Metropol Zindanında Bir Amentü: Yazgısına Koşamayanlar

Abone Ol

Koşmak, ama nereye?

İnsanın en büyük yanılgısı, hareket etmeyi yaşamakla karıştırmasıdır. Metropol insanı hep acele eder, hep bir yerlere yetişmeye çalışır. Metro istasyonlarında yukarı doğru tırmanan o yürüyen merdivenlerde, yüzlerinde o donuk tebessümsüzlükle boşluğa bakan kalabalıklar görürsünüz. Onlar, hızın cazibesine kapılmış, yön duygusunu yitirmiş yolculardır; vardıkları her durak, aslında bir öncekinden daha derin bir boşluğa açılır. Modern hayat, bizleri devasa bir saatin çarkları arasına sıkıştırırken zamanın sadece "tüketilen" bir meta hâline geldiğini fark edemiyoruz.

Adımlar sabırsızdır, çünkü sistem durmayı yasaklar. Gözler kördür, çünkü bakılacak tek yer önümüzdeki yabancıların sırtlarıdır. Yürekler sağırdır, çünkü şehrin metalik uğultusu, insanın kendi içsel çığlığını çoktan bastırmıştır. Bu amansız koşu, aslında bir kaçıştır; kendimizle karşılaşmaktan, aynadaki o yabancıyla göz göze gelmekten bir kaçış... Fakat ironi şudur ki ne kadar hızlı koşarsak koşalım, ardımızda bıraktığımız tek şey yine kendimiz oluruz. Yazgısına koşamayanlar, sadece kendi etrafında dönen birer çarktan ibarettir.

Yazgısına koşamayanlar, kendi içindeki o büyük potansiyeli, gökyüzüne uzanan o asil ağacı bir saksı çiçeğine indirgeyenlerdir. Rüzgârı unutan, toprağa yabancılaşan ve yağmuru sadece şemsiyesini açmak için bir tehdit olarak görenlerin hikâyesidir bu. Modern insanın sistem içerisindeki çaresizliğini ve labirent benzeri şehirlerde kayboluşunu en iyi tasvir eden isim şüphesiz Kafka’dır. Onun metropol insanına bakışı, adeta taştan bir hapishanede yankılanan sessiz bir çığlıktır: "Herkes beraber yaşıyor ama herkes tek başına ölüyor." Kafka, metropolün insanı nasıl tek tipleştirdiğini ve kendi özüne nasıl yabancılaştırdığını şu sözüyle de adeta mühürler: "Ben kalabalık yerlerden korkarım. Şehirler buralarda yaşayan insanların ruhunu emiyor ve geriye sadece boş kabuklar bırakıyor."

Kaldırımlar, üzerinde yürüyenlerin ağırlığını değil, taşıyamadıkları hayallerinin yükünü çeker. Ayak izlerimiz betona geçmez; çünkü bu şehirde her adım, bir öncekinin silinişidir. Bizler, betonun soğukluğuna hapsolmuş, kendi güneşini kaybetmiş gölge işçileriyiz. Bir terfi, bir sonraki taksit veya bir sonraki istasyon için harcadığımız o kıymetli ömür, aslında kendi yazgımızı inşa etmek yerine sistemin duvarlarına bir tuğla daha eklemekten ibaret.

Ali Şariati’nin o meşhur vurgusuyla, "insan bir hiçlikten bir varlığa doğru" yürüyen bir yolcu iken, bizler bu yolculuğu beton zeminlere hapsederek "bir hiçlikten, daha büyük bir hiçliğe" doğru sürükleniyoruz. Kendi özümüzle bağımızı kopardığımız, içsel sesimizi dışsal gürültüye kurban ettiğimiz bu süreçte "nüanslarımızı" kaybediyoruz. Hızın ve kalabalığın yarattığı bu sağır edici senfonide, kendi içsel "es"lerimize yer kalmıyor.

Peki, tüm bu gürültünün ortasında ruhunuzun gerçekten nerede olduğunu biliyor musunuz?

Eğer bugün bu amansız koşuyu aniden durdursanız, varacağınız yer yine kendiniz mi olurdu, yoksa bugüne dek kalabalıkların arkasına saklanarak kaçtığınız o "yabancı" ile nihayet tanışmaya hazır mıydınız?