıştı.<br />
Şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, sevgili Kürt ve Türk milleti rahat olsun. Allah’ın izniyle bu kez bu hibrit unsurlar emellerine ulaşamayacaklardır. Bu barış sürecinin tüm engellemelere rağmen hedefine yüzde yüz ulaşacağını düşünüyorum.<br />
Tam 15 aydır, hiç durmadan ve bıkmadan barış için mücadele eden biri olarak şunu söylemek istiyorum: Türklerin ve Kürtlerin içinde çok sayıda kötülük fırkası barış sürecini sabote etmeye çalıştı; ancak şu ana kadar bu hibrit unsurların hiçbiri barış sürecine bir hardal tanesi kadar zarar veremedi. Allah’ın nusretiyle barış süreci en zorlu badireleri tek tek başarılı bir şekilde geride bırakmayı başardı ve Allah’ın izniyle barış noktasına sadece birkaç adım kaldı! Daha önce defalarca ifade ettiğim gibi; beş yıl sonra Kürtler devletin yönetimine tam ortak olacak, on yıl sonra Türkiye dünyanın en gelişmiş zengin ülkeleri arasında hak ettiği yerini alacak ve tüm Ortadoğu ile İslam dünyasına demokratik model ülke olacak.<br />
Ancak içimizdeki şeytanlar barışın gerçekleşeceğini duyunca dehşete düşüyor, çünkü varoluşları çatışmaya bağlı. Tilkiler ise savaşın ortasında sıvışıp kaçıyor, sorumluluk almaktan kaçınıyorlar. Barış geldiğinde ise inlerinden büyük bir sevinçle sahneye fırlıyorlar, çünkü barış onlar için güvenli bir fırsat alanı.<br />
Ciğerleri beş para etmez, Kürt ve Türk gençlerin kanıyla beslenen, cefakâr Kürt ve Türk milletinin sırtından geçinen ve emekleri üzerinde ikbal kapılarını açan asalak, tembel, miskin ve fitneci siyasetçiler içimizden defolup gittikleri zaman, işte o gün barış gelecek, herkes derin bir nefes alacak. Kürt ve Türk kumrular gibi sevişecek. O gün sevgi çoğalacak, o gün demokrasi kültürü hâkim olacak.<br />
O gün elbette ki tek değişmeyen şey; yiyeceği değişmiş, elbisesi değişmiş, silahı değişmiş ancak Kürt düşmanlığı değişmemiş faşistler olacaktır.<br />
Brezilyalı papaz Camara, “Her birimizin içinde bir faşist yatar, kimi zaman bu hiç uyanmaz, kimi zaman da uyanır” der. Evet, Türk siyasetinde birçok siyasetçinin içinde yatan faşizm uyandı. Ancak hâlâ Ümit Özdağ ve Müsavat Dervişoğlu gibi siyasetçilerin içinde yatan faşizm uyanmadı!<br />
Tam da bu noktada Ziya Gökalp’in Türk ve Kürt ilişkilerine yönelik sözlerini hatırlatmak isterim. Gökalp: “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir” der.<br />
Sayın Abdullah Öcalan’ın “Kürt’ten Türkü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürdü ayırsan Türk kalmaz” sözleriyle Gökalp’in sözlerini onayladığını görüyoruz. Türk ve Kürt ittifakına ve kardeşliğine karşı zehirli dil kullanan kimseleri ise Sayın Devlet Bahçeli, “Türk-Kürt kardeştir, araya giren, bozgunculuğa heveslenen kim varsa kamburdur, kalleştir, kanser hücresidir, kahrolmaya mahkûmdur” sözleriyle mahkûm ediyor.<br />
Hem Sayın Devlet Bahçeli, hem Sayın Erdoğan hem de Sayın Öcalan, akıllarıyla, zekâlarıyla, tecrübeleriyle ve manevra kabiliyetleriyle Türklere ve Kürtlere kazandırıyorlar! Çünkü her üç lider bin yıllık Türk ve Kürt ilişkilerine son derece hâkimdir ve bu bilinçle hareket ediyorlar, başarılı oluyorlar. Tarihte birbirleriyle din kardeşliği, akrabalık ve ortak devlet mefkûresiyle en uzun yaşayan milletler Kürtler ve Türklerdir.<br />
Örneğin, Kürtlerin Türklerle yaşadığı sorun, eskiden Hindistan ve Pakistan’ın yaşadığı sorun gibi değildir. Çünkü Gandi, Ali Cinnah’a; Zülfikar Ali Butto da Gandi’ye ve Hindistan’ın ilk kadın başbakanı İndira Gandi’ye şunu diyorlardı: “Biz kardeş değiliz ve hiçbir zaman da olmadık. Dinimiz ruhumuzun ve yaşam biçimimizin derinlerine inmiştir; kültürlerimiz farklıdır, davranışlarımız farklıdır. Bir Hindu ile bir Müslüman için, doğduğu günden öldüğü güne kadar birbirininkilerle hiç ilişkisi olmayan yasalar ve gelenekler gibidirler. Yemeleri, içmeleri bile birbirinden çok farklıdır. Daha önemlisi, birbirleriyle asla bağdaşmayan bir inanca sahipler ve Müslüman olduğumuz için her zaman bizi aşağılamışlardır.” Bakınız, Zülfikar Ali Butto başbakan olduğu sıralarda bir gazetecinin sorusu üzerine başından geçen şu olayı anlatır: “Annem ve babamla Keşmir’de tatildeydim. Tüm erkek çocuklar gibi yokuştan bir aşağı bir yukarı koşup duruyordum ve çok susadım. Su satan adama giderek bir bardak su istedim. Adam bardağı doldurdu, bana uzatırken durdu ve ‘Müslüman mısın, Hindu musun?’ diye sordu. Yanıtlamadan önce duraksadım çünkü çok susamıştım. Sonunda ‘Müslümanım’ dedim. Adam suyu yere döktü.”<br />
Son olarak, barış Türklere kazandıracak, Kürtlere kazandıracak, demokrasiye kazandıracak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kazandıracak.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p>Kadir Amaç/ Brüksel</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/kadir-amac-yazdi-buyuk-barisa-az-kaldi</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 09:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/07/file-000000002ee0820a97374e4a519561d6.png" type="image/jpeg" length="82392"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hüseyin Nazlı yazdı: DEM Parti’de değişim nasıl olacak?]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/httpswwwgazeteemeknetxpanelpostsedit50647</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/httpswwwgazeteemeknetxpanelpostsedit50647" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Adım adım Yeni Çözüm sürecin’nin şekillenmesine doğru ilerliyoruz.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Yasal düzenlemelerin nasıl olacağı, hangi çerçevede hayata geçirileceği ve Meclis’ten nasıl geçeceği elbette tartışılacaktır. Ancak asıl önemli olan, bu sürecin Kürt toplumunda nasıl bir karşılık bulacağı ve siyasetin kendisini nasıl yenileyeceğidir.</p>

<p>Bu noktada DEM Parti’nin, Sayın Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu yeni paradigma ekseninde kendi örgütsel yapısını ve siyaset anlayışını yeniden değerlendirmesi gerektiğini düşünen geniş bir kesim bulunmaktadır. Özellikle elli yıllık mücadele deneyimine sahip öncü kadroların siyasal tecrübelerinden yararlanılması gerektiği yönündeki görüşler dikkate değerdir.ve olmalıdır Partinin yalnızca kadrolarını değil, yeni döneme uygun cesur kararlar alması, Kürt halkı açısından yeni bir umut kapısı olarak görülebilir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Son yıllarda yaşanan kırılmaların en önemli nedenlerinden birinin yanlış siyasal tercihler olduğu yönündeki eleştiriler göz ardı edilmemelidir. Kürt halkının değerlerini ve ortak çıkarlarını ikinci plana iten, kişisel ya da dar grup hesaplarını öne çıkaran anlayışların da artık kamuoyu önünde hesap vermesi gerektiğini düşünenlerin sayısı az değildir. Yeni dönemin en temel ilkesi liyakat olmalı; görevler birikime, emeğe ve toplumsal güvene göre belirlenmelidir.</p>

<p>Bunun yanında, siyasetin belirli sermaye çevrelerinin etkisi altında şekillendiği yönündeki eleştiriler de ciddiyetle ele alınmalıdır. Bir siyasi hareketin yönünü ekonomik gücü elinde bulunduran dar çevrelerin değil, halkın iradesi belirlemelidir. Şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri yalnızca kamu kurumları için değil, siyaset üzerinde etkisi bulunan ekonomik yapılar için de geçerli olmalıdır. Toplum, kimlerin hangi imkânlarla güç kazandığını ve bu gücün nasıl kullanıldığını sorgulayabilen bir siyasal kültür beklemektedir. Güç ve servetin denetlenebildiği, hukukun herkes için eşit işlediği bir düzen, toplumsal güvenin yeniden inşasında önemli bir adım olacaktır.</p>

<p>Bugüne kadar alınan birçok kararın toplumun geniş kesimlerinde mağduriyet oluşturduğu Algısı oluşmuştur Yıllarca cezaevi yollarını aşındıran anneler, babalar, eşler ve çocuklar; hiçbir kişisel çıkar gözetmeden bu direnişe destek verdi. Bu insanlar maddi ve manevi olarak ağır bedeller ödedi. Çoğu zaman yalnız bırakıldıklarını, seslerinin yeterince duyulmadığını hissettiler. Yeni dönemde bu duyguların yerini sahiplenme, dayanışma ve aidiyet almalıdır</p>

<p>Eğer gerçekten bir barış inşa edilecekse, bu yalnızca siyasi aktörler arasında varılan bir mutabakat olmamalıdır. Barış, toplumun her kesiminin hissedebildiği, acıları hafifleten ve geleceğe dair umut üreten bir toplumsal sözleşmeye dönüşmelidir. On yıllardır süren acılar, gözyaşları ve kayıplar yerini sevince, huzura ve ortak bir geleceğe bırakmalıdır.<br />
Gerçek barış yalnızca silahların susması değildir. Gerçek barış; adaletin güçlenmesi, insanların kendilerini eşit ve onurlu yurttaşlar olarak hissedebilmesi, farklı kimliklerin özgürce yaşayabilmesi ve geçmişin yaralarını birlikte sarabilme iradesidir. Bu yeni dönemin başarısı, geçmişten ders çıkarabilen, halkın sesini merkeze alan ve hiçbir kişi ya da çıkar grubunu toplumun üzerinde görmeyen bir siyaset anlayışının inşa edilmesine bağlıdır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/httpswwwgazeteemeknetxpanelpostsedit50647</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 21:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/07/images-16-10.jpeg" type="image/jpeg" length="74267"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kimdiniz, Ne Oldunuz? Hafızasını Satanlara]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/kimdiniz-ne-oldunuz-hafizasini-satanlara</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/kimdiniz-ne-oldunuz-hafizasini-satanlara" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bir an durun ve o kibirli başlarınızı öne eğip okuyun: Siz aslında kimdiniz, bugün ne oldunuz?<br />
Düne kadar esameniz okunmuyordu; yoktunuz, adınız bile size ait değildi. Kimliksiz birer gölgeden ibarettiniz. Çocuklarınız bile sizin sayılmazdı, elinizden çekilip alınırdı. Bugün eğer sokaklarda özgürce Kürtçe konuşabiliyorsanız, bir iş sahibi olup zenginleştiyseniz; o çok övündüğünüz "iş insanı", "öğretmen", "sporcu", "milletvekili" ya da "belediye başkanı" unvanlarını göğsünüze takabiliyorsanız, dönün de bunun bedelini kimin ödediğine bakın!</p>

<p>Eğer bugün Ahmetlerin, Mehmetlerin yanına ciyagerler, andoklar, zilanlar eklendiyse; bu isimler ve kazanımlar gökten inmedi. Bu halkın adını tarihe kazıyanların, o yalın ayaklıların ödediği ağır bedeller sayesindedir.</p>

<p>Şimdi gelelim asıl midenizi bulandırması gereken meseleye... Ne oldu bize? Bu neyin körlüğü, neyin inkarı?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Etrafınıza bir bakın; rantın, paranın ve sermayenin peşinde köle olmuş bir güruh görüyorum. Birbirine kazık atanlar, kardeşine ihanet edenler, dostunu sırtından vuranlar, davasını üç kuruşa satanlar... Hepimiz kirlendik; ruhumuz da bedenimiz de bu çürümüşlüğün içinde lağma battı.</p>

<p>Dönüp çevrenize bakın. Gerçek anlamda güvendiğiniz kaç insan kaldı? Kaç kişi hiçbir karşılık beklemeden bir başkasının elinden tutuyor? Kaç kişi kendi rahatından vazgeçip halkı için sorumluluk alıyor? Ama Alanlar vardı biraz dönüp geçmişe bakın !</p>

<p>Şimdi lüks arabalarınızın, tapularınızın, unvanlarınızın arkasına saklanın saklanabilirseniz. Gözünüz doymuyor, paylaşmayı unuttunuz, menfaat rüzgarı nereye eserse oraya savruluyorsunuz.</p>

<p>Bu , kirlilikle yaşanmaz!<br />
Ne zaman bu kadar çabuk unutan insanlar olduk? Ne zaman çıkarlarımızı değerlerimizin önüne koyduk?</p>

<p>Dün bedel ödeyenlerin açtığı yollarda yürüyenlerin bir kısmı bugün o yolların nasıl açıldığını unutmuş Makam sahibi olan da, servet sahibi olan da, toplumda söz sahibi olan da geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan insanlara borçlu olduğu gerçeğini görmek istemiyor.</p>

<p>Bugün en büyük yoksulluğumuz statü değil; vicdan, güven ve dayanışma yoksulluğudur.</p>

<p>Bir çözümden söz edebilirsek geçmişi unutmak mı? geçmişten ders çıkarmak mı ? Çözüm, birbirimizi tüketmek değil; birbirimize sahip çıkmaktır. Önce kendimizle yüzleşmeli, sonra birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenmeliyiz.</p>

<p>Bir halkı yok eden düşmanlarının gücü değil, kendi içindeki çözülmedir. Bir halkı ayakta tutan ise birlik, dayanışma ve mücadeleyle kazanılmış değerlerine sahip çıkmasıdır.Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:Bize bırakılan mirasa sahip çıkacak mıyız, yoksa onu kişisel çıkarlarımız uğruna tüketip yok mu edeceğiz?</p>

<p>Geleceği belirleyecek olan da bu sorunun cevabı değilimdir ?</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/kimdiniz-ne-oldunuz-hafizasini-satanlara</guid>
      <pubDate>Thu, 09 Jul 2026 10:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2026/07/screenshot-2026-07-09-10-51-55-303-comopenaichatgpt-edit.jpg" type="image/jpeg" length="62791"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rıdvan Yıldız yazdı: Hakikat yolunda bilinçlenmek]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-hakikat-yolunda-bilinclenmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-hakikat-yolunda-bilinclenmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rivayet edildiği üzere Budha saraydaki Sefahatten bir gün halkın arasına karışır ve gördükleri onu şaşkına çevirince yılları bulan bir inziva sürecine girer.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazete Emek</strong> - Rivayet edildiği üzere Budha saraydaki Sefahatten bir gün halkın arasına karışır ve gördükleri onu şaşkına çevirince yılları bulan bir inziva sürecine girer. İşte bu inzivadan "aydınlanmış" olarak yani Budha adını alarak toplumuna döner. Denilebilir ki Budha'da uyanan hakikat onun yolculuğu olur. Kendini bulma serüveninde kâh bedenen kâh zihnen, inzivadan Süzer hakikatini ama uyanır, aydınlanır ve arınır. Öylece döner ama sarayı terk eder.<br />
&nbsp; &nbsp; &nbsp;Aslında terk ettiği saray değildir. Sarayın sefahatidir. Bedenen ve zihnen hakikatten kopuşunu görür. Hakikatin 8 yolunu ve 4 ilkesini belirlemeye kendini adadıysa günümüz insanın yolculuğu daha sancılı ama daha görkemli olmaktadır. Modernliğin ilmek ilmek ördüğü yalan ve riyakarlığın dibine vuran bugünün insanı hakikatten fersah fersah kaçmaktadır. Modern zamanların sanal yaşamını en iyi özetleyen de uyutulmaya yatırılmış hakikat olmaktadır.<br />
&nbsp; &nbsp; &nbsp;Uyandırılmaya korkar hale gelen modern insan sanal alemi yaşamayı Özgür yaşam diye yüceltmektedir. Bu insanın gözüne hakikatin ışığını tutmak zaten körelmiş gözlerini daha da köreltmektedir. Bir korku sarmalında yaşamaktadır. Beşeriyatından öyle bir soyulmuş ki beşer olanın şaşkınlığıyla hakikate uyanmaya utanır haldedir. Farkındadır gerçeğin. Bilmektedir yalanı yaşadığının ve bilse de uğrunda bir şeyler yapılması gerektiğini, bekler bir başkasının bu hakikat ateşinde yanarak uyandırılmış hakikati yaratmasını. Prometeler her gün ciğerlerini parçalayan leşçilere inat ateşi diri tutarken bu uyanmaya korkan cahiller prometrenin acısını büyütmektedir.<br />
&nbsp; &nbsp; Hakikate uyanmak merakla başlar. Arayışla büyür. Buna ilgi ve dikkat odaklanması diyen de olmuştur ama hakikat arayışı korkuyla olmaz. Tıpkı İnanna'nın "104 Me"sini (Antik Mezopotamya Tanrıçasıdır. Me'ler uygarlığın tüm olumlu ve olumsuz yönlerini temsil eder.) Almak için Enkidu'nun yeraltı dünyasına inerken her katta bir parça elbisesini bıraktığı gibi korkulardan, ezberlerden ve alışkanlıklardan soyunmakla ulaşılır. Hakikat Bir destan gibidir. Destanları kahramanlar yazarmış. Kahramanlık ise kendi sınırlarını aşan toplumsal hareket eden insanların eylemidir.Ekonomik eşitsizlikle mankurtlaştırılmaya çalışılan insanların tek çıkar yolu hakikatle bilinçlenmeleridir. Bilmenin çokça hali ve yolu vardır. Hakikat yolundaki bilmenin hali destan kahramanları gibi olmayınca sadece hikaye anlatıcısı olunur. Destanların her zaman sonu iyi bitmez. Trajediler de böylesi destanlardan çıkar. Tragedya yazarları birçok trajedileri anlatmıştır. Trajedi yaşayan kendi sonunu ödenmesi gereken bir bedel olarak tarif ederek mağrur bir edayla yaşaması gerekenlerin peşinden Truvalı hektor gibi gider.<br />
&nbsp; &nbsp; &nbsp;İşte bu nedenle başta Ortadoğu toplumları olmak üzere hakikat yolunda yapılması gereken bilme hali tıpkı Budha'nın öğütlediği gibi sonsuz mutluluktaki acılardan sıyrılmak dahil yüreğini beyaz gülün dikenine çekinmeden yatırmaktır. Hakikat aynı zamanda böyle bir cesareti öğütler. Tıpkı Bruno gibi hakikati celladın yüzüne &nbsp;haykıracak cesarettir...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-hakikat-yolunda-bilinclenmek</guid>
      <pubDate>Fri, 26 Jan 2024 18:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2024/01/img-4455.jpeg" type="image/jpeg" length="57650"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rıdvan Yıldız yazdı: İnsanın doyumsuzluğu kaosa neden oluyor]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-insanin-doyumsuzlugu-kaosa-neden-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-insanin-doyumsuzlugu-kaosa-neden-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Toplumun güvenlik sorununu hep diri tutan sapkınlıkları teşvik eden veya koruyup kollayan iktidarın, kendine toplumsallık içinde açtığı alanı artık kimse tartışmıyor. Çünkü toplumların vazgeçilmezi haline geldi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>RIDVAN YILDIZ</strong></p>

<p>İnsanı tanımlamak nedense hep karmaşaya çağrı olmuştur. İnsan denilince nedense aklıma kaos geliyor. Biraz daha zorlayınca entropi daha makul bir tanım oluyor. Bilmece diyen de var. Eşref-i mahlukat diyen de. Evrenin özeti olarak tanımlayan çoğunluğa katılıyorum. Çünkü Makro kozmosun en güzel örneğini bu mikro kozmos'ta görüyoruz. Bu da mahlukların en şereflisi oluyor. Anlaşılmaz olması sebebiyle kaos diyorum ama sürekli bir geriye gidişi ve çözülmeyi yaşadığı için entropi hali diyorum. Bunu anlam vermeyen hatta itiraz eden bile olabilir. Fikri hür zamanların yurttaşlarıyız ne de olsa...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><br />
&nbsp; &nbsp; İlk emekleme zamanından bugüne değişerek çıkan insanda mükemmele en yakın hali aslında toplumsallığıdır. Toplumsallıktan kopuşu hızlandıran nedir diye soruluyor? Bence analitik zekanın duygusal zekayı baskılamasıdır. Tabii bu süreci hızlandıran erkeği, erkek zihniyetini unutmamalıyız. Erkek zihniyetini yücelten fikri evveliyatımızın baskıladığı duygusal zekanın kadında sönük bir şekilde yaşatılıyor olmasına da sevinmeliyiz. Çünkü insanı insan yapan bu bütünlüktür. Ne kadar yaratıcı, kavrayıcı ve üretken olursa olsun duygusal dünyasından kopuşla insansal boyutu sakatlanmıştır. Kadınla yaşamı bütüncül ve eşit kurabildiği oranda dengeli yaşama adım atabilmiştir.</p>

<p><br />
&nbsp; &nbsp; &nbsp; Ne yazık ki içinde büyüdüğü toplumsallık bir kısır döngü halinde erkeği yüceltip kadını hiçleştirdikçe sakatlanmış insanı çoğaltıyor. Şiddet, kin, nefret ve bir de stres, depresyon ve toplumsal sendromları bu çarpıklıktan kopuk ele alamayız. Hemen hemen bütün toplumlarda bir doyumsuzluk hali tırmanışta. Zevk ve doyum arayışında sınır tanımayan denemeleri basın gizlese bile bir toplumsal çıldırma hali yaşanıyor. Kimisi bunu ahlaki çöküntü olarak tanımlıyor. Ahlaksızlık diz boyu diyerek topluma karşı güvensizliği örgütleyen Neo liberal, muhafazakar ya da gelenekçi fikriyatı tartışıyoruz.</p>

<p><br />
&nbsp; &nbsp; &nbsp;Devlet ve iktidarlar kendine gereksinmeyi kalıcı hale getirmek için toplumsallığı tartışmaya açmıştır. Toplumun güvenlik sorununu hep diri tutan sapkınlıkları teşvik eden veya koruyup kollayan iktidarın, kendine toplumsallık içinde açtığı alanı artık kimse tartışmıyor. Çünkü toplumların vazgeçilmezi haline geldi. Toplum adına yaptırım gücü olma yetkisini elinde bulunduruyor. Bu güvenlik sorununu yaratan da yine insanın içindeki doyumsuzluğudur. Kişisel hırsı yüzünden bir türlü gözü doymayan insanın içindeki yıkıcılık tahrip edici olmuştur. Hırsızlığı, uyuşturucu bağımlılığını ve cinselliği bir sektör halinde toplumun içine sokan bu yıkıcılıktır. Toplumu çürüten onun içinden çıkan ve kanser gibi bulaşıcı etki yaratan hep daha fazlasını isteyen doyumsuzluğudur. Entropi olması budur...</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/ridvan-yildiz-yazdi-insanin-doyumsuzlugu-kaosa-neden-oluyor</guid>
      <pubDate>Thu, 04 Jan 2024 16:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2024/01/insanin-doyumsuzlugu.jpg" type="image/jpeg" length="70569"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bekir Güneş yazdı: Amedspor tartışmaları bize ne anlatıyor?]]></title>
      <link>https://www.gazeteemek.net/bekir-gunes-yazdi-amedspor-tartismalari-bize-ne-anlatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.gazeteemek.net/bekir-gunes-yazdi-amedspor-tartismalari-bize-ne-anlatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Amedspor başkanları ve yöneticileri tahammülleri ve hoşgörüleri ile taraftarlara örnek olmalıdır. Örneğin taraftarlar Amedspor maçının 30. dakikasında stadı terk etselerdi başkan nasıl karşılardı?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazete Emek </strong>- Geçtiğimiz hafta sonu Diyarbakır'da Amedspor konferansına katıldım. Amedspor taraftarları geleceğini tartışıyor konferansı oldukça verimli geçti ve yeni yapılacak konferansların da kapısını araladı. Tartışma kültürünü olgunlaştırması açısından çok değerli buluyorum.&nbsp;</p>

<p>Bir ay öncesinden konferansın hazırlıklarına başlanmıştı. Amedspor İstişare Kurulu ve Amedspor Taraftarlar Derneği çok yoğun çaba sarfederek bu konferansı organize etmeye çalıştılar. Konferans ile ilgili eksiklikler yok muydu? Elbetteki vardı. Bu konferanstan bir hafta önce bütün Türkiye'nin gözünün üzerinde olduğu CHP Genel Kurulu'na katıldım. Orada bile korkunç organizasyon eksiklikleri vardı. CHP bir yıldır bu konferansa hazırlandığı halde yine de çok fazla eksikliklerle yapıldı. Amedspor Konferasnı için de eleştiriler yapabiliriz. Ama bu eleştirileri yaparken yapıcı ve katkı sağlayıcı eleştiriler yapmak zorundayız. Yoksa yıpratıcı eleştiri yapmak en kolayıdır.&nbsp;</p>

<p>Konferansın içeriğine dair tanıtımlar birkaç gün önce yapıldı. Son bir aydır konferansın devamında yer alacak müzisyen arkadaşların tanıtımları çokça yapıldı. Keşke konferansa dair de planlamalar daha erken tamamlansaydı ve tanıtımlar ona göre yapılsaydı. Ama olmadı. Arkadaşların çok yoğun bir çaba sarfettiğine bizzat şahidim. O kadar çok farklı dinamiklerle uğraştılar ki emin olun hiç de kolay değildi. Konferansa katılacak konuşmaları belirlemek ayrı bir dert, STK temsilcilerini davet etmek ayrı bir dert, taraftar gruplarını ikna edip bir araya gelmelerini sağlamak ayrı bir zorluk. Yani hiç de kolay değildi. Bütün bu zorluklar içerisinde verimli bir konferans yapılmaya çalışıldı. Konferansın olduğu gün parelel farklı etkinliklerin de olması konferansa katılım oranını etkiledi.&nbsp;</p>

<p>Her şeye rağmen ben bu konferansa çok yoğun bir ilginin olacağını bekliyordum ama olmadı. Keşke bütün taraftar grupları, Amedspor ile ilgili STK temsilcileri ve yerel basının hepsi orada olsaydı. Ama beklediğim gibi olmadı. Bunun birçok sebebi var tabi. Uzun uzun anlatmayacağım. Ama kısaca değinmem gereken birkaç konu var.</p>

<p>Konferansın ilk oturumunda ben ve önceki başkanlardan sayın Metin Klavuz, Amedspor tarihini, kültürünü ve dünyadaki örneklerini anlattık. Amedspor'un hangi iklimde doğduğunu hangi zorluklarla uğraştığını ve bundan sonra neler yapılması gerektiğini anlattık. Amedspor Başkanı sayın Elaldı, konuşmalarımızı dinlemeden, kendi konuşmasını yaptıktan sonra salondan ayrıldı. Neden dinleme nezaketi göstermedi bilmiyorum. Ya çok fazla önemsemedi ya da daha ciddi bir işi vardı. Ama her ne olursa olsun keşke gitmeseydi ve başkanı olduğu kulüple ilgili tartışmaları dinleseydi. Çünkü oraya gelen herkes Amedspor için bir araya gelmişti. Hepimiz herhangi bir maddi beklenti içinde olmadan Amedspor için bir araya geldik. Bazılarımız il dışından sırf bu konferans için kendi imkanları ile geldi. Ama Diyarbakır'da olup konferansa gelenleri dinlemeden salondan ayrılmak pek hoş olmadı.&nbsp;</p>

<p><br />
Amedspor başkanları ve yöneticileri tahammülleri ve hoşgörüleri ile taraftarlara örnek olmalıdır. Örneğin taraftarlar Amedspor maçının 30. dakikasında stadı terk etselerdi başkan nasıl karşılardı? Sayın başkan ile hiçbir tanışıklığımız yok. Bizler oraya ne bize hediye edilen formalar için geldik ne de bir maddi ve kariyer beklentisi için geldik. Davet edilen bizler de taraftarlar da Amedspor için bir araya geldik. Amedspor'un hangi amaçlarla kurulduğunu, nasıl bir misyonunun olduğunu ve taraftarlarının neden ortak bir amaç için çalışması gerektiğini anlattık. Amedspor Taraftarlar Derneği ve Amedspor İstişare Kurulu çok büyük bir çaba ile bu çalışmaları yapmaya çalışıyor.&nbsp;</p>

<p>Amedspor'un kuruluşundan bu yana Amedspor taraftar grupları olan Barikat, Direniş'in çok büyük çabaları var. Ben onların Amedspor sevdalarına çok yakından şahidim. Deplasmanlarda bütün zorluklara karşı nasıl Amedspor'un yanında yer aldıklarını çok iyi biliyorum. Bazıları ile zaman zaman İstanbul ve deplasmanlarda sohbet etme imkanımız da oldu. Yine Azrailler grubu, çok eski ve kültürü olan bir grup. Onlar da Amedspor için ciddi bir çaba içerisindeler. Bu taraftar gruplarının içinde zaman zaman ihtilaflar olacaktır. Çünkü Amedspor önceki bu ismiyle birlikte 10. yılını kutluyor. 10 yılda taraftarlar açısından çok ciddi bir aşama kaydedildi. Belli zorluklar, sancılar olacaktır. Ama bu sancıların çok büyük bir Amedspor kültürünü doğuracağına da eminim. Konferansta da dünya modellerini anlattım.&nbsp;</p>

<p>Onların hiçbirinde de kolay olmamıştır. Hepsinde belli diktatörlere karşı mücadeleler vardır. İspanya'da Franko'nun Barcelona Başkanı'nı katlettiğini anlattım. Ama Katalanların bütün zorluklara karşı nasıl yıllar içerisinde politik örgütlemelerini sağlayarak bütün dünyaya örnek olduğunu da anlattım. Bu sadece Barcelona ile sınırlı değil, Bask modeli var, Britanya'daki 20. YY başlarında yaşanan büyük sorunlar var. Fransa'daki örnekleri var. İtalya'da faşizme karşı taraftar gruplarının verdiği mücadeleler var. Bunların hepsi önümüzde ciddi örneklerdir. Hepsini çok iyi okumamız gerekiyor.&nbsp;</p>

<p>Amedspor da politik bir kulüptür. Sadece Amedspor değil Türkiye'de politik olmayan tek bir kulüp bile yoktur. Hepsi de baştan aşağı politakın farklı renkleri ile boyanmıştır. Amedspor'da onlardan farklı bir politiklik vardır. Amedspor sadece Diyarbakır'ın değil bütün Kürt şehirlerinin ve dünyanın neresinde yaşıyorsa yaşasın Kürtler'in takımıdır. Ama öyle sisteme hayran Kürtler'in değil sistem karşıtı muhalif Kürtler'in takımıdır. Amedspor yöneticileri ne kadar "Amedspor politik bir kulüp değil" deseler de öyle değil. Zaten Amedspor politik bir kulüp olmasaydı yılların kent takımları varken insanlar neden gidip Amedspor'u desteklesinler ki! Ya da Vanlılar, Vanspor'u, Dersimliler Dersimspor'u, Cizreliler Cizrespor'dan önce neden Amedspor'u desteklesinler ki?</p>

<p>Bu politik bilincin oturması gerekiyor. Yoksa Amedspor sadece sportif başarılardan ibaret desteklenen ya da eleştirilen bir kulüp değildir ve olmamalıdır. Bunları yazarken de öyle sıradan bir taraftar olarak yazmıyorum. Amedspor'un ilk kuruluş sürecini çok yakından bilen, hatta 2011'den başlayan Mezopotamya Kulüpler Birliği sürecinin her aşamasını çok iyi bilen, Sur Belediyespor ve Vanspor'da yöneticilik yapan, sporun hem saha içi hem yöneticilik hem de basın kısmında yer alan biri olarak yazıyorum. Amedspor benim için sadece bir futbol kulübü ya da spor kulübü değildir. Benim için Amedspor'u anlamlı kılan onun politik yapısı ve paradigmasıdır. Bu olmasaydı zaten Türkiye'de desteklenecek çok fazla kulüp var.&nbsp;</p>

<p>Hepimizin çocukluğundan beri maruz kaldığı sistem takımları var. Bu maruz kalma durumu nedeniyle ister istemez onların bütün asimilasyoncu hedeflerini çok iyi biliyoruz. Sistem cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren alt kimlikleri üst kimlik olan "Türk-Sünni" kimliği altında eritmek için futbolu çok işlevsel kullandı. Hepimiz bir şekilde Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ya da Trabzonspor'u falan tuttuk. Kendimizi onlarla özdeşleştirdik. Onların asimilasyoncu politikalarına her maç maruz kaldık.&nbsp;</p>

<p>Konferansta da anlattım. 4 büyük takım taraftarları arasında yapılan bir ankette hepsinin ortak özelliği "Türk milliyetçiliği". 4 büyük takımın da taraftarı kendini ilk olarak "Türk milliyetçisi" olarak tanımlıyor. Sonrasında "Kemalizm" falan geliyor. Bu konuda çok ciddi başarılar da elde ettiler. Bugün Diyarbakır'da bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı olduğunda bir bakın kahvehaneler nasıl doluyor. Ya da bu takımlardan biri şampiyon olduğunda Diyarbakır'da konvoylar ve kutlamalar 3 gün sürüyor. Bu maruz kalma bir yerden sonra Stokholm Sendromuna da dönüşüyor. Yani aslında artık birçoğumuz farkında olmadan bu sistemin gönüllü köleleri haline geldik. Fenerbahçe için, Galatasaray için ya da diğer büyük kulüpler için birçok şeyden feragat edebiliyoruz. Amedspor işte tam da bu sistematik asimilasyonun karşısında duran bir paradigma oldu.&nbsp;</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Barcelona'nın sloganı "Bir kulüpten fazlası"dır. İşte Amedspor da bir kulüpten fazlasıdır. Başkanından, yöneticilerine, taraftarlarından, basınına kadar herkes bunu bilerek hareket ederse o zaman doğru zeminde tartışabiliriz. Yoksa oradan buradan futbolcular toplayarak, STK'lardan belli iş insanlarından paralar toplayarak planlanan kısa vadeli sportif başarıların uzun vadeli hiçbir kıymeti olmayacaktır. Çünkü sadece sportif başarı hedefi ile çıkılan yolda sportif başarı olmadığında da büyük hayal kırıklıkları olur. Herkes bir yerlere dağılır. Sonra da sık sık olağanüstü kongreler yapılır. Her gelen kendini Amedspor'un kurtarıcısı olarak görmeye başlar. Sonra olmadığında da "zaten herkes bana karşıydı, herkes bana düşmandı, herkes biz başarısız olalım diye çalıştılar" deyip vicdanını rahatlatıp giderler.&nbsp;</p>

<p>Amedspor hiçkimsenin vicdan mastübasyonunu yapacağı yer olmamalıdır. En az 10 yıllık kısa, orta ve uzun vadeli planlamalarla sürdürülmelidir. Amedspor için altyapı ve Amedspor paradigmasına sahip çıkacak sporcularla çalışmak hayati önemdedir. Amedspor için Kürdistani bir takım planlaması yapılmalıdır. Irak Kürdistan Bölgesi, ve diğer parçadaki Kürt sporculara yönelinmeli. Gerekiyorsa karşılıklı futbolcular alınıp verilmeli. Ekonomik olarak bazı STK'ların ya da iş insanlarının insiyatifine değil uzun vadeli bir ekonomik planlama ile devam edilmelidir. Bunun için 3-5 yıl sportif başarı gelmeyecekse de önemli değildir. Zaten yıllardır sezonluk planlamalar yapılıyor ama yıllardır sportif başarı gelmiyor. Bu yıllar bu kadar hoyratça kaybedilmeseydi ve daha uzun vadeli planlamalar yapılsaydı belki bugün kurumsallık anlamında çok önemli bir yere gelinmişti ve beraberinde sportif başarı da elde edilirdi.&nbsp;</p>

<p>Amedspor'a uygulanan deplasman yasakları, baskılar, taraflı hakem yönetimleri zaten az çok hepimizin beklediği durumlardı. Yani kimse Amedspor'un Bursa'da çiçeklerle karşılanmasını beklemiyordu ve beklemesin. Bundan sonra da öyle olmayacaktır. Yaranmak ve benzeşmek yerine özgüvenli bir yapılanma ile kendin olmaya çalışmalısın. Yoksa Elazığ da olsan Gümüşhane'ye gittiğinde ırkçılığa maruz kalırsın. Onun için onları olduğu gibi kabul edelim biz de kendimiz olalım. Çünkü o faşist yapıyı dağıtmamız imkansızdır. 100 yıllık bir birikim ve çalışmadır o takımların sahip oldukları. Biz o takımların Kürt gençleri üzerindeki etkilerini kırıp Amedspor'u örnek bir model haline getirebilirsek işte o zaman ilk aşamayı başarmış oluruz. Ben bir kez daha Diyarbakır'da Amedspor konferansı organize edenlere teşekkür ederim. Umarım daha kapsamlı konferanslara hep birlikte imza atarız.&nbsp;</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>YAZAR KÖŞESİ, VAN VE DİYARBAKIR HABERLERİ</category>
      <guid>https://www.gazeteemek.net/bekir-gunes-yazdi-amedspor-tartismalari-bize-ne-anlatiyor</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Nov 2023 15:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://gazeteemeknet.teimg.com/crop/1280x720/gazeteemek-net/uploads/2023/11/img-3029.jpeg" type="image/jpeg" length="50333"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
