O artık çaresizliği öğrenmiş bir canlı...
Öğrenilmiş çaresizlik, bir kişinin veya canlının olumsuz ve engelleyemediği durumlara tekrar tekrar maruz kalması sonucu, koşullar değişse ve elinde bir fırsat doğsa dahi durumu değiştirmek için hiçbir çaba göstermemesi halidir. Psikolog Martin Seligman tarafından ortaya konan bu kavram, kişinin "Ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecek" inancını içselleştirmesini ifade eder. Kişi, sonucu değiştirebilecek imkâna sahip olsa bile kontrolün kendisinde olmadığına inandığı için eyleme geçmez. Başarısızlıklar kişiselleştirilir; engellerin kalıcı ve genel olduğu düşünülür. Sürekli bir çaresizlik hissi, zamanla tükenmişlik, depresyon ve kaygı bozukluklarına yol açabilir.
Hindistan'da geleneksel fil terbiyeciliği (mahout) yöntemlerine dayanan popüler bir anekdot hâline gelir. Doğada avlanan yavru fil, evcilleştirme adına ayağında kalın bir zincirle yere çakılı sağlam bir kazığa bağlanır. Yavru fil günlerce kurtulmak için çabalar, zinciri asılır ve zorlar; ancak gücü yetmediği için kaçamaz. Defalarca başarısız olan yavru fil, ne kadar çabalarsa çabalasın o zinciri kıramayacağına inanır ve denemeyi bırakır. Yıllar geçer ve fil devasa, tonlarca ağırlıkta bir yetişkine dönüşür. Artık o kazığı tek bir hamlede söküp atabilecek güce fazlasıyla sahiptir. Ancak fil kaçmaya çalışmaz bile; çünkü zihnindeki "Başaramam" inancı, ayağındaki zincirden daha güçlü hale gelmiştir. Bu yazımda, insanlar geçmişte yaşanan başarısızlıklar veya çaresizlikler nedeniyle zamanla kendi potansiyellerine ve yeteneklerine olan inançlarını kaybetmelerine neden olur. Aslında kişiyi sınırlayan şey dış koşullardan ziyade, zihninde oluşturduğu kalıplardır. Çünkü aşamadığı şey zincir değil, çocukluğunda zihnine kazınan "başaramam" inancıdır.
İnsan yaşamında öğrenilmiş çaresizlik, bireylerin sürekli maruz kaldığı olumsuz koşullar karşısında kontrol duygusunu tamamen kaybetmesiyle gelişen ve özellikle uzun süreli işsizlik ile ekonomik kriz dönemlerinde kitlesel bir psikolojik felce dönüşen durumdur. Ekonomik bunalımlar ve sistematik işsizlik, bireylere ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar sonucu değiştiremeyeceklerini hissettirir. Bu durum zamanla kişisel bir yetersizlik hissi değil, sistemik bir pes ediş yaratır. Yüzlerce iş başvurusundan olumsuz dönülmesi veya hiç yanıt alınamaması, zihne "çabam sonuçsuz kalıyor" mesajını algılar. Birey başlarda kriz veya piyasa koşulları gibi dışsal nedenleri görürken, süreç uzadıkça başarısızlığı kendi yetersizliği olarak görmeye başlar. Bir süre sonra birey, fırsat doğsa dahi arayışa girmeyi bırakır. Bilişsel ve duygusal enerjisini korumak adına tamamen pasifleşir.
Bugün üniversite mezunu gençlerin iş arama sürecinde yaşadığı psikolojik döngü, bu fil zinciri anekdotuyla ürkütücü bir paralellik gösteriyor. Günümüz yükseköğretim sistemi, gençlere teorik olarak kendilerini geliştirecek araçları sunduğunu iddia eder. Ancak mezuniyet sonrasında karşılaşılan gerçeklik oldukça farklıdır: Yıllarca süren eğitimin ardından yüzlerce iş başvurusuna dönüş alamamak veya sürekli "deneyim eksikliği" duvarına çarpmak, genç zihinlerde görünmez zincirler inşa eder. Tıpkı yavru filin pes etmesi gibi, genç akademisyen ve uzman adayları da aldıkları aralıksız ret yanıtları sonucunda kendi potansiyellerinden şüphe duymaya başlarlar. Bir süre sonra "Ne yapsam olmuyor" düşüncesi baskın gelir. Devasa bir zihinsel ve entelektüel güce sahip olan gençlik, sistemin yarattığı bu psikolojik baskı yüzünden kendi gücünü fark edemez hale gelir. İnce bir ilan kriteri veya otomatik CV tarama yazılımı, gençlerin özgüvenini bağlayan o sembolik kazığa dönüşür.
Modern dünyanın yarattığı bu olumsuzluklar, gençlerin yetersizliğinden değil; onları başarısızlığa şartlandıran iş piyasası dinamiğinden kaynaklanır. Filin aksine insanın en büyük avantajı, ayağındaki zincirin sağlamlığını ve gücünün kaynağını mantığıyla sorgulayabilmesidir. Gençler için ilk adım, özsaygılarını bir insan kaynakları departmanının onayına bağlamayı bırakıp, zihinlerine örülen o "öğrenilmiş çaresizlik" zincirini kırdıklarında aslında ne kadar güçlü olduklarını hatırlayacaklardır.
Fillerin aksine, insanlar zihinlerindeki anlatıyı değiştirme gücüne sahiptir. Günümüz iş dünyasında bu çaresizlik döngüsünü kırmanın ilk adımı, bacağımızdaki ipin geçerliliğini sorgulamaktır. Dünün reddedilmeleri, yarının imkansızlığı anlamına gelmez. Geleneksel iş bulma yöntemleri geçerliliğini yitirmiş olabilir; ancak bu durum, gençliğin üretme ve değiştirme gücünün bittiği anlamına gelmez. Ayağınızdaki ipi fark ettiğiniz an, onu koparacak güce halihazırda sahip olduğunuzu hatırladığınız andır. Bu bağlamda Nietzsche der ki; "Bir insanı köle yapmak için ellerine kelepçe vurmanıza gerek yoktur; zihnine 'değiştiremezsin' düşüncesini yerleştirmeniz yeterlidir." Ardından Albert Bandura "Yapamayacağını düşündüğün şey, genellikle daha önce denediğin ama başaramadığın değil; başaramayacağına inandırıldığın şeydir."
Her cevapsız başvuru, filin ayağındaki zinciri asıldığı ama kıramadığı o ilk anları temsil ediyor. Bir süre sonra genç zihin şu tehlikeli mantık yürütmeyi benimsiyor: "Ne kadar çabalarsam çabalayayım sonuç değişmeyecek." O halde çabalamanın bir anlamı yok. Bu durum bireysel bir tembellik değil; sistemin tekrar eden başarısızlıklarla bireye öğrettiği bir çaresizliktir. Bu zihinsel kırılma yalnızca gençlerin iç dünyasında kalmıyor; toplumsal yapıda da derin çatlaklar açıyor. Gelecekten beklentisini kesen binlerce genç, ne bir işte çalışıyor ne de eğitimine devam ediyor. "Ev gençleri" kavramı sosyolojik bir masala değil, acı bir gerçekliğe dönüşüyor. Yetkinliklerinin altında, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalan gençler, kronik bir yetersizlik hissiyle baş başa kalıyor. Filin zinciri kırabilecek gücü varken kıpırdamaması gibi; toplumun en üretken, en dinamik beyinleri zihinsel engeller yüzünden paslanmaya terk ediliyor.
Çözümün başında gençlerin zihnine kazınan bu çaresizlik ipini çözmekten geçiyor. Bunun için eğitim sisteminin nitelik kazanması, işe alım süreçlerinde adalet ve liyakatin yeniden tesis edilmesi ve en önemlisi, gençlerin çabalarının karşılık bulabileceğine dair toplumsal güvenin inşa edilmesi şarttır. Aksi takdirde, kendi gücünün farkında olmayan devasa bir potansiyeli, sadece ayaklarındaki hayali zincirler yüzünden kaybetmeye devam edeceğiz.
Bugün gençler yetersiz oldukları için değil, tekrar tekrar başarısız olmaya şartlandırıldıkları için mücadele etmeyi bırakırlar. Camus, Sisifos Söyleni’nde taşları devasa bir dağın tepesine sonsuza kadar yuvarlamaya mahkûm edilen Sisifos’u anlatır. Günümüz gençleri de benzer bir "saçma" ile karşı karşıyadır: İş tecrübesi kazanmak için işe girmelisin, ama işe girmek için iş tecrüben olmalı. Bu kısır döngü, gençlerin varoluşsal bir anlamsızlık hissetmesine yol açar. Üniversiteli gençlerin karşılaştığı bu kriz, bireysel bir yetersizlikten değil, çağın getirdiği yapısal aksaklıklardan kaynaklanıyor. Ayağı zincirle bağlı hissettiren bu düzende yapılması gereken ilk şey, zihindeki o "yapamam" kazığını söküp atmaktır. Geleneksel iş arama yöntemlerinin işlevini yitirdiği bu çağda; kendi yeteneklerini yeniden tanımlayan, alternatif yollar üreten ve başarısızlığı bir yetersizlik değil sistem hatası olarak gören gençler, o görünmez zincirleri tek bir hamlede koparma potansiyeline sahiptir.