Alamut’un sarp kayalıkları, tarihin tozlu raflarında bir efsane olarak asılı kalsa da, Hasan Sabbah’ın kurduğu o kadim "itaat mimarisi" bugün hala aramızda. Gökyüzüne uzanan o kalenin soğuk taşları değil mevzu; mevzu, insanın kendi aklını bir başkasının iradesine ipotek etme arzusu.
“İnsanlar özgür doğarlar, oysa her yerde zincire vurulmuşlardır.”
(Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi)
Bugün, dijital ekranların ışıltılı vadilerinde, tıpkı o meşhur cennet bahçeleri gibi kurulmuş, sahte vaatlerle bezeli yapay "hakikat" bahçeleri var. Haşhaşiler, ellerinde hançerle değil, klavyelerin başında birer "trol" ordusu olarak dolaşıyor. Bir fikre gönül vermek ile bir fikrin kölesi olmak arasındaki o ince çizgiyi çoktan aştık. Bir "şeyh" ya da bir "algı" uğruna kendi kimliğini, vicdanını ve sorgulama yetisini feda etmeye dünden hazır kalabalıklar; modern zamanın fedaileridir.
Hasan Sabbah, müritlerine "cenneti" vadederek onları kendi cellatlarına dönüştürmüştü. Bugünün dünyası da farklı değil. Algoritmaların bizi hapsettiği o konforlu fanuslarda, başkalarının düşüncelerini kendi düşüncemiz sanarak büyüyoruz. Kendi hakikatimizi inşa etmek yerine, bize dayatılan o yapay cennetlerin müdavimi oluyoruz. Sorgulamayan, itiraz etmeyen, sadece "tıklayan" bir kitle; aslında kendi iradesine vurulmuş en ağır zinciri taşıyor.
İnsanlık, yüzyıllar önce Alamut’un surlarında kaybettiği özgürlüğü, bugün yine aynı yanılgılarla, aynı "biat" kültürüyle kaybediyor. Oysa gerçek özgürlük, birilerinin bahçesinde ebedi bir huzur aramak değil; kendi zihninin çorak toprağında bile olsa kendi çiçeğini, kendi sorusunu, kendi şüphesini yetiştirebilmektir.
Hançer artık kında değil, dilde. Ve maalesef, bugün kimse bir başkasını öldürmek için değil, kendi zihnini öldürmek için bir "efendi" arıyor. Unutmayın, hiçbir dava, insanın tek başına taşıdığı vicdanından daha kutsal değildir. Eğer bugün bir "Alamut" varsa, o kale dışarıdaki surlar değil; kendi aklımızın kapılarını sıkı sıkıya kilitlediğimiz o daracık odadır.
Zincirlerimizi kırmanın vakti; çünkü hakikat, birilerinin bize sunduğu bahçelerde değil, şüphenin ve sorgulamanın karanlık, soğuk ama gerçek yolundadır. Başkasının kurduğu cennet masallarına kanıp kendi ellerinizle tutuşturduğunuz o meşale, günün birinde özgürlüğünüzü mü aydınlatacak, yoksa içinde bizzat sizin yandığınız o kör kuyuyu mu?