Mesleki Kimlik ve Ahlaki Çürüme !

Abone Ol

Geçtiğimiz haftalarda, YKS sınav günü herkesin sosyal medyada şahit olduğu ve büyük tepki gösterdiği bir olay üzerinden yazıma başlamak istiyorum: YKS sınavına girmek için saniyeler kala, bir kız öğrenci koşarak okul bahçesine ve ardından bina kapısına doğru ilerledi. Ancak kapıdaki görevli, öğrencinin hızla kapıya doğru koştuğunu net bir şekilde görmesine rağmen, tam süre sınırının dolduğu gerekçesiyle kapıyı hızla kapattı. Bahçede bekleyen diğer veliler, öğrencinin çabasını görünce görevliye kapıyı kapatmaması için "Al, al!" diye seslenerek tepki gösterdiler. Maalesef öğrenci kapıya ulaştığında, yetkili kişi tarafından kapı yüzüne kapatılarak içeri alınmadı. "Koş kızım, zaman daralıyor, elini uzat, seni içeri alayım" demek varken, içindeki tüm kötülüğü dışa vurarak; bir yılını üniversite okumak için bin bir zahmetle geçiren bir öğrencinin yüzüne o umut kapısı neden kapatılır? Merak ediyorum; bu acımasız davranışı sergileyen kişi, o öğrencinin yerinde kendi çocuğu olsaydı durum farklı olur muydu? Maalesef, her geçen gün bu zihniyete sahip olanlarla karşılaşıyoruz. Onlara "insan" demeye dilim varmıyor; çünkü insan olmak, erdemliğe ve farklı bir üst mertebeye erişebilmektir. Ahlaki değerlerini yitirmiş bu kişiler, toplumsal alanlarda mesleki egemen kimliklerinin arkasına gizlenerek, insanların onurunu zedeleyen tutumlar sergilemeye devam ediyorlar. Bu durumu; bazen okul kapısındaki bir görevlide, bazen askerî karargâhtaki bir komutanda, bazen bir hastanede doktorda veya bir iş yerinde çalışanların başındaki bir yöneticide görüyoruz. Mesleki ast-üst kimliği üzerinden insan onurunun zedelendiği ve ahlaki çürümenin yaşandığı binlerce örneğe tanık oluyoruz.

Gülistan Doku cinayetinin sır perdesi aralanmaya başladığında, ülkemizde mesleki kimlik altında yaşanan ahlaki çürümeyi ürpertici bir gerçeklikle bir kez daha görmüş olduk. Olay, Tunceli'de üniversite okuyan genç kızımız Gülistan Doku'nun ölümüyle ilgili bir intihar vakası olarak lanse edilmişti. Neyse ki ailesi, kızlarının intihar edecek biri olmadığını ısrarla savunarak mücadele etti. 6 yıl aradan sonra soruşturmayı yeniden ele alıp dosyayı cinayet olarak genişleterek sır perdesini aralayan ve faillerin ortaya çıkmasını sağlayan Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu, adaletin ışığı oldu. Maalesef bu cinayet dosyasını bir intihar vakası gibi göstererek gerçeği karartanların arasında; devletin yetkili valisi, hastanenin başhekimi, üniversite personelleri, emniyet güçlerine bağlı iki polis ve 25 kamu memuru vardı. Bu kişilerin eliyle suçun ve günahın üstü örtbas edilmişti. Bu tablo bize, toplumdaki mesleki etik değerlerine dair acı bir gerçeği daha gösterdi. Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve kim bilir daha nicesi...

Elbette bu ahlaki çürümeyi tüm mesleki gruplara indirgemiyorum. Mesleğini en iyi şekilde icra edenler şüphesiz var. Ancak ahlaki değerleri çözülmüş bireylerin, toplumda mesleki egemen kimliklerini kullanarak insanları ezmeye çalıştığını görmek ve buna karşı toplumda adil bir denetimin eksik kalması, giderek önü alınamayacak bir zorbalığın hakim olacağı kaygısını içimden atmamı engelliyor.

Modern toplumun en büyük illüzyonlarından biri, bireyin taşıdığı unvanın, makamın ya da diplomanın otomatik olarak ona ahlaki bir yetkinlik kazandırdığı varsayımıdır. Günümüzde insanı tanımlayan en güçlü unsur, karakterinden ziyade "mesleki egemen kimliği" haline gelmiştir. Kartvizitler, unvanlar ve kurumsal aidiyetler, bireyin toplum içindeki saygınlığının ana belirleyicisi kılınmıştır. Ancak bu durum, tehlikeli bir paradoksu da beraberinde getirmektedir. Mesleki kimlikler devleşirken, insani ve ahlaki öz hızla çürümektedir.

Mesleki egemen kimlik, bireye sadece bir geçim kaynağı sunmaz; aynı zamanda ona toplumsal bir zırh, güç ve statü sağlar. Tehlike tam da bu zırhın sağladığı konfor alanında başlar. Kişi, profesyonel rolünün arkasına saklanarak gerçek ahlaki sorumluluklarından kaçmaya başladığında, toplumsal çürüme hız kazanır. Bir hekimin hastasına sadece bir "vaka" veya ciro kalemi, bir hukukçunun adalete sadece bir "dosya", bir bürokratın vatandaşa sadece bir "evrak" gözüyle bakması, mesleki yabancılaşmanın ötesinde ahlaki bir erozyondur.

Bu erozyonun en net görüldüğü alan, mesleki başarı ve ahlak kavramlarının yer değiştirmesidir.

Günümüz modern dünyasında güç algısı:"nasıl kazandığına" değil, "ne kadar kazandığına" ve "hangi koltukta oturduğuna" bakar. Mesleki gücü elinde bulunduran birey, bu egemenliğini ahlaki hatalarını örtbas etmek, haksız avantajlar sağlamak ya da başkalarını ezmek için bir ehliyet gibi görmeye başlar. Bireysel vicdanın yerini "kurumsal kurallar" veya "piyasa gerçekleri" aldığında, ahlaki çürüme derinleşmeye başlar. "Ben sadece işimi yapıyorum" ya da "Sistem böyle işliyor" savunması, adaletsizliklerin arkasındaki en büyük can simidi olur.

İnsanlar arasındaki ahlaki bağların kopması, bireylerin birbirini mesleki hiyerarşiler üzerinden okumaya başlamasıyla doğrudan bağlantılıdır. Üst makamdaki birinin alt kademedekine uyguladığı mobbing, bir uzmanın bilgisini toplumu aydınlatmak yerine manipüle etmek için kullanması, egemen kimliğin ahlakı yuttuğunun somut kanıtlarıdır.

Oysa ahlak, profesyonel rollerin bittiği yerde başlayan ya da o rollerin içine sinmesi gereken en temel harçtır. Bir insan, mesleğinde ne kadar "kudretli" ve "başarılı" olursa olsun, adalet, dürüstlük, empati ve liyakat gibi evrensel insani değerlerden yoksunsa, taşıdığı unvan sadece parlak bir ambalajdan ibarettir. İçindeki çürümeyi gizlemeye yetmeyen, aksine o çürümeyi daha da sırıtan hale getiren bir ambalaj...

Toplumsal vizyonumuzu ve geleceğimizi kurtarmanın yolu, mesleki başarıyı ahlaki olgunluğun üzerinde görme yanılgısından vazgeçmektir. İhtiyacımız olan şey, sadece işini iyi yapan uzmanlar ordusu değil; unvanını vicdanının önüne geçirmeyen, mesleki gücünü insani değerleri ezmek için değil, yüceltmek için kullanan "ahlak sahibi" bireylerdir. Maskeleri ve unvanları kaldırdığımızda geriye kalan insanlık ne kadar sağlam ise, toplum olarak o kadar temiz ve güçlü kalabiliriz.