YAZAR KÖŞESİ

Kadir Amaç yazdı: Estağfirullah!

Abone Ol

Gazete Emek- Ah sevgili dostlarım, ah! Mutluluğu aradığınızı biliyorum. Lakin mutluluğun sabit bir adresi olduğunu düşünmüyorum. Mutluluk sürekli mekân değiştirip durur ve sizi hayatınız boyunca peşinizde gezdirir. Bir bakmışsınız ki hayatınızın son dakikası içindesiniz. Lütfen yapmayın; elinizde ne varsa onunla yetinin, sevin, sevişin ve hayatınızın tadını dibine kadar çıkarın.

Sanırsınız ki elinizde avucunuzda olmayanları ele geçirirseniz mutlu olursunuz. Hayır, yanılıyorsunuz sevgili dostlarım! Dışarıdaki insanlara özenerek “Ah keşke benim de böyle bir evim olsaydı, ah keşke benim de böyle bir arabam olsaydı, ah keşke ben de şu makamda bulunsaydım, ah keşke benim de bu kadar çevrem olsaydı” dersiniz. Hâlbuki elinizdekilerle yetinip mutlu olmayı başarabilirsiniz.

Bakınız, Rus romancı Vladimir Nabokov mutluluğun ilacını şöyle özetliyor: “Her şeyin en iyisine sahip olan değil, sahip olduğunun tadını çıkaranlar mutludur.” Mutluluk konusunda yanıldığımızı net bir şekilde gösteren bir başka dünyaca ünlü yazar William Shakespeare’in şu anlamlı sözleridir: “Sahip olmadıklarına ulaşmak için çabalarken, sahip olduklarını unuttuğun için mutsuzsun.” Ha şunu da hiçbir zaman unutmayın: Dört tane yirmi beş kuruş bir lira eder. Dört kuruş olacağına, az olsa da bir lira yeter mutlu olmak için.

1984 ve Hayvanlar Çiftliği adlı eserlerin yazarı Orwell, 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biridir. Hindistan İmparatorluk Polisi’nde bölge müfettiş yardımcılığı görevinden ayrılmış, Paris ve Londra’daki otel ve lokantalarda bulaşık yıkayarak geçimini sağlayarak mutlu olmayı başarmış biridir.

Özellikle bazı siyasetçileri ve gazetecileri, Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği’ndeki yaşlı, huysuz, tembel, fitneci ve ağzından zehir akan Benjamin isimli eşeğe benzetiyorum. Benjamin’in Hayvanlar Çiftliği’nde yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: “Tanrı bana sinekleri kovayım diye bir kuyruk vermiş; ama keşke sinekler olmasaydı, kuyruğum da.”

Mutluluk görüşe bağlıdır, görüş güzele bağlıdır. O hâlde dünyanın en güzel görüşü güzelliktir. Güzellik hem iç hem dış estetiğe sahiptir. Güzelliğin mimari sanatı kötülüğü ve çirkinliği içinde barındırmaz. Örneğin, bir insan bana kötülük yapmadığı sürece onun hakkında hep iyimser düşünürüm. Ta ki bunun tersini kanıtlayıncaya kadar. O zaman “Bu insan kötüdür” derim; ama gene de kuşkucu olmam.

Yürekleri pırıl pırıl olan insanlar güzel insanlardır. İnsanlara karşı bir hata yaptıklarında özür dilemedikleri vakit o günleri cehennem gibi geçer; özür dilediklerinde ise günleri cennet olur. Sevgili Goethe bu sebeple “Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir.” demiştir.

Musa Peygamber, iki İsrailli’nin kavgasını ayırırken hataen birinin ölümüne neden olmuştu. Musa, adamın öldüğünü görünce şok oldu; gözyaşları içinde secdeye kapandı ve Allah’a “Estağfirullah! Estağfirullah! Estağfirullah!” diyerek yalvardı: “Rabbim, gerçekten kendi nefsime zulmettim; özür diliyorum, lütfen beni bağışla.” dedi.

Sevgili okurlar ve sevgili dostlar! Kırk yıllık fikir hayatımda kimin kalbini kırdıysam, kime haksızlık ettiysem özür diliyorum ve lütfen hakkınızı helâl edin.

Kırk yıllık fikir hayatıma nice insanlar geldi, nice insanlar gitti. Gelenlere “Neden geldin?” demedim, gidenlere “Neden gittin?” demedim. Ben onların kalitesini sormadım; onlar kalitelerini amelleriyle ortaya koydular, fiyatlarını kendileri belirlediler. İlk başlarda “Sizi seviyoruz” der, yosun gibi bedeninize yapışırlar, “Yanınızdayız” derler. Ama o bela günü geldiğinde sıkışır, sihir gibi kaybolurlar. İşte bu insanlar hazlarını ve meraklarını giderdikten sonra, duygu dünyanıza bu kez kaktüs gibi dikenli sözlerle saldırırlar. Heyhat! “Hani bizi seviyordunuz, hani bizim yanımızdaydınız?” Sevgili Üstat William Shakespeare, adeta hayatıma giren çıkan bu insanlar hakkında şöyle diyor: “İnsanoğlu işte; yağmuru seviyorum der, şemsiye açar; güneşi seviyorum der, gölgeye kaçar; rüzgârı seviyorum der, penceresini kapar. Vefasız ve nankör insanlara ne yaparsak yapalım, hiç işe yaramaz.”

Fransız ünlü yazar Jean-Paul Sartre’ın şu sözü duygularımı derinden etkilediğini gizleyemem: “Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı tekrar etmekte ısrar etmenin anlamı yok.” Artık eskisi gibi değilim. İnsanlardan hızla uzaklaşıyorum. Bildiğim tek doğruyu söylüyorum, hakikatin şahitliğini yapıyorum. Gerisi umrumda değil. Kimin yalancı olduğunu, kimin kötü olduğunu artık umursamıyorum. Çünkü beş para etmeyen insanlar için kendimi niye üzeyim? Enerjimi niye harcayayım? Hakikaten bu sevgiyi ve enerjiyi hak eden insanlar var. Onları bulmalıyım. Ben yaprak değilim ki yere düşeyim ve siz ayak basasınız. Ben ağacın gövdesiyim, meyve veren dalıyım.

İnsan, ontolojik ayarlarını kaçırdığı vakit yıkıcı ve yırtıcı bir felakete dönüşebiliyor. Özellikle siyasetçiler ve fakirlikten zenginliğe yükselenler, Kur’an’da geçen şu ayetin sensörlerine takılıyorlar: “Onlar yeryüzünde yürüdükleri zaman yeri yararcasına, başları gökyüzüne değercesine yürürler.”

Biraz güç devşirenler, bir diploma elde edenler, birkaç kuruş parası olanlar ve hiçken birdenbire şansın yardımıyla köye muhtar olanlar için sevgili Mevlânâ şöyle diyor: “Kul isen kulluğunu bil, sultanlığa yeltenme. Denizi görmemişken kaptanlığa özenme.”

Artık eskisi gibi değil hiçbir şey. Herkes almış eline bir saz, herkes kendi türküsünü söylüyor. Türkünün adı kibir. Dijital çağımızda kimse kimseyi duymuyor; kim ne duymak istiyorsa ona kulak veriyor. Herkes çıkarlarına ve arzularına göre hareket ediyor. Bu çağın insanları, tüm zamanların en kibirli gözlerine ve en kibirli kalbine sahip. Bu kibirli gözler ayna gibi duruyor. Nereye bakarlarsa baksınlar, kendinden başkasını aynada görmezler. Bu kibirli gözler, aynada kibirleriyle sevişiyor; kibirlerine âşıklar. Kibirlerinin her şeyi hak ettiğine inanıyorlar. Kimseyi dinlemiyorlar, kimseye değer vermiyorlar, kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlar. Yani postmodern çağ kokuyor, insanlar kokuyor, şehirler kokuyor, düşünceler kokuyor, kiliseler kokuyor, havralar kokuyor, camiler kokuyor, sevgi kokuyor ve aşk hiçbir zaman bu kadar kokmamıştı.

İşte bu sebepten dolayı göğsüm daraldığında ve nefes alamadığımda Hicr Suresi’ndeki “Göğsünüzün daraldığını görüyoruz” ayeti; sabır cibarılarım çatladığında Müddessir Suresi’ndeki “Rabbin için sabret” ayeti; evimin kapısına bela levhaları dikildiğinde ise İnşirah Suresi’ndeki “Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” ayeti imdadıma yetişti. Bu ayetler, yaşadığım ontolojik krize acil müdahalede bulundukları için önlerinde secdeye kapandım ve şöyle dedim:
Estağfirullah!
Estağfirullah!
Estağfirullah!
Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli vel-ikrâm!

Bir dizi insan “Kadir Amaç nasıl olsa elimizin altındadır, istediğimiz anda ona ulaşabiliriz” diyorsunuz, doğru mu? İnsanlar ellerinin altında duran şeylere değer vermezler; çünkü sarraf değildirler. Sarraf olmayanlar pırlantayı cam bilirler. Yani cam ile pırlantayı ayırt edemezler. Pırlantayı kaybettiklerinde o büyük pişmanlık fayda etmeyecektir. 20. yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan Şilili Pablo Neruda’nın konuyla enfes bir belirlemesi aklıma geldi: “İnsanlar ulaşmadığı her şeyin delisi, ulaştığı her şeyin nankörüdür.” Ey Kadir Amaç’ı ve onun gibi insanı görmek istemeyen nefret dolu insan! Kendini görürsen beni de görürsün. Hayat kısadır, güzeldir; onu çirkinleştiren senin kör gözlerindir.

Ey gözleri kör olan insanlar! Gündüzleri sizin lunaparkınız, geceleri ise meyhaneniz olmamı istiyorsunuz. Hayır, ben sizin lunaparkınız değilim; hayır, ben sizin meyhaneniz de değilim. Çünkü kaktüs olan insanlar için ben Şems olamam, ben Arabî olamam, ben Mevlânâ olamam. Sonra demesinler “Estağfirullah! Estağfirullah! Estağfirullah!” Nehir, lağım suyunun peşinden gitti. İşte bu kör insanlar önüme bazen yokuş gibi çıkıyor, bazen de yosun gibi yapışıyor. Sonuçta her ikisinin de üstesinden geliyorum ve yoluma şu sözlerimle devam etmek istiyorum.

Onurlu yaşamak beladır. Bela bazen hayatınıza şimşek gibi düşer, bazen okyanusun öfkeli dalgaları gibi sizi alabora eder, bazen de ruhunuzu karanlığa gömer. Ama siz başınıza gelen tüm bu belaların üstesinden geliyorsunuz! Kimse kaderinizin size ne acılar yaşattığını, onlarla nasıl mücadele verdiğinizi ve nasıl limana yanaştığınızı bilmez.

Liman demişken, Victor Hugo’nun Brüksel’de güzel bir evde kaleme aldığı Sefiller kitabı aklıma geldi. İnsanlar Victor Hugo’nun dalgalarla nasıl boğuştuğunu bilmiyordu. Lüks evine dikkat çektikleri için o da şöyle diyordu: “Kimse senin dalgalarla nasıl boğuştuğuna bakmaz, gemiyi limana getirip getirmediğine bakar.”

Sevgili dostlar! İlk kez çoban abasına bürünmüş haramiler tarafından gözaltına alınmıyorum. İlk kez Yusuf Peygamber gibi zindana konulmuyorum. İlk kez Muhammed Peygamber gibi hicret etmiyorum. İlk kez evimin önüne bela direkleri dikilmiyor. İlk kez Ebu Zer gibi Kasrü’l-Beyzâ Sarayı’nın içinde yokluk çekmiyorum. İlk kez Eyüp Peygamber gibi acı çekmiyorum. İlk kez Yakup Peygamber gibi “Fasbir kemâ sabere ulûl-azmi miner-rusul” ayetini okuyarak ağlamıyorum. İlk kez İsa Peygamber gibi yalınayaklı kimselere acımıyorum. İlk kez bilge Kürt lider sevgili Öcalan gibi milletimin içinde bulunduğu esaret durumuyla ilgilenmiyorum ve ilk kez dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali gibi yere düşmüyorum. O şöyle diyordu: “Bir boksör yere düştüğü zaman değil, ayağa kalkmadığı zaman kaybeder.”

Sevgili dostlar! Ben insanların ne dediğine değil, beynimin, vicdanımın ve kalbimin ahlaki bulduğu şeyleri yaparım. Ben, kınayıcının kınamasıyla hayatımı düzenlemiyorum ve arkama bakıp kınayıcılarla muhatap olmuyorum. Çünkü hayatımın içindeki fırtınaları, beni kınayanlar değil, bire bir ben yaşıyorum. Kalpleri kararanlara, ruhları sönenlere ve düşünceleri kaktüs gibi dikenli olan insanlara karşı Kur’an, “Dost doğru bir yol üzerinde ol” diye beni uyarıyor. Yine narsist ve hodbin insanları ikna etmeye tenezzül ve tevessül etmemem gerektiğini Bernard Shaw şu enfes sözleriyle kulaklarımı çınlatıyor: “Nasılsa inanmak istediklerine inanacaklar. Bu yüzden kendin ol.”

Gönül dünyamın kriz yaşadığı bir dönemde, sevgili büyük filozof ve ârif Mevlânâ, Mesnevi’sindeki şu enfes sözleriyle ruhuma enerji akıttı, sineme sevgi çiçeklerini dikti: “Sevdiklerinize gül verin. Şunu bilmelisin ki, her zaman yanındayım. Söz olsun diye yanındayım demiyorum. Kimse sana değer vermedi, sevmedi diye dert etme. En zor ve en çok ihtiyaç duyduğun anda ben yanında hazırım. Hani Kur’an diyor ya: ‘O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.’ Dediği o günde ben yanında olacağım. O kıyametin koptuğu günlerde herkes kaçarken ben elinden tutacağım, seni ölümüne kadar koruyacağım ve seveceğim. Gülünüz yoksa gülüverin.” Evet, sevgili dostlar, en zor ve en rahat olduğum anlarda bana karşı bir hardal tanesi kadar duyguları ve düşünceleri değişmeyen tüm dostlarıma ve hassaten sevgili dostum Ferda abiye hem gül hem de gülüveriyorum.

Artık eskisi gibi enerjimi ve yeteneklerimi ücretsiz olarak insanlara sunmuyorum. Sürekli tüketen, üretmeyen, beş kuruş etmez kösele suratlı insanlara enerjimi bedava vermeyeceğim. Bundan böyle, en yüksek ücreti ödeyenlere ve gerçekten hak edenlere enerjimi vereceğim. Yani sevgiyi ve değeri hak edenlere gönül dünyamın ve düşünce atlasımın kapılarını sonuna kadar açık tutacağım ve kötü kimselere karşı Kur’ân’ın hurûf-ı mukattaasının ilk harfi olan Elif gibi dik duracağım, iyilerin karşısında ise hurûf-ı mukattaasının üçüncü harfi olan Mim gibi mütevazı olacağım.

Son söz: Kim nasıl anlıyorsa anlasın, kim iyi olmak istiyorsa olsun, kim kötü olmak istiyorsa olsun, kim ne yapıyorsa yapsın, kim nereye gidiyorsa gitsin, kim kimi seviyorsa sevsin, kim kimden nefret ediyorsa etsin ve kim kime tuzak kuruyorsa kursun. Eskiden olsa tepki gösterirdim, öğüt verirdim. Artık karışmıyorum; kendimi seveceğim, kendimle sohbet edeceğim, kendimi kendime dost edeceğim.

Kadir Amaç

Brüksel, gece 02:14

8.8.2026