Ali Şeriati’nin şu sözleriyle başlıyorum: Kadın olmak bu dünyada, içi kabararak dehşet saçan yer sarsıntısından, şakağına dayanmış buz gibi namlunun soğukluğundan, aylardır açlıktan kıvranırken kırışmış bedeninle, dostların diyete girerken aşırı semirmekten, bir kuru ekmek bulamamaktan daha zordur.
Engizisyon mahkemeleri, kadınlık bilgilerini bilinçaltında saklayan kadınları dinden çıkmakla suçlamış, çuvala koyup içine akrep ve yılan bırakmış, kayadan denize atmıştı. Ortaçağ karanlığı yüz binlerce kadını böyle vahşice katletti.
Dijital çağda kadın-erkek ilişkileri her geçen gün kötüye gidiyor. Aldatma, üzme, şiddet ekseninde hızla ilerliyor. Kadınlar giderek erkekleşiyor, erkekler kadınlaşıyor. Bazı feminist söylemler kadını biyolojik ve ruhsal köklerinden koparıp erkekleştirme temayüllerine hapsediyor.
Kadınların önemli bir bölümü dişi bir insan olduğunun farkında bile değil. Farkına varırsa bilinçaltındaki korku zindanlarını paramparça eder; en vahşi erkeği eğitir, en cimriyi cömert yapar, şiddeti durdurur, erkeği kendine aşık eder. Çünkü erkeği âşık eden şey, kadının çekim merkezi olmasıdır. Çekim merkezinin yasasını ihlal etmeyen kadın, zerafeti ve asaletiyle erkeği kendine bağlar.
Kadın sabit fikirlere bağlı yaşamaz; değiştirici ve dönüştürücüdür. Bir gezegenden diğerine geçiş yapar. Sabit fikirli kalan erkektir; erkekliği değişime zorlayan kadındır. Allah bu özelliği kadına vermiştir.
Yüreklerin en müşfiği kadının yüreğidir — hassas, çabuk etkilenen, çabuk örselenen, naif bir çiçek. Ama her kadın böyle dağılmaz. Güçlü ve bilge kadınlar pes etmez, kaprislenmez, soğumaz; hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmez.
Büyük kadınlar Hatice’nin, Meryem’in, Hacer’in, Belkıs’ın, Züleyha’nın sevgililerine dediği gibi: “Seninleyim; seni düşünmekten başka kaygım yok. Sana bir şey olmasın, her şeye razıyım. Yeter ki davayı bırakma, milletimizi aydınlatmaya devam et, korkma. Ben sensizliğe sabrettiğim gibi sen de olaylara karşı sabret. Gözün arkada kalmasın.”
İffetin ve ahlakın sudan ucuz olduğu bu çağda, Belkıs gibi, Meryem gibi, Hatice gibi namuslu olmak büyük bir erdemdir.
Belkıs Süleyman’a, Züleyha Yusuf’a, Hatice Muhammed’e muhtaçtır; gül yaprağına su, toprağa ay, güneşe muhtaçtır — ben de ay yüzlü sevgilime muhtacım.
Ey Süleyman’ın hüdhüdü! Yedi denizi aşarak Belkıs’ın sarayını nasıl bulduysan, ay yüzlü sevgilimin gönül sarayını bul. Mevlânâ’nın sözlerini armağan et: “Ay nasıl güneşin nuruyla aydınlanıyorsa, benim gönlüm de senin nurunla aydınlanacak mı?”
Ay yüzlü olmadan zaman nasıl akar, yüzüm nasıl güler? Cemre düşmeden gönlüme bahar nasıl gelir?
Gül gibi naif, su gibi zariftir o. Farklı bir kadındır, farklı bir annedir; farklılığını asaletinden alır. Sevgi gülleriyle sabır sümbüllerinin birlikte açtığı bir yüreğin tarlasıdır.
Ay yüzlü öğretmen, su gibi zarif, ekmek gibi şefkat, hava gibi hayattır. Yüreğinden gürül gürül sevgi çağlayanı akar.
O müsemma âlemin sevgilisi karşısında dilim tutuldu, kalemim felç oldu. Çünkü gönül dünyama ansızın bir şimşek gibi bezm-i elestten düşüverdi.
İçimde duran sessizlik. Yüzünde huzur durgun akıyor; sevinç de var, elem de, vuslat da. Bakışlar kendini kolay ele verir — çoğu kez dilin söyleyemediğini gözler söyler. İçimdeki sessizlik bana der: “Ey Kadir! Aşk gizlenmez, sarhoşluk gibi.”
Bazılarınız bu ruh halimi medcezir gibi yukarı aşağı çekenler olabilir. İbnü’l-Arabî’ye “Şeyh-i Ekber” diyenler yanında, Selefi alimler “Şeyh-i Ekfer” (büyük kafir)demişti. Benim için aşk adamı diyenler var, cahil diyenler var, deli filozof diyenler var, kâfir diyenler var.
İşte ontolojik hakikatim: İki kelime, iki dünya ve aşka giden dost doğru yol. Aşkın yollarında, rampalarında, kıvrımlarında, uçurumlarında hem huzuru hem haşmeti hem mecalsizliği yaşadım.
Kırk yıllık fikir hayatımda böyle bir ruhani yolculuk yapmamıştım. Doksan dokuz vesvesenin çatısına bir çıktım bir indim. Zaman durmuş; ses yok, karartı yok. Şimdi ne yapacağım? Ne zamana kadar bekleyeceğim bu Araf’ta? İmrân gibi paniğe kapıldım: bir ileri, bir geri.
Sonra aşkın Sidretü’l-müntehasına çıktım. Bu gül ve çiçeklerin yüzleri neden bu kadar güzel? Allah onları arıların balından, bülbüllerin sesinden yarattı; o güzellerin yüzlerinden ay yüzlü güzeli yarattı; o ay yüzü güzelle seni kanatlı kuş yaptı. Haydi git, dilberine uç.
Uzletten çıktım, haşiyete girdim. Yüreğimi kaybetmiştim, nefesim ölmüştü. Zifiri karanlıkta ay yüzlü dilber kandil gibi önüme dikildi. Muhammed’in Hira’sı, Cemil Meriç’in Mavera’sı aklıma geldi. Duru bir göle atılan taş gibi yüreğimi halka halka dalgalandırdı. Lal oldum. “Korkma” dedi, “Al bu Elif, al bu Lam, al bu da Kaf. Kelam yap, kalem yap, kitap yap, aşk yap, yuva yap.”
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Güneş alemleri geziyor, geri geliyor. Ben çölü bitiriyorum ama ay yüzlü sevgilim hâlâ dönmüyor.
Ayyüzlü vakur. Ayyüzlü iffetli. Ayyüzlü hayâ okulu. Ayyüzlü ilkbahar, ilk çiçek, ilk yağmur, ilk aşk.
Nereye baksam o var. Yüzü ay gibi, yüzünden ışıklar dökülüyor. Bakışları bıçak gibi kesiyor. O elif, ben lam; o duygu, ben sağanak.
Yusuf gibi bu gece rüyada uyandım, geceye girdim. Aşkın içinde fenafillah oldum. Zaman kilitlendi, nefes kayboldu. Işık önümüzde, biz ışığın arkasından ilerliyoruz. Bir mevsimden diğerine, bir boyuttan diğerine geçtik. Âlem lal oldu.
Kaderi ve aşkı bir sapan taşı gibi elinde tutan Rabbim! Bana bilmediğim iyilikleri öğret, kötü insanların bâtınî tuzakları hakkında ilham ver. Seni Nuh’un gemisi, İbrahim’in selamet bahçesi, Yunus’un zikri, Eyüp’ün sabrı, Mûsâ’nın Tûr’u, Yûsuf’un rüyası, Îsâ’nın havârileri ve Muhammed’in hicreti yap.
Resim: Haydar Ekinek
Kadir Amaç-Brüksel
Gece: 03:17