2011 yılında Diyarbakırspor ile ilgili yazdığım yazıyı tekrar paylaşıyorum; Keşke o zaman iyi okusalardı

Abone Ol

İbreti alem olsun diye 2011 yılında Diyarbakırspor ile ilgili yazdığım yazıyı yeniden paylaşıyorum



Bir kez daha Diyarbakirspor.
8 Şubat 2011.

Devletin Kürt sorununu çözmek yerine, Diyabakirspor’u iliklerine kadar ele geçirme planı, tarihin kendi beceriksizliğidir. Bir başka anlamda, tarih, zaman zaman müthiş kafa karıştırıcı ya da basitçe yanlış olabilen gerçek hayatın kendisinden daha yanlış olabiliyor. Devletin Diyarbakirspor’u ele geçirmesi ve dolayısıyla hem devleti hem de Diyarbakirspor’ u soyup soğana çeviren pirana şehir eşrafının bu işten kârlı çıkması, gerçek hayatın salaklığıdır. Tarih beceriksiz, gerçek hayat da salak olunca, top yekun çöküş kaçınılmaz oldu. Sonuçta ne devlet kazandı ne de Diyarbakirspor. Her zaman ve her şeyde olduğu gibi, devlet, sorumluluklarının gereğini yerine getirmeden köşesine çekildi. Diyarbakirspor mirasını babasının bozuk parası gibi tarumar eden, melez ticaret erbabı da, kadim surların karanlık serinliğine hicret etti. Ellerini ovuşturup Ankara’dan gelecek o müjdeli ‘’atanmanın’’ talihlisi olmayı ummaya devam ediyor!

Eğer bu tespitler doğruysa, Diyarbakirspor’un ne yapmaması gerektiği açıkça ortaya çıkıyor. Diyarbakirspor camiası hem devletten hem de şehir eşrafından uzak duracak. Bu noktada kesin bir mutabakata ihtiyaç var. Çöküşün gerçek failleri böylesine açık ve açıkta yakalanmışken, soruna tekrar ‘’ Bu balık biraz bayat’’ muamelesi yapamayız. Balığın hem biraz bayat olması, hem de biraz bayat olmaması mümkün değildir. Aynı balık kimileri için taze, kimileri için kokuşmuş olamaz; kimileri kokuşmuş balığı seviyor olsa bile, bu durum değişmez. Bu durum şüphe veya belirsizlik olasılığını bertaraf etmez. Balığın bayat olup olmadığından emin olmayabilirim. Ama eğer emin değilsen, emin olmadığım mutlak doğrudur. Aynı zamanda hem emin hem de kararsız olamam. Dolayısıyla bu balık biraz bayat değil, bu balık kokuşmuş. Kokuşan şey de devlet ve siyasetin elbirliğiyle tahrip ettikleri Diyarbakirspor bünyesidir, sportif özüdür.

Devletin ve siyasetin ‘’alçaltıcı himayesine’’ ve ‘’takdire şayan lütufkarlıklarıyla’’benliğimizi ezmelerine son vermek, her şeyden daha önemli görünüyor. 9 Şubat kongresi bu postkolonyalist ilişkiye nokta koymalı. Saygıya değer, hayranlık verici bir sosyal gelenek yaratmak isteniyorsa, kendi kimliğine dayalı kendi yeterliliğin altı, kalın kalın çizilmelidir.Diyarbakirspor, Diyarbakir gibi sportif hayatın içinde tutum sergilemeli ve Diyarbakir, hayatın sorunlarıyla nasıl başa çıkıyorsa, Diyarbakirspor da sportif sorunlarını öyle çözmelidir.43 yıllık tarihin bize öğrettiği gerçeklik, başka türlü bir rehberliğe izin vermez. O tarih bir deniz feneri gibi yolumuzu aydınlatmalı ve bizde kendimizi yeniden keşfetmenin hazzını duymalıyız. Alacağımız kararlar berbat olabilir ama en azından bize ait olacaklar.

Bunun kolay bir iş olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Elbette zordur ve bir parça erdemli olmaktan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Diyarbakirsporun geleceğinden kaygı duyuyor olmak, gerçekte Diyarbakirsporu umursuyor olmaktır ki, bu durumda nesnel olmaktan başka çıkar yol yoktur. Her neyse; asıl mesele Diyarbakirsporu umursuyor olmanın, Diyarbakirsporun durumunu gerçekte olduğu gibi görmeyi engelleyen değil, tam tersine, olası çözümleri mümkün kılan bir şey olmasıdır.‘’Aşkın gözü kördür’’ deyişinin aksine, aşk radikal bir kabullenme gerektirdiği için, ötekileri olduğu gibi görmemizi sağlar. Aşık, aşkına sahip çıksın diyorum. Kendini sevmek, kendine hayran olmaktan daha fazlasıysa, tüm rezilliğimiz ve inatçılığımızın içinde kendimizi de sevmeliyiz.

9 Şubat kongresinin gerçek bir kurtuluş anlamına gelmediğini ben de en az herkes iyi biliyorum. Ama bu kongre, yeni bir başlangıç için ilk taşın düzgün ve doğru konulma olanağını veriyor. Yeni bir sportif zihniyetin ilk tohumlarını atmak mümkündür. Hakikaten de marka değeri yüksek olan bu ürüne gerekli saygınlık, yeniden kazandırılabilir. Bütün mesele kendi görüşlerimiz hakkında bir öz bilince sahip olmaktır.

Devletin ve siyasetin himayesi olmadan da Diyarbakirspor’u ilk kuruluş amacıyla yeniden buluşturmak bir hayal değildir. Diğerleriyle sosyal yarışma için, bizim ahlaklı ve onurlu bir Diyarbakirspor’a ihtiyacımız var ve o Diyarbakirspor bir varlık olarak orada duruyor. Wittgenstenin’ın tavsiye ettiği gibi;’’ Size köydeki son evin hangisi olduğunu sorarlarsa, böyle bir evin olmadığı çünkü her an birilerinin yenilerini inşa edebileceği gibi bir cevap vermeyin. Evet yenisini yapabilirler ama şu an için orada duran ev, en sonuncusudur.’’

Şu an elimizdeki son ev Diyarbakirspordur.