Türkiye'de muhalefet tarihine bakıldığında bir şey dikkat çekiyor: Baskı arttıkça
muhalefet küçülüyor, sisteme sığınıyor. CHP'nin bugünkü tutumu da bu kalıptan pek farklı değil. Kayyum atamalarına, hukuksuzluklara, seçilmiş iradelerin gasp edilmesine verilen yanıtlar, toplumun öfkesini yansıtmaktan çok onu dizginlemeye çalışıyor gibi.
Kriz anlarında "meclis zemininde mücadele" söylemi artık çok bildik bir his bırakıyor.
Sokakta insanlar baskıyla boğuşurken, yapılan açıklamalar yetmiyor. İnsanlar liderlerini yanlarında görmek istiyor, tribün konuşmalarıyla değil, BEDENEN!
Meydanlarda üretilen bazı görüntüler de bu güven bunalımını derinleştiriyor. Park halindeki bir TOMA’nın üstüne çıkmak ya da bahar yağmurda ıslanmayı direniş gibi sunmak, birçok kişiye samimi gelmiyor. Çünkü halkın yaşadığı baskı bambaşka bir ağırlık taşıyor. Bunu sembolik jestlerle anlatmaya çalışmak, bazen tam tersi bir etki yaratıyor.
Üstelik bu sorunlar yeni değil. CHP, HDP'li belediyelere kayyum atanmasında, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında net bir demokratik tutum sergileyemedi. "Anayasaya aykırı ama evet" diye hatırlanan o an, hâlâ zihinlerde duruyor. Kürt siyasi hareketine yönelik baskılarda iktidarla aynı yönde hareket eden, hatta can simidi olan bir partinin, bugün kendi başına gelen anti-demokratik
uygulamalar karşısında halklara dönük yapılan çağrılar sadece kendi tabanında kısıtlı bir karşılık bulmasının tam olarak nedeni budur.
Türkiye'nin demokratikleşmesi, yalnızca seçim hesaplarına dayanan ve sistemi sınırlarını aşmaya cesaret edemeyen bir muhalefet anlayışıyla mümkün görünmüyor.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci bu bağlamda önemli ama CHP'nin bunu sahici biçimde sahiplenip sahiplenmediği henüz netleşmedi.
Artık CHP geçmişiyle hesaplaşmalı, barış ve demokratik toplum sürecini net bir dille desteklemeli ve toplumun karşısına gerçekten bedel ödemeye hazır demokratik bir cepheyle çıkmalıdır. Bunları yapmadan seçim kazanmak zordur. Çünkü sembolik bir muhalefet ne güven verir ne de seçim kazandırır.