☰
✕

Yüzyıllık İhmalin 27 dakikalık faturası

Abone Ol

Türklere, özellikle Bursalılara bir önerim var: Enerjiyi ırkçılık tartışmalarına harcamak yerine şu sorunun peşine düşmek daha anlamlı olabilir:

Bir milli takım, kendi sahasında İtalya karşısında nasıl olur da 27 dakikada 3-0 geriye düşer?

Asıl mesele burada.

Çünkü rakibin kimliğine, tribünün öfkesine, hakeme, psikolojiye, karaktere sığınmak kolaydır. Zor olan oyuna bakmaktır.

Türkiye futbolu yüz yılı aşkın süredir bunu yapmıyor.

Bir futbol ülkesi düşünün: Yüz yirmi yılda kendi toplumsal karakterinden beslenen bir oyun geleneği kuramamış; başkalarından esinlenerek süreklilik taşıyan bir ekol de yaratamamış. Daha ilginci, bu başarısızlığın üzerine ciddi bir özeleştiri kültürü de inşa edememiş.

Sonra 27 dakikada üç gol yeniyor.

Ve yine futbolun kendisi konuşulmuyor.

İtalya'nın yaptığı ise gayet açık: Türkiye'nin oyun merkezine iki ayrı saldırı.

İlki yüksek ve şiddetli pres.

İkincisi, top kazanıldıktan sonra dar alanda yapılan olağanüstü hızlı pas dolaşımı.

İlki topu çabuk kazandırdı.

İkincisi merkezi felç etti.

Biri Türkiye'nin topa sahip olmasını engelledi, diğeri topun dolaşımını engelleyecek kadar merkezdeki ilişkileri bozdu. Böylece Orkun-Salih hattı, oyunun taşıyıcı omurgası olmaktan çıktı.

İtalya'nın 9. dakikadaki golü kornerden geldi. 22. dakikada Raspadori'nin Kayode'yi bulduğu hızlı hücum ve devamındaki vuruş ikinci golü getirdi. Beş dakika sonra yine Raspadori-Kayode bağlantısı üçüncü golü üretti.

27 dakika.

3-0.

Bir skor olmaktan çok bir teşhis.

Türkiye futbolunun merkez problemi yıllardır aynı: Merkezde oynayan oyuncular var ama merkezi bir oyun yok.

İyi oyuncu başka şeydir, iyi işleyen oyun başka.

İki iyi orta saha oyuncusunu yan yana koymak, iki oyuncunun birbirini tamamlayacağı anlamına gelmez. Aralarındaki mesafe, çevrelerindeki bağlantılar, pas açıları, üçüncü oyuncunun konumu, baskı geldiğinde topun nereye kaçacağı önceden tasarlanmadıysa merkez, ilk ciddi basınçta dağılır.

İtalya tam olarak bunu yaptı.

Montella'nın Orkun ile Salih'i, Beşiktaş'ta Italiano'nun kullandığı yapıya benzer biçimde değerlendirmek istediği düşünülebilir. Fakat İtalya karşısında Türkiye liglerinde alışılmışın çok üzerinde bir baskı şiddetiyle karşılaşınca düzen bozuldu.

Amedspor-Beşiktaş maçını biraz daha dikkatli okumak belki başka bir ihtimali gösterebilirdi.

Besnik Hasi'nin Orkun-Salih bağlantısını nasıl bozduğuna bakılsaydı, İsmail Yüksek'in bu iki oyuncunun arasına bir köprü olarak yerleştirilmesi düşünülebilirdi.

Çünkü mesele iki oyuncuyu önlü arkalı ya da yan yana dizmek değil.

Mesele, merkezde ilişki kurmaktır.

Türkiye futbolunun asıl yoksulluğu da burada.

Oyuncu yetiştirmek yerine oyuncu ithal etmeye alışmış bir futbol düzeninin sonunda oyun ithal etmesi şaşırtıcı değildir.

Oyuncu yetiştirmek zahmetlidir. Altyapı ister. Antrenör ister. Eğitim ister. Sabır ister. Bir futbol fikrinin kuşaktan kuşağa aktarılmasını ister.

Transfer ise hazır oyuncuyu getirir.

Fakat hazır oyuncu, hazır bir futbol kültürü getirmez.

Oyuncu yetiştirmeyen düzen zamanla oyun da yetiştiremez.

Oyun yetiştiremeyen düzenin ulusal bir futbol karakteri oluşturması ise daha da zorlaşır.

Sonra işler kötü gittiğinde karakter aranır.

Ruh aranır.

Cesaret aranır.

Psikoloji aranır.

Oysa futbolun karakteri, çoğu zaman oyunun içinde görünür.

Takımın baskı altında nasıl çıktığında.

Merkez oyuncularının birbirini nasıl bulduğunda.

Top kaybından sonra hangi alanların kapatıldığında.

Pasın yönü ve şiddetiyle rakibin nasıl hareket ettirildiğinde.

Bir takımın ne oynadığı, en çok zorlandığı anda ortaya çıkar.

İtalya karşısında ortaya çıkan şey, Türkiye'nin henüz ortak bir oyun dili kuramamış olmasıydı.

Maç yorumlarında duygular, psikolojik haller ve karakter üzerine çok şey söylenebilir. Fakat yaşını başını ve futbolun bütün yükünü taşımış insanların söylemesi gereken daha zor şeyler vardır:

Bu takım neden merkezden çıkamadı?

Neden ilk baskıyı kıramadı?

Neden ikinci bölgede pas bağlantıları kurulamadı?

Neden İtalya'nın dar alandaki tek pasları karşısında merkez oyuncuları birbirinden koptu?

Futbolun meselesi tam burada başlıyor.

Türkiye futbolu ise uzun zamandır bu soruların etrafından dolaşıyor.

Teknik direktörler değişiyor.

Oyuncular değişiyor.

Jenerasyonlar değişiyor.

Ama oyun değişmiyor.

Çünkü mesele kişisel değil, yapısal.

Türkiye futbolu tepeden tırnağa ihmal edilmiş bir oyun fikrinin yükünü taşıyor.

Tarihi varmış gibi anlatılıyor ama süreklilik gösteren bir oyun geleneği yok.

Kültürü varmış gibi konuşuluyor ama o kültürü taşıyan bir oyun dili yok.

Kendine güveni varmış gibi davranılıyor ama ilk ciddi baskıda merkez dağılıyor.

İtalya'nın 27 dakikada attığı üç golü bu yüzden kötü bir maç başlangıcı olarak görmek eksik kalır.

O üç gol, yüz yılı aşkın bir ihmalin kısa filmi gibi.

Türkiye futbolu artık “hangi oyuncu alınmalı?” sorusundan önce başka bir soruyu sormalı:

Nasıl bir oyun kurulmalı?

Çünkü oyuncunun değeri, içinde oynadığı oyunla ortaya çıkar.

Oyun yoksa yıldızlar da birbirinin yanına konmuş isimlerden ibaret kalır.

Ve sonunda ortaya şu çıkar:

Taklit edilecek bir oyun geleneği yoktur. Eleştirilecek kadar kurulmuş bir sistem de yoktur. Ama övünecek cümle her zaman bulunur.

27 dakikada 3-0.

Belki de artık o cümlelerin değil, bu skorun anlattığı şeyin peşine düşme zamanıdır.