Tesbihin Gölgesinde İran Savaşı ve Kürtlerin Konumu

Abone Ol

Kırmızı Pazartesi’nde herkes yaklaşan felaketi bilir; fakat kimse yönünü değiştiremez. Ortadoğu’da savaşlar da çoğu zaman böyle gelir: beklenir, konuşulur, ama taraflar çoktan saflaşmıştır.

İran söz konusu olduğunda mesele daha somut bir zemine oturur. İran devleti uzun yıllardır hem bölgesel güç mücadelesinin hem de iç güvenlik siyasetinin merkezindedir. Batı ile yaşanan gerilimler, İsrail hattındaki krizler ve nükleer tartışmalar İran’ı sürekli bir kuşatma psikolojisine sokmuştur. Bu psikoloji içeride merkeziyetçiliği güçlendirmiştir.

Peki Kürtler neden İran’dan yana net bir blok hâlinde durmuyor? Bu mümkün müydü?

Önce şu gerçeği koymak gerekir: İran’daki Kürtler İran toplumunun bir parçasıdır. Ekonomik, kültürel ve siyasal olarak ülkenin dokusuna dahildirler. Tarihsel olarak da İran devleti ile ilişkileri yalnızca çatışmadan ibaret değildir. Ancak sorun şurada düğümlenir: Kimlik ve yerel yönetim talepleri uzun yıllar güvenlik perspektifiyle ele alındı. Bu da devlete karşı mesafeyi büyüttü.

Teorik olarak mümkün müydü?

Evet, mümkündü.

Eğer İran devleti, Kürt kimliğini anayasal güvenceye alan, yerel yönetimleri güçlendiren, kültürel hakları açık biçimde tanıyan bir model geliştirseydi; savaş anlarında Kürtlerin devlete daha güçlü biçimde angaje olması mümkündü. Çünkü modern siyaset şunu gösterir: Tanınan kimlikler kriz anında devleti savunur, tanınmayan kimlikler ise önce kendi varlığını korumaya odaklanır.

Burada “Amaralı bilge”nin yaklaşımı önemli bir örnek sunar. O, kimlik sorununu devletlerin parçalanması değil, demokratikleşme meselesi olarak yorumladı. Merkezî ulus-devlet modelinin esnetilmesini savundu. Eğer bu perspektif yalnızca bir aktörün değil, bölgesel devletlerin ortak reform çizgisi olabilseydi; bugün İran savaşında Kürtlerin pozisyonu çok daha farklı olabilirdi.

Şimdi neden zor?

Birincisi, karşılıklı güvensizlik birikmiş durumda. İran devleti, sınır bölgelerini potansiyel güvenlik alanı olarak görüyor. Kürt siyasi çevreleri ise merkezi otoriteye temkinli yaklaşıyor. Güvensizlik büyüdükçe, kriz anında ortak zemin daralıyor.

İkincisi, Kürtler tek bir siyasal blok değil. İran’daki Kürtler ile Irak’taki ya da Suriye’deki Kürtlerin siyasal öncelikleri aynı değil. Bu çok parçalı yapı, savaş anında yekpare bir pozisyon üretmeyi zorlaştırıyor.

Üçüncüsü, bölgesel aktörler Kürt meselesini jeopolitik denge unsuru olarak kullanıyor. Büyük güçlerin zaman zaman verdiği, zaman zaman çektiği destek; Kürtlerin devletlerle kurduğu ilişkiyi daha karmaşık hâle getiriyor. Böyle bir ortamda “net bir saf” üretmek kolay değil.

Dolayısıyla bugün İran savaşı bağlamında Kürtlerin otomatik biçimde İran’dan yana konumlanması hem tarihsel bagaj hem de mevcut güvenlik dili nedeniyle zor görünüyor. Bu bir düşmanlık meselesinden çok, tanınma ve güven ilişkisi meselesidir.

Felsefi olarak bakarsak mesele yine tanınmaya dayanır. Bir özne kendini güvende hissettiği yapıyı savunur. Kendini sürekli sorgulanan bir konumda hissediyorsa, önce kendi varlığını garanti altına almaya çalışır. Savaş anları, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin gerçek niteliğini açığa çıkarır.

“Kırmızı Pazartesi” metaforuna dönersek: Eğer kasaba zamanında konuşsaydı, cinayet kaçınılmaz olmayabilirdi. İran ile Kürtler arasındaki mesele de zamanında cesur bir demokratik zeminde çözülseydi, bugün savaş anındaki saflaşma daha farklı olabilirdi.

Sonuç olarak mesele şudur: Kürtlerin İran’dan yana olup olmaması bir etnik sadakat sorunu değil; siyasal güven ve tanınma sorunudur. Güven inşa edilmeden kriz anında birlik beklemek, tesbihin son tanesine gelmeden dua beklemek gibidir.