Özgürlüğün Şafağında Barış: Parmaklıkların Arkasından Irkçılığın Acizliğine Bakış

Abone Ol

Altı yıl boyunca dört duvarın arasında zamanın akışını izlemiş, ömrünün bir kısmını beton ve demir parmaklıklar arasında bırakmış bir Kürt olarak adaletin, özgürlüğün ve en çok da barışın kıymetini çok iyi biliyorum. Cezaevinin o derin sessizliğinde insanı ayakta tutan şey, kin ya da intikam duygusu değil; bir gün bu toprakların her renginin korkusuzca, eşitçe ve kardeşçe bir arada yaşayacağına olan sarsılmaz inançtır.
Dünya tarihinin gördüğü en trajik, en tehlikeli ve aynı zamanda en gülünç yanılgısı nedir diye sorsalar, hiç tereddüt etmeden tek bir cevap veririm: Irkçılık.

Kafataslarının Arasında Sıkışan Zavallılık

Tarihsel olarak bakıldığında, ırkçılık kadar insan aklıyla alay eden başka bir dogmaya rastlamak zordur. Antik çağlardan bugüne kadar kendisini "üstün" ilan eden nice imparatorluklar, krallar ve tiranlar gelip geçti. Firavunlar tanrılık iddia etti, kölelerin sırtından piramitler yükseltti; bugün o piramitlerin önünde sadece turistler hatıra fotoğrafı çektiriyor.

19. ve 20. yüzyılda kendilerini "ari ırk" veya "seçilmiş kavim" sanan Avrupalı sömürgeciler, laboratuvarlarda cetvellerle insanların kafataslarını ölçüyor, kimin "daha insan" olduğuna karar vermeye çalışıyorlardı. Sonuç ne oldu? Kendini dünyanın merkezinde sanan o kibirli faşizm, insanlığa milyonlarca ölü, yıkılmış şehirler ve utanç dolu bir hafıza bıraktı. O büyük komutanlar, o kibirli diktatörler tarihin çöplüğünde birer ibret vesikası olarak yer alırken, dilities, kültürleri ve kimlikleri yok edilmek istenen halklar bugün hâlâ buradalar, kendi şarkılarını söylemeye devam ediyorlar.

Irkçılık, kendi içsel yetersizliğini ve acizliğini aşiretçi bir öfkeyle gizlemeye çalışan zavallı bir sığınaktır. Bir insanın, tamamen kendi iradesi dışında, sadece belirli bir coğrafyada ve belirli bir etnik kimlikle doğmuş olmasını bir "üstünlük" veya "gurur" kaynağı olarak görmesi, entelektüel bir sefalettir. Bu, hiçbir şey üretemeyen, hiçbir sanatsal veya insani değer yaratamayan bir zihniyetin, "Ben sadece şu ırktanım, o halde üstünüm" diyerek kendini avutma biçimidir. Eğer bir insanın gurur duyabileceği tek şey doğduğu etnik kimlikse, o insan henüz kendi şahsiyetini inşa edememiş demektir.

Barış: Teslimiyet Değil, En Büyük Direniştir

Dört duvarın ne demek olduğunu bilenler için barış, sadece savaşın olmaması durumu değildir. Barış; her insanın kendi diliyle gülebildiği, kendi anadiliyle masallar anlatabildiği, kimsenin kimliğinden ötürü yargılanmadığı bir adalettir.

Irkçılıktan beslenenler barışı sevmezler; çünkü barış geldiğinde, toplumları korkuyla yöneten o sahte düşmanlıklar ortadan kalkacaktır. Barış geldiğinde, silahların sesinden duyulmayan adalet, ekmek, özgürlük ve yolsuzluk gibi gerçek sorunlar konuşulmaya başlanacaktır. İşte bu yüzden statükonun koruyucuları, çözümü masada değil, sürekli krizde ve inkârda ararlar. Kürt halkının varlığını, dilini ve kültürünü yok sayarak kendilerine korunaklı saraylar inşa edenler, aslında tarihin en büyük yanılgısını tekrar ediyorlar: İnsanlık onuru, hiçbir hapishaneye, hiçbir yasakçı zihniyete sığmayacak kadar geniştir.

Geleceğe Not: Şarkılarımız Yarım Kalmayacak

Altı yılı feda etmiş bir yüreğin gözünden bakınca, ırkçılık sadece nefret edilecek bir şey değil, aynı zamanda acınası bir cehalettir. Dağların, ovaların, nehirlerin bile sınır tanımadığı bu kadim coğrafyada, insanları etnik kökenlerine göre ayırmak, gökyüzünü parsellere bölmeye çalışmak kadar saçmadır.

Bizler gitmeyi de biliriz, kalıp direnmeyi de. Ama en çok da barışı inşa etmeyi biliriz. Irkçılığın o karanlık, asık suratlı ve kibirli gölgesine inat; bu toprakların çocukları bir gün kendi anadillerinde, özgürce ve barışın o hafifletici hafifliğiyle şarkılarını söyleyecekler. Çünkü tarih bize göstermiştir ki; zulüm ve inkâr geçicidir, halkların kardeşliği ve barışın zaferi ise kalıcıdır.