Gazete Emek- Prof. Dr. Mesut Yeğen'in Demirtaş'ın savunmalarına ilişkin yaptığı analiz şu şekilde:

Demirtaş savunması özgün ve cüretkâr olmakla beraber reel durumu tanımayan bir uçarılıktan uzak görünüyor. Hakkında oluşan ve yaratılan tüm soru işaretlerine karşın Demirtaş Kürt hareketinin bir parçası olduğunu, Kürt hareketinin gerçeklerini tanıdığını ve gücünün neye yetebileceğini bilmekten uzaklaşmadığını gösteriyor. Öcalan’la ilgili söyledikleri Demirtaş’ın Kürt meselesinin gerçeklerini tanımaktan ve kendi rolünün sınırlarını kabul etmekten vazgeçmediğini gösteriyor. Böyle olmakla beraber, Demirtaş savunmasında yapılan yeni tespitler, telkin ya da ima edilen yeni yollar ve takınılan ‘yeni’ tavır şuna da işaret ediyor. Demirtaş Kürt kalabalıkları nezdindeki yerini de tanıyor ve bu yeri boşaltmaya niyeti yok.

Kamuoyuna yansımayan kısımları varsa onlara da bakıp yazayım istemiştim. Ancak geride kalan iki haftada daha fazlasına erişemeyince medyaya düşen kısımları üzerinden yazmak farz oldu. Demirtaş’ın Kobani Davası savunmasından söz ediyorum.

Demirtaş savunmasının önemli olacağı belli olmasına belliydi. Çünkü, malum Kobani davası Kürt meselesinin ve Kürt hareketinin seyrinde 2015’te yaşanan kırılmanın sembol davası olmuştu; Demirtaş da Kürt hareketinde son döneminde öne çıkıp da kalıcılaşabilen tek sivil figür. Ancak biraz beklenenin de ötesine geçti Demirtaş savunması ve modern dönem Kürt siyasetinin kritik ‘jestlerinden’ biri oldu. Hem biçim hem de içerik itibarıyla. Hukuki bir vaka olarak yargılanmasına karşı özgün bir tavır, yeni bir biçim geliştirmekle kalmadı, Kürt meselesinin ve Kürt siyasetinin uzak ve yakın dönem seyrine ve akıbetine, Kürt siyasetinde değişenlere ve değişmeyenlere dair önemli tespitler yaptı Demirtaş savunmasında.

Tavır

Duruşmadan kamuoyuna yansıyanlardan anladığım kadarıyla Demirtaş kendisine isnat edilen ‘suçlara’ karşı teknik manada hukuki bir savunma yoluna gitmedi. Gereksizliğine kanaat getirdiğinden ya da işin teknik kısmıyla avukatlar ilgileneceğinden olsa gerek, isnat edilen suçlar karşısında ‘saf hukuki’ bir savunma yapmadı Demirtaş. Lakin, anladığım kadarıyla, sol ya da Kürt siyaset jargonunda yerleşmiş manasıyla ‘siyasi’ savunmanın tipik bir örneği de olmadı Demirtaş savunması.

Demirtaş savunması, görebildiğim kadarıyla, Kürt ve sol siyaset çevrelerinde şimdiye kadar tanık olduğumuz üç ana tarza da meyletmedi. Türkiye’nin büyük siyasi davalarında suçlananların benimsediği savunma tarzları, biraz basitleştirmek pahasına, sanırım şöyle tasnif edilebilir: Geri çekilme, yerinde durma, ileriye atılarak çerçevenin dışına çıkma. Büyük siyasi davalarda suçlananların bir kısmı geri çekilip devletin merhametine sığınırken, bir kısmı yerinde durup isnat edilenler karşısında hukuki savunma yaparak çıkacak sonucu beklemek, başka bir kısmı da yargılandığı hukuk sistemini tanımadığını duyurmak yoluna gitmişti. Demirtaş savunmasında ise pişmanlığın izi yok, hukuka çekilerek olacak olanı beklemek de tercih edilmiş değil. Ancak, genellikle yargılayan hukuk sistemini tanımamak tavrıyla özdeşleştirilen tipik bir siyasi savunma tarzı da benimsenmiş değil. Devletin merhametine ya da hukukun beklenen yansızlığına sığınmamakla beraber, cari olanın tümüyle dışında bir dille, muhayyel bir halka ya da geleceğe seslenen bir savunma da olmamış Demirtaş’ınki. Yargılanmasını teşkil eden mevzu olarak Kürt meselesiyle ya da daha geniş olarak demokrasi meselesiyle ilgili herkesin bildiği kavram ve mefhumları kullanarak ve gelecekte değil şimdi anlaşılmayı esas alan bir savunma yapmış Demirtaş. Geri adım atmamakla beraber gemileri yakmayan, aksine herkesi diyaloğa çağıran bir savunma… Yaptıklarını, kendisini ve partisini ‘savunurken’, suçlayanları suçlamanın çekiciliğine takılıp kalmayan, herkesi durup düşünmeye, herkesi müzakereye çağıran bir tavır almış Demirtaş.

Bir de yargılanmasının konjonktürelliğini göstermek istemiş Demirtaş. Kendisine, HDP’ye ve ‘Kobani olaylarına’ dair 2014’teki algıyla 2015’ten sonraki algı arasındaki büyük farka işaret eden Demirtaş, bu farkın yoğun bir siyasi mesaiyle, büyük bir algı makinasının çalışmasıyla oluşturulduğunu göstermiş. Böylece, 2015 kırılmasının sembol davasının konjonktürelliğini ve hukukun aşırı siyasallaşmış olduğunu göstermekle kalmamış, Türkiye siyasetinin karakteristik bir özelliğine, ‘şeylerin’ geçiciliğine de işaret etmiş.


Tavır bahsinde kaydedilebilecek bir diğer husus da kapsamla ilgili. Demirtaş Kürt itirazının kendisinin ve HDP’nin içinde olduğu kısmına sahip çıkmakla yetinmek istememiş belli ki. Hakkında çatışan fikirlerin olduğu erken dönem Kürt itirazına ve erken dönem Kürt itirazının ‘tartışmalı’ isimlerine hep birlikte sahip çıkmış.

Bir de ‘dille’ ilgili bir tarafı var Demirtaş savunmasının. Demirtaş savunmasına kısa sayılamayacak bir Kürtçe girişle başlayıp, Kürtçe selamlamayla bitirmiş. Bu tercihle Kürt meselesinin kalbinde Kürtlüğün esas tanımlayanı olarak Kürtçenin olduğunu kabul eden bir perspektife sahip çıktığını göstermek istemiş olsa gerek Demirtaş.

Tespit 

Demirtaş savunmasında beklenebileceği üzere pek çok tespit var. Ancak bunlardan birkaçı özel öneme sahip. Bu türden tespitlerden ilki Kürt meselesinin ‘neliğine’ dair. Saf bir tespitin ötesine geçip Demirtaş savunmasına sinen bir tür ruha dönüşen bu ilk tespit, Kürt meselesiyle Türkiye demokrasisi arasındaki ilişkiyle ilgili. Kürt hareketinin son birkaç on yıldır içine yerleştiği “Türkiye sınırları içinde çözüm, Türkiyelilik, Kürt meselesini Türkiye demokrasisini genişleterek çözmek” paradigmasının içinde kalmakla beraber, Demirtaş savunması Kürt meselesinin Kürtlükle, kimlikle ilgili kısmını ikincilleştirmek eğiliminden uzak durmak gerektiğini tespit ediyor. Daha doğrusu, Kürt meselesinin kültürel boyutunu, Kürt meselesinin siyasi ve sosyal boyutları karşısında ikincilleştirmek eğiliminden uzaklaşmayı teklif ediyor. Keza, Türkiye’de bir tek Kürtlerin mağdur olmadığı perspektifinden ayrılmamakla beraber, Kürtlerin mağduriyetini başka mağduriyetlerle aynılaştıran, diğer mağduriyetlerin içinde kaybeden bir dilden de uzak duruyor Demirtaş savunması. Biraz hayatın çağrısına icabet ederek olsa gerek, Türkiyelilik perspektifinden uzaklaşmadan Türkiyelileşme perspektifini revize etmeyi öneriyor Demirtaş savunması anladığım kadarıyla.

Kürtlerin İslam’la ve HDP geleneğinin diğer Kürt gelenekleriyle ilişkileri üzerine söyledikleriyse Türkiye siyasetinde Kürtlerin rakip ve müttefiklerine dair bir yeniden düşünme çağrısı içeriyor. Kürt hareketini hem dikey hem yatay düzlemde, hem zamanda hem mekânda daha fazla Kürtlüğün içine çekilmeye davet ediyor. Nitekim, bu özelliğinden dolayı olsa gerek, Demirtaş savunması HDP geleneğinin dışında kalan Kürtler arasında epey bir akis bulurken, HDP’nin bir kısım müttefiklerindeyse kaşların kalkmasına sebep olmuş görünüyor.

Öte yandan, Demirtaş savunması özgün ve cüretkâr olmakla beraber reel durumu tanımayan bir uçarılıktan uzak görünüyor. Hakkında oluşan ve yaratılan tüm soru işaretlerine karşın Demirtaş Kürt hareketinin bir parçası olduğunu, Kürt hareketinin gerçeklerini tanıdığını ve gücünün neye yetebileceğini bilmekten uzaklaşmadığını gösteriyor. Öcalan’la ilgili söyledikleri Demirtaş’ın Kürt meselesinin gerçeklerini tanımaktan ve kendi rolünün sınırlarını kabul etmekten vazgeçmediğini gösteriyor. Böyle olmakla beraber, Demirtaş savunmasında yapılan yeni tespitler, telkin ya da ima edilen yeni yollar ve takınılan ‘yeni’ tavır şuna da işaret ediyor. Demirtaş Kürt kalabalıkları nezdindeki yerini de tanıyor ve bu yeri boşaltmaya niyeti yok. Sadece birkaç ay önce aktif siyasete ara verdiğini söylemişken savunmasını epey iri bir metne/jeste çevirmesi Demirtaş’ın eski eş genel başkanlardan biri olması teklifine açık olmadığını, aksine Kürt siyaseti içerisindeki yerinin tayinini Kürtlere bırakmak istediğini gösteriyor.

Tavır ve tespitler bahsinde gözüme çarpanlar bunlar. Ancak Demirtaş savunmasının bir de savunmaya sinen tavır ve savunmada yapılan tespitlerin ötesine geçen bir tarafı, kendinde bir anlamı, bir vaka olarak manası var. O da şu: Kürt meselesinde 1999 sonrasında gelişen sürecin, HDP deneyiminin ve şimdi yerinde yeller esse de çözüm sürecinin çok önemli bir çıktısı var. Bütün bu sürecin, bütün bu gelişmelerin sonunda sivil alan, sivil siyaset ve sivil bir figür Kürt hareketinin merkezine yerleşmiş durumda. Kendinde bir vaka olarak Demirtaş savunmasının manası bu.

/Bu yazı Perspektif.online sitesinden alınmıştır/

Selahattin Demirtaş, SEGBİS'le bağlandığı duruşmada dokuz gün boyunca savunma yaptı. Demirtaş'ın gün gün savunmasının tam metni şöyle:

BİRİNCİ GÜN:

7 yıllık tutukluluğum boyunca ilk savunmamı veriyorum. Bundan öncekiler savunmam değil tutukluluk incelemeleri ve isnat edilen suçlara ilişkin kısa ve bu bağlamdaki savunmalardı. Davaya ilişkin ilk defa savunma yapıyorum. Ben savunmamı siz mahkemeye değil halka sunuyorum. Dokuz yıllık kumpasa vereceğim savunmam kaç gün sürer bilmiyorum. Mahkeme sözümü kesmediği ve tutanağa geçirdiği sürece savunma yapacağım. Hakkımdaki suçlamaların tamamı mitinglerdeki basın açıklamalarında yaptığım konuşmalardır. Bu hukuki bir yargılama değil, bir siyasi intikam davasıdır. Yargılanan diğer arkadaşlar da benzer durumda ama şu an bana yöneltilen konuşmalar hakkında savunma yapacağım.

(Soylu'nun Sırrı Sakık a dünkü 'terör' konuşmasını hatırlatarak)

Ne terörü bunun adı savaştır, savaş değil diyorsa iç hukuku hatırlatırım. Yasaya göre teslim ol çağrısı yapılır, uygulamazsa sivil hakkı tehlike atmayacak şekilde müdahale edebilir, Süleyman Soylu sen bunu bilmiyor musun? Barış için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız yeter ki eşit özgür yaşayabilelim. Milliyetçilik gazına getirerek bayrak asanlar, o operasyonlara gönderenler siz sorumlusunuz. DEM Parti 'Askerleri dağa göndereceğinize, Kürt gençlerinin dağa çıkmasına zemin hazırlayacağınıza 'gelin tecriti yıkalım' diyor. Biz barış siz siyasetçiyiz. Barış nasıl olacakmış? Teslim olarak. Teslim olmanın barış olduğu nerede görülmüş? Teslim olmak teslim olmaktır. Hepimiz Türk resmi ideolojisine teslim olacakmışız. Gelin siz 'Kürdüz' deyin öyleyse.

Biz birlikte yaşayalım silahlar sussun diye uğraştık bunun bedelini ödedik. Hala yargılanıyoruz. Yargılanırken bize neler yaşatmadınız? Ailelerimiz yollarda kazalar geçirdi, hala barış dedik diye yargılanıyoruz. Daha yargılamamız bitmeden bizim örgüt üyesi olduğumuzu karar verdiniz. (Selçuk Mızraklı'yı kastederek) Biz burada iki kişiyiz başka bir hükümlü ile temasımız yok ama duyuyoruz; başka sebeplerle örgüt üyeliğinden yargılanan hükümlülerin yargılanması bitti biz hala buradayız. Bize diz çöktürdüğünüzü sanıyorsunuz. Halkımızın onurlu mücadelesinin karşında onurlu bir mücadele yürütmeye çalıştık. Maalesef tüm çabalarımıza rağmen istediğimiz siyasi başarıyı elde edemedik. Bunun için halkımızdan özür dilerim. Bu her şeyden önce onurlu yaşam mücadelesidir.

Biliyoruz ki siz kararınızı çoktan vermişsiniz, ferman yazılmış. Ancak kararınızın bizim ve halkımızın nazarında hiçbir hükmü yoktur. Bize baş eğdiremediniz. Kararı yüzüme okumanıza müsaade etmeyeceğim. Karar açıklandığı zaman eşime, kızlarıma, sizlere vasiyetimdir. Karar açıklandığı zaman davul-zurnalarla karşılayın. Çünkü biz de burada öyle karşılayacağız. Müzakere ve diyalogdan kaçanlar bu ölümlerin sorumlusudur. Kendi siyasi ikbali için savaştan medet uman her siyasetçi ikiyüzlüdür. Halkın evlatlarının kanı üzerine kendisine iktidar alanı yaratanlar ahlaktan nasibini almamış vicdansızlardır. Bu gidişata dur diyecek olan sadece ve sadece yoksul halktır. Biz demokratik çözüme inanan siyasetçileriz. Sırf bunu istedik diye yıllarca rehin tutulmamıza rağmen halen içeriden barış diye haykırıyoruz. Bugün Türkiye, evlatları için ağlıyorsa dönüp siyasetçilerden hesap sorma vaktidir. Sıcak koltuklarından operasyon kararı verirken -20 derecede operasyona gönderdikleri gençlerin sırtına Kürt sorununu yükleyenlerden hesap sorulmalıdır. Meclis'teki tüm partiler Kürt sorunun çözümünde sorumludur. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt sorununa ilişkin Abdullah Öcalan görüşmesini onaylıyorum, doğru buluyorum DEM Parti'nin de bu durumda görüşmesini doğru buluyorum. DEM Parti’nin halkı temsil etme hakkını ve meşru muhataplığını savunuyorum. DEM Parti’yi kabul etmeyen kim varsa ben de onları tanımıyorum. Benim irademin, halkı temsil hakkımı tanımayanı ben de tanımıyorum. Benim iradem bana aittir. Siyasetçileri, özel olarak da beni yok saymaya, yok etmeye, yalan kumpaslarla tasfiye etmeye çalışanlara şunu söylüyorum; demokrasi ve barışı savunan herkesin dostuyum. Bunu kabul etmeyen hiç kimseyi tanımayacağımı açıkça ilan ediyorum. Savunmamı bu şekilde yapıyorum. Savunmam halkadır, karşımda bağımsız bir heyet yok.

(İzzet Özgenç'in bilgi notundan alıntı yaparak) Cumhurbaşkanı Başdanışmanı diyor ki "Can Atalay vekil seçildiğinde Yargıtayla görüştüm. Bu kişi vekil seçilirse tartışma yaratır. Temyiz süreci hızlanmalı" diyor. Demek ki bir Cumhurbaşkanı Danışmanı çok rahat Yargıtay üyesi ile görüşebiliyor. Yargıtay 3. Dairesi neresi? Bizim de davamızın gideceği yer. Yargıtay uygulamada olmayan bir karar verdi Atalay için. (İzzet Özgenç'ten alıntı yapmaya devam etti) "Efkan Ala ile bir araya geldik ve Yargıtay'ın kararı tek başına veremeyeceğine karar vermiş olamaz" Bu şekilde yazmış Özgenç notuna. Yargıtay Başkanı'na, 'Yargıtay postu içinde olan kişi' diyerek bu konuşmasında iş dışı protokollerde bazı kişilerle buluştuğunu söylüyor, Yargıtay Başkanı'nın yeniden aday olacağına da yer veriyor. Yargıtay'ın bu kararları bu sebeplerle kendi vermiş olduğu notlarını Cumhurbaşkanı'na iletiyor. Peki bu kişiler sizle de görüşür mü? Yani "Yargıtay postu giyen kişi" diyor. Siz koca ağır ceza hakimlerisiniz? Kişiliklerinizi bir tarafa bırakarak soruyorum Sizle de görüşülürler mi?' Cübbelerinizi çıkarın, sizinle siyaset tartışalım. Çok da saygı duyarım, kıran kırana tartışırız. Siz siyaset yapabiliyorsunuzİ biz yargılandığımız için yapamıyoruz. Siz mahkeme kürsüsünden yapıyorsunuz. Bizim cübbemiz yok, sizin var. Dolayısıyla tartışma hukuk zemininde yürüyormuş görüntüsünü kabul etmiyoruz. (Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabını hatırlatarak) Bize yapılanlar düşman hukukunda bile yok. Ortaçağ’da vardı. Ailelerini kaybedenler oldu, yanlarında olamadık. Cenazelerine birkaç saat katılanlar oldu. Taziyesini, acısını yakınları ile paylaşamadan getirdiniz. Benim ailem buraya birkaç kilometre kala kaza geçirdiler. 10 dakika konuşabildim telefonla. İnsanlık hukukunda da yok bu. İşte "Kürt belediye başkanlarını sürdük" dediniz. Biz sadece tutuklu da değil sürgünüz. Sürgün etmeseydiniz ailelerimiz de yaşamazdı bunları.

Bu ülkenin pek çok şeyi gibi milliyetçiliği ve dindarlığı çakmadır. Fakat Türkiye’nin milliyetçiliği ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ diye ahkam keserken öte yandan kendi milletini ahlaken ve bütün değerleriyle çöktürüyorlar. Mustafa Kemal, Samsun'a çıktığında Bodrum'a, Fethiye'ye gitmek aklına gelmez. Erzurum’a gider. Doğu Beylerine mektuplarının hiçbirinde ne 'Siz Kürtsünüz', ne 'Sizinin diliniz Kürtçe’dir' der. Bugün Şeyh Said gündemine ilişkin konuşan ulusalcılar sizlere de diyorum; Mustafa Kemal, Kürt şeyhlerine "Cumhuriyeti kurup halifeliği kaldıracağız" dememiştir. "Halife uğruna savaşıyoruz" demiştir. Şeyh Said'in isyanı bunadır. Şeyh Said "Bize ihanet ettiniz" demektedir. Bugün Şeyh Said'e ihanetçi diyorlar, bu mudur vatana ihanet? Ben kendimi Şeyh Said'in torunu olarak görüyorum. Şeyh Said'i anmak da vatana ihanetmiş. Topal Osman'ı anmak nedir o zaman? Meral Akşener'e sesleniyorum. Topal Osman'ın yapmadığı cinayet kalmadı. Bugün hala (33 Kürt köylüsünün bombalanmasını sırasında görevli Türk Subayı) Mustafa Muğlalı'nın isimi caddeye vermekte sıkıntı yok ama Şeyh Said ve Seyit Rıza'yı anmak suç öyle mi? Kenan Evren darbe yaptı, darbeden yargılandı ama adının verilmediği yer kalmadı. Şeyh Said'i anmak vatana ihanet, hangi vatana ihanet?

Bu salonda bizim şahsımızda Kürt ve Kürdistan gerçeği mahkum edilmek isteniyor. Ben Kürdüm, anavatanım Kürdistan’dır, her iki kimliğim onurdur, kimse bu değerleri yargılayamaz. İmralı’da hukuksuzca tecrit altında tutulan Öcalan müzakerenin tarafıdır. Silahların terk edilmesinin yolunun Sayın Öcalan ile müzakereye bağlı olduğu, devletin de birçok defa hakkını teslim ettiği bir hakikattir. Bunun gibi birçok davanın altında yatan ideolojik nedenleri tartışıyoruz. Çünkü bu dava ideolojik ve siyasi saiklerle açıldı. AİHM de davanın ideolojik ve siyasi saiklerle açıldığına ve siyasi bir dava olduğuna dair bir hüküm verdi. Bu saiklerin tarihsel nedenlerine değinerek devam etmek istiyorum. Yükselen milliyetçilik akımına karşı Anadolu, İslam medeniyeti ile kuşatılmış bir coğrafya olduğu için bu akımlarla ürkütmediler. Peki neden önce yakın davranıp sonrasında tek dil tek inanç gibi dayatmayı tercih ettiler? İttihat yöneticileri sosyalizm, faşizm, Müslümanlık arasında gel git yaşıyorlardı. Sağlıklı bir ideolojiye sahip değillerdi. Türkçülüğü de tartışıyorlardı. Rusya’da 17 Ekim Devrimi’nin etkisiyle sosyalizmi de tartışıyorlardı, faşizmi de tartışıyorlardı. Anadolu toprakları 1300 yıl İslam medeniyetiyle yoğrulduğu için Kurtuluş Savaşı öncüleri halkın yanına giderken İslami söylemi bir taktik olarak söylüyorlardı. Bunu inanarak, bilerek yapmadıklarını o dönemli mektuplaşmalardan, telgraflardan anlıyoruz. Neden önce Müslüman halkı yanına alıp sonra Türk Kürt ayrımı yapmaksızın herkesin medeniyetini, kültürünü, inancını yok sayan yeni bir kültür yaratmaya çalışan resmi ideolojiyi dayattılar?

O dönem Türk aydınları bu tartışmaları yakından izliyorlar. Bir yandan Osmanlı’nın son dönemlerinde dağılmaktan kurtulmak için ‘Türkçülük bir çimento olabilir mi’ diye tartışıyorlar. Bir yandan da gözleri faşizm ve sosyalizmdeydi. Anadolu insanına hangi gömleği giydireceklerine bakıyorlar. Almanya’da faşizm yükselirken İspanya’da, İtalya’da benzer faşist akımlar yükseliyor. Türk ırkçılığını da bu akımlar etkiliyor. Osmanlı’yı bunun üzerinden kurtarmaya çalışan Türk aydınları da var buna karşı çıkanlar da var. Mustafa Kemal öncülüğünde gelişen Kurtuluş Savaşı’nda Müslüman Türk ve Kürtler etkilenmeye çalışılıyor. Müslüman olmayanlar büyük oranda halledilmiş durumda. Bu birliğin sağlanamaması halinde eldekinin de kaybedileceği düşünülüyor. Din üzerinden milliyetçiliği savunan bir kesim var. Kazım Karabekir gibi isimler birleştirici çimentonun din olduğunu savunuyorlardı, Cumhuriyet Halk Fırkası bunları kendi içinde yoğun biçimde tartışıyordu. 1946’da çok partili sisteme geçilirken Adnan Menderes öncülüğünde CHP ikiye ayrıldı, bu yol ayrımı bugüne kadar devam etti. Adnan Menderes ve arkadaşları birleştirici çimentonun din olduğunu savunurken Mustafa Kemal ve arkadaşları laiklik üzerinden bunu da ucube bir biçimde tanımlayarak bu iki hat topluma dayatıldı. O dönem Ermenilerin kurduğu Taşnak Partisi vardı, programları dolayısıyla ileri partiydi. Onlar başarılı olamadılar. Ermenilerin başına gelenlerden sonra bu topraklardan tasfiye oldular.

Mustafa Suphi öncülüğünde bir grup Türk sosyalisti sosyalizmi geliştirmeye çalışıyorlardı. Mustafa Suphi ve arkadaşları gemiyle Karadeniz’de bindirildikleri gemilerinin batırılmasıyla tasfiye edildiler. Türkiye Komünist Parti doğmadan bu girişime ket vuruldu. 1921 anayasası önemlidir burada Türkçülük tanımlanmamıştır. Bugünkü tanımlarla uzaktan yakından alakası olmayan, bugüne kadar yapılan en gerçekçi yasadır. Belki eksikleri vardır ama halka en çok değen anayasadır. Cumhuriyetin kurucu kadroları şuna inanır: ‘Bizim esas alacağımız çizgi modern çizgi olmalıdır. Halkı kandırdık desteğini aldık ve artık devleti modernleştirmemiz lazım’ diye düşündüler. Kurtuluş Savaşı’na destek veren Müslüman halklar arasında da bu durum çatışma yaratıyor. Bunların başında Kürtler gelir."

Kürtler Kurtuluş Savaşı’nda yer almışlar, Amasya ve Sivas Kongrelerinde yer almışlar, ülkenin kurtuluşu için canla başla çaba harcamışlar. Bunları tespit olarak söylüyorum, destekliyorum desteklemiyorum ayrı bir meseledir. Halkın mebusları aşağılanmaya başlandılar. Misak-ı Milli parçalanmıştır, bunun içerisinde bütün Kürt bölgesi vardı. Bütün güneydeki Kürt bölgesi Misak-ı Milli’nin içerisindedir. Lozan’da bu başarılamaz, zaten Sykes-Picot Anlaşması ile bu sınırları parçalamışlardır, Güney Kürdistan, Türkiye sınırları dışında kalmıştır. Keşke o gün Kürdistan’ın o bölgeleri Türkiye sınırları içerisinde olsaydı, keşke Türkiye’nin Kürt sorunu olmasaydı. Ama geri dönüp baktığımızda Irak’ta Suriye’de Kürtlere zulüm yapıldı ama hiç olmazsa Kürtler inkar edilmedi. ‘Siz Kürt değilsiniz Arapsınız, Farsısnız’ demediler. Saddam’ın Baas rejiminin zulmünü gördüler. Misak-ı Milli tamamlanmış olsaydı belki bu sorunları yaşamış olmazdık. Belki okuyamadılar belki barbarlıklarından değil korkularından kaynaklı bizim açımızdan, Kürtler açısından vahim bir hata yaptılar. Kürtleri inkar ettiler, ‘Kürtler var olduğu sürece Kürtçe eğitim yaptıkları sürece ırka dayalı bir millet yaratamayacağız bu da Türkiye’yi bölme tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak’ dediler.

Bugün yargılanmamıza kadar süren yaklaşımlar o gün yapılan hatalardır. Milliyetçilik kavramı çıkınca hızla bu kavrama sarıldılar. 'Türk kimdir'i çok tartıştılar. Bunu Türk aydınları yaptılar. 64 bin kişinin kafatası ölçülür, buna Mustafa Kemal bizzat destek verir, Afet İnan’a destek verilir ve bunun üzerinden antropoloji çalışmaları yapar. Bu süre zarfında Kürtçe yasaklanmıştır, Kürtçe eğitim yasaklanmıştır. Kürtçe eğitim vardı, medreselerde Kürtçe eğitim yapılırdı. Medreselerde yetişen bir sürü Kürt alimi vardır onlar orada eğitim görmüştür. bu topraklarda Türkçeden önce Kürtçe eğitim yapılmıştır. Yusuf Akçura, Afet İnan gibi Türk milliyetçileri hem ırk hem de kafatası ölçülerinden yola çıkarak Türkçülüğü tanımlamaya çalışırlar. Tek millet tek halk fikrini oluşturmaya çalışırlar. Büyük şanlı ve milli bir geçmişe ihtiyaç vardır ama yeni tanımlanan Türkün milli ve şanlı bir geçmişi yoktur. Selçuklu’dur ve Osmanlı’dır, orada da başarı ümmete aittir. Osmanlı Sarayı’nda Türk kavramı aşağılanma sebebidir. Ötekidir orada. Bu ötekileşmiş, aşağılanmış, özgüvenini yitirmiş kimliğe yeni ve şanlı bir taraf kazandırmak kolay değildir. Türk Tarihi Kurumu burada devreye girer, ona Türk tarihi yazdırılır, Güneş Dil teorisi oluşturulmuştur. Bütün ırkların Türklerden türediği sözde bilim adı altında yazılır çizilir. Mustafa Kemal o tarihlerde yaşıyor, bunları destekler. Kürt ve Kürdistan beylerine ‘ellerinizden öperim’ diyen Mustafa Kemal’den eser yoktu.

Şimdi Türkiye’deki Kemalistler bunlarla yüzleşmeden, bu gerçekleri açığa çıkarmadan Kürt sorununu anlayamazlar. Sınıf sorununu da anlayamazlar o yüzden solcu olamıyorlar, demokrat olamıyorlar. Türkiye’deki tek parti sistemi tüm bunları uygulamak için de elverişliydi. Çünkü muhalefet yoktu karşılarında. Örgütlü bir Kürt gücü yoktu. Karabekir tasfiye edilmişti. Zamanın ünlü milliyetçileri ocaklar çatısı altında toplanıp Türk milliyetçiliği inşasında önemli roller oynuyorlar. Bunları yaparken meydan boş. Kürtler çaresiz, idamlarla, sürgünlerle dağılmış durumdalar. Dilleri yasaklanmıştır. Bugün partimize bu kadar saldırılmasının sebebi yok. Bugün bu tezleri savunacak yüz binlerce Kürt aydını var. O zaman yoktu. 1950'lerin sonuna kadar dikensiz gül bahçesi yaratıp tarih kitaplarında çocuklara okuttular. O günün çocukları büyüdü, bakan oldu, bürokrat oldu, hakim oldu, savcı oldu. Onların çocukları ilk Kürdü gördüklerinde tüyleri diken diken oldu. "Sen nereden çıktın" dediler. Çünkü bir tarihi süngerle sildiler. Kitapta böyle yazıyordu ama evde, sokakta, köyde böyle değildi.

Bugün hala bunun gerilimi yaşanıyor iki hat arasında. Partimiz üçüncü yol olarak kendini tanımlıyor. İki yol da bu toprakları barışa huzur kavuşturamaz. Bu iki hat da yanlış yerden başladı. Gelin onu konuşalım, düğmeyi baştan düzgün ilikleyelim. İslamcılar bunu anlamaktan uzaklar çünkü devletteler, iktidardalar.'  1924 ve sonrasında inşa edilen Türklük bizi kapsamıyor. Beni kapsamıyor, iki kızım var onları da kapsamıyor. Bu bizim boş bir iddiamız, durup dururken itiraz ettiğimiz bir şey değil. Bunlar, Türklüğü yazanlar 'seni kapsamıyor' diyor. sen ancak Türklüğe biat edebilir ve dönme olabilirsin. Orada da biz seni dönme olarak fişleyeriz. Devlete, Türklüğe hizmet ettiğin oranda seni ödüllendiririz. Düşünürüz, seni asmayız kesmeyiz’ diyorlar. 'Bugün Kürtler her şey olabiliyor' diyenler bunu kast ediyor. Herkesin kendi tercihi, saygı duyarız. Biz değiştirmedik, değiştirmek de istemiyoruz. Kürdüz, ana vatanımız da Kürdistan. Orada duruyor. Türk Tarihi Kurumunu toplayıp Güneş Dil Teorisini geliştirenler, 'biz bunları engellemezsek bunlar şöyle böyle olur' diyenler dedi diye ben nasıl kabul edeyim? Ben inkar etsem tarih, coğrafya nasıl inkar etsin? Birileri inkar etti diye yok mu oluyoruz? Türk Tarih Kurumu toplansın desin ki ‘Ağrı Dağı yoktur’. Ağrı Dağı yok mu oluyor? Sonra gidelim Ağrı Dağı’na kararı okuyalım, 'Ey Ağrı Dağı TTK kararına göre sen yoksun.' Yok olur mu Ağrı Dağı? Yok olmaz! Kürdistan böyle bir coğrafyadır. Kürdistan’dan bahseden hiç kimse Türkiye bölünsün diye bunu dile getirmiyor. Makedonya’ya Kilikya deyince neden tüyleriniz diken diken oluyor? Mezopotamya, Anadolu deyince neden tüyler diken diken oluyor? Hiçbiri Türkçe bile değil.

Amed deyince de tüyler diken diken oluyor. Trabzonlu kardeşimin neden tüyleri diken diken oluyor? Bana söyler misiniz, Türkçe’de Trabzon’un anlamı nedir? Ankara, Trakya Türkçe mi? Kayseri Türkçe mi? Bunlara tüyleriniz diken diken olmuyor da şehirlerimizin ismini Kürtçe anınca niye tüyleriniz diken diken oluyor? Mesela Antalya Türkçe mi? Antalyalılara bir sorun nedir Antalya'nın anlamı? Neden çocuklarınıza Antalya ismini koymuyorsunuz, neden Sinop ismini koymuyorsunuz? Türkler bu topraklara geldiğinde biz Kürtçe onlar Türkçe konuşuyordu ama bir şekilde anlaştık. Bunlar saçma sapan milliyetçi hezeyanlardır. Ne gerek var bunlara? Sinop ise Sinop, Amed ise Amed. Bırakın tarihi kültürel isimlerle yaşatalım. Bu coğrafya hepimizin ise sen niye benim anavatanımın isminden rahatsız oluyorsun? Türk vatanı kızıl elma deyince, bütün dünya Türklerin deyince gurur duyuyorsun da biz, bizim ülkemiz Kürdistan deyince niye rahatsız oluyorsunuz? Bu da bizim ülkemiz. 1000'li yıllarda Türkler Orta Asya steplerinden atlarının üzerinde geldiğinde Farslılardan sonra karşılaştıkları ilk halk bizdik. Kürtçe konuşuyorduk geldiklerinde. Biz Müslümanlığı kabul etmiştik. Türkler daha yeni Müslümanlıkla tanışmıştı. Onlar Türkçe biz Kürtçe konuşuyorduk ve anlaştık. Alparslan Malazgirt’e gidince Kürtlerden destek istedi. Alparslan mezarından kalksa Bahçeli ve Erdoğan’a 'utanmıyor musunuz' der.

Hiç Alparslan 1071'de şöyle demiş midir: 'Farqin beylerinden, Erciş beylerinden destek isterken gelin Bizans'a karşı birlikte savaşalım ama Kürtçe yasaktır.' Demediler. Bugün gidiyorlar Ahlat’ta Malazgirt’te Bahçeli, Erdoğan her yıl 1071 zaferini kutluyorlar. Alparslan dirilse de kalksa mezarından dese ki "Utanmıyor musunuz? Biz burayı Kürtlerle birlikte aldık, birlikte savaştık. Ayıp değil mi siz bin yıl sonra Kürtlerin dilini yasaklamışsınız bir de gelmiş beni anıyorsunuz. Irkçılıktır bu, başka bir şey değildir. Irkçılık zehirlidir. Kana bulaştı mı gözün hiçbir şeyi görmez. Karşındaki ne hissediyor, onuru haysiyeti kırılıyor mu kimse bunu hissetmiyor. Kürt sorunu nedir? Ama müsaade ederseniz en yalın anlaşılacak şekilde anlatayım. Heyetiniz mutlaka biliyordur, savcı da biliyordur. Yıllarca bu yargılamaları yaptınız eminim Kürt sorunu uzmanı oldunuz. Ama müsaade edin ben de kendi üslubumla anlatayım. Kürt sorunu nedir' gelin hep birlikte test edelim. Not olarak buraya geçsin. Ben kendi açımdan nasıl tarifliyorum? Kürt sorunu hepimizin sorunudur. Sorunu çözmek için el ele vermek hepimizin boynunun borcudur. İşe empati yaparak başlayın mesela, sonra tarihi gerçekleri öğrenerek devam edin. Ve artık siz de biraz Kürtçe öğrenin. Aslında Kürt sorunun ne olduğu bugüne kadar herkes tarafından bilinmelidir. Çünkü bu sorun ülkenin çok uzun yıllardır çözülemeyen sorunlarının başında geliyor. Sorunun ne olduğu konusunda bir netlik görülmüyor. Kimileri Kürt sorununu yeni yeni duyuyor. Çok kısa bir tanım yapmak gerekirse Osmanlı devletinin son dönemlerinde başlayıp Cumhuriyet’in ilk yıllarında derinleşen sorun Kürt sorunudur.

Yani sorun Kürtler değil Kürtlere yaşatılanlar bütünüdür. Kürt sorunu çok boyutlu ve önemli bir konudur. Birçok kitapla bile sorunun boyutlarını anlatmak kolay değil. Sorunun siyasal, sosyal ve ekonomik pek çok yönü var. Dolayısıyla ben burada Kürt sorunu nedir tam olarak yanıtlayamam. Süremiz de yetmez. Fakat Kürt sorunu genel hatlarıyla bizim bildiğimiz yaşadığımız bir sorundur. Pek çok insan 'AKP Kürt sorununu çözdü' diye yanılıyor, yanıltılıyor. Bazıları da ‘Kürt sorunu yoktur’ diye yanılıyor. Peki sizin Kürt sorununuz var mı? Deneyelim, bakalım. Bizimki var mesela. Sizinki var mı? Fakat bir ricam var, soracağım soru olabildiğince dürüstçe yanıtlansın. Sonuçta Türkiye’nin uzun yıllardır can yakan sorununu konuşuyoruz. Daha evvelki gün bu ülkenin 12 evladı yaşamını yitirdi. O yüzden ön yargıları bir kenara bırakalım, şu dediklerime kulak verin. Gerçekten önyargıları bırakır dostça, kardeşçe bir sohbete başlarsak aslında bu ülkede yaşayan herkesin bir Kürt sorunu olduğunu göreceğiz. Kronolojik bilgi bombardımanı ile kafanızı şişirmeyeceğim. İlk sorumu soracağım. I love you. Ez ji te hez dikim. Ich liebe dich. Je t'aime. Hangisi olduğunu tahmin edebiliniz mi? Bin yıldır birlikte yaşadığınız halk 'sizi seviyorum' dediğinde mi anlıyorsunuz, bir Alman, Fransız ya da İngiliz söylediğinde mi anlıyorsunuz? Kürtçeyi anladınız mı? Hayır mı? Tahmin bile edemediniz mi? O halde sizin bir Kürt sorununuz vardır.

Bulgaristan'daki soydaşlarımız, Kıbrıs’taki, Almanya’daki soydaşlarımız... Buradaki soydaşlarımız denilirken kastedilen kimlerdir? Evet tabii ki Türklerdir. Şimdi Anayasa’nın 66'ncı maddesine bakalım Türk kime deniyor: Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür yazıyor. Peki vatandaşlık bağı Türk olmak için yeterli ise Almanya, Kıbrıs, Azerbaycan’daki nasıl soydaşımız olur? Onlar nasıl soydaş oluyor? Yani Türk vatandaşı olmayan biri nasıl Türk olabiliyor? Onlara neden soydaş, neden Türk diyoruz? Çünkü Anayasa vatandaşlık bağı gerekiyor diyor. Mesela ben Türk olabiliyorum. Ama Almanya’da Alman vatandaşı olmuş bir Türke neden soydaşımız diyorsun? Hiç Türk vatandaşı olmayan Azeriye, Bulgaristan'daki Türklere neden soydaş diyorsunuz. Terslik Anayasa’da. Terslik coğrafyada, kültürde, tarihte değil. Soya bağlıdır soydaş yani ırkdaş diyor. Azerbaycan'a tek millet iki devlet denir, Kürtlerin Irak’taki devletine düşman denir. Anayasal olarak ben Türküm ama Bulgaristan'daki, Irak'taki Türk Türk değil. 1930'larda yapılan Türklük çalışmaları o kadar içinden çıkılamaz hale getirilmiş ki Türk kimdir tanımlanamıyor. Türkler Türkün kim olduğunu bilmiyor. Aslında ortada bir çatışma yok. Çünkü Türklük bir üst kimlik değil bir etnik kimliktir. Kadim bir kimliği tanımlar. Ben de etnik olarak Kürt olduğum için Kürdüm. Çünkü etnik kimlik vatandaşlıkla tanımlanamaz. Türklük kavramı Kürtleri kapsayan bir kavram değildir. Olsaydı bana göre sorun olmazdı. Kürdün dili kimliği yasaklanmasa, ‘şunların hepsine Türk denir, bu kültürlerin dillerin korunması anayasanın güvencesi altındadır’ denseydi, ‘bütün bu millete de Türk ulusu denir’ denseydi hiçbir problem olmazdı. 1900'ün başında bu yapılsaydı problem olmazdı. Bu konuda 100 yılda en gerçekçi teoriyi geliştiren de Abdullah Öcalan oldu. 'Gelin ırka dayalı kimlik yerine bir demokratik ulus kavramı etrafında bir araya gelelim' dedi, onun da sesini duyan olmuyor çünkü tecrit altında.

İçinde domates, biber, patlıcan olan bir yemek domates yemeği olabilir mi? Hayır. Güveçtir o. Niye yemeğin içindeki tek bir şeyle anılsın ki! Anadolu halkları da güveçtir. Domates yemeği değildir. Kürtler Türk değildir, olmaları da imkansızdır. Bir Kürde Türk demek Kürt sorunudur. Kürtler tarihi binlerce yıla dayanan kadim bir halktır. Dilleri Hint Avrupa Dil grubundadır, Türkçe Altay dil grubundadır. Sadece bu bile iki ayrı halkı, ulusu tanımlar. ‘Kürtçe diye bir dil yok, hepimiz Türküz, herkesin de anadili Türkçedir’ diyorsanız evet sizin Kürt sorununuz var. Benim yok sizin var. Bir örnekle empati yapalım; diyelim ki Sakarya'nın bir köyünde oturuyorsunuz, kızınız ilkokul çağına geldi ve okula yazdırdınız. Okulun ilk günü Ayşecik'i elinden tutup okula gidiyorsunuz. Yolda Ayşe’yi tembih etmeye çalışırken bir yandan da korkuyorsunuz ya başarılı olmazsa diye. Bir yandan da uyarıyorsunuz, 'bak kızım sakın Türkçe konuşma' diye. Küçük Ayşeciğin ödü kopuyor çünkü başka bir dil bilmiyor. Güler yüzüyle öğretmen sınıfa giriyor, yüreği kabarıyor ağladı ağlayacak. Neredeyse bütün okul aynı durumda. Çocukların çat pat anlayabildiği kadarıyla şöyle diyor: ‘Belê zarokên hêja ji îro pê ve Tirkî qedexe ye, zimanê me Kurdî ye’. Yani 'evet güzel çocuklar bugünden sonra Türkçe konuşmak yasak hepimiz Kürdüz, dilimiz de Kürtçedir.' Bu normaldir diyorsanız sizin Kürt sorununuz var. 'Bu çok eskilerde kaldı' diyorsanız yine bilemediniz, Türkiye’de Kürtçe eğitim yasaktır. Sadece iki saat Kürtçe seçmeli ders var o derslerin de seçilmemesi için devlet her türlü önlemi alıyor. Örneğin geçen haftalarda atama döneminlerinde Kurmancî lehçesinde 2 Zazakî lehçesinde 1 öğretmen ataması yapıldı. Milyonlarca Kürt var 3 atama yapılıyor. Anne babası ne hissederdi? Yeterli sayıda Türkçe öğretmeni atanmasaydı, Türkçeyi seçtiği halde o dersi öğrenemeseydi ne derdiniz? Üstelik tüm bunlar Ayşe'nin ana vatanında yapılıyor. Bir Türk bunu anlayabilirse Kürt sorununu anlayabilir. Anlamıyor ve kabul etmiyorsa onun Kürt sorunu vardır. Kürt çocukları yüzlerce yıldır kendi anadillerinde eğitim alamıyorlar, daha önce medreselerde eğitim alabiliyorlardı. Eğitimde yıllardır en başarısız 20 il hep Kürt illeridir. Hakkari, Muş, Van, Bitlis üniversite sınavlarında sonuncudur. Bunun nedeni Kürt gençlerinin akılsız olmaları değildir. Matematiği, fiziği, kimyayı bilmiyor olmaları değildir. Kürt çocuklarının inşaatlarda, turizmde maraba olarak, işçi olarak, ucuz işgücü olarak çalışmalarının nedeni budur.

Biz Kürt gençlerinin siyaset yapmasını, iyi okullara gitmesini istiyoruz Son yıllarda Kürt çocuklarının iyi okullara girmeleri oto asimilasyon nedeniyle alınan bir sonuçtur. Ama halen Türkiye’de Kürt şehirleri üniversite sınavında sonuncudur. İyi eğitim alamadı, iyi iş bulamadı, horlandı, ötekileştirildi, Kürtçe şarkı söyledi diye dayak yedi, seçtiklerine kayyım atandı, yüzyılın başından beri sürüldü. Halen bugün dahi yapılıyor. Sizce bu Kürt genci ne yapar? Eğer biz ikna edebilirsek partimize gelir siyaset yapar, onu da dün yaptığınız gibi gözaltına alırsınız ya da dağa çıkar. Kürt gençlerini dağa çıkaran biz değiliz, bu politikalardır. Biz bunu durdurmaya çalışıyoruz. Biz bunu istemiyoruz. Gençlerimiz dağa çıkıp silah alsın istemiyoruz. Onaylamıyoruz, doğru bulmuyoruz. İyi bir eğitim alsınlar, silah tutmasın, kalem tutsunlar. Güney Kürdistan Bölgesi'nde Xakurkê’de Heftanîn’de birbirine kurşun sıkan gençlerin acısını yürekten paylaşıyorum. Hepsi bu halkın gariban çocukları. Niye birbirlerine kurşun sıksınlar? Niye bu sorunu biz çözmüyoruz, niye bu sorunu çocukların sırtına yüklüyorsunuz? Asla doğru bulmuyoruz. 'Kürt gençleri dağa gitmesin' diyorum. Ama emin olun onlar da bana dönüp diyecekler ki 'siyaset yaptığın için 7 yıldır hapistesin' diyecekler. Ben onlara ne diyeyim, siz bana söyleyin. Hayatını kaybeden askerlerden biri paylaşmıştı 'savaş savaşmayana güzeldir.' Savaş kararı verenler hiç mi utanmıyor? Bu genç kardeşimle sivil hayatta tanışsam oturur yemek yeriz, sohbet ederiz. Bu benim kardeşim işte. Niye bunları savaş cephelerine sürüyorlar, kardeşlerimizi birbirine kırdırıyorlar? Faşizan zihniyet niye bizlere bunu dayatıyor? Ne uğruna? Vatan uğruna diyecekler. Hadi ordan! Hepinizin çıkarları uğruna, iktidarlarının perçimleşmesi uğruna; bu çocuklar umurlarında değil. 60 bin çocuk, bu ülkenin en değerli gençleri bu savaşta canlarını kaybettiler.

Bunu söyleyebilecek bir tek Türk siyasetçi çıkarın ben bu söylediklerimin hepsini geri alacağım. Ben ve arkadaşlarımızın söylediklerini tek bir Türk siyasetçi diyebilmiş ise 'yahu ölen Kürt de Türk de benim kardeşimdi, gerilla da asker de benim kardeşimdir' diyen bir tane Türk siyasetçi gösterebilir misiniz? Umurlarında değil. Biz yarası olanlarız, bu işin acısını çekenleriz. Biz batıyla tanışırız ama siz hiçbiriniz Kürdistanı tanımazsınız. Biz Kürtler olarak Kürdistan’ın geri kalmışlığından dolayı eğitimimizin çoğunu batıda alırız, çalışmaya batıya geliriz. Orada iş yok. Sürgün ediliriz, batıya geliriz. Hapse atılırız, batıya geliriz. Türkiye’nin batısıyla bir tanışıklığımız var. Ama hiçbiriniz tatilinizi Hakkari’de geçirmezsiniz, Van Gölü’ne tatile gitmezsiniz. Tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz, Kürtler herkesi tanıyor ama siz Türkiye’nin doğusunu tanımıyorsunuz. İçişleri Bakanı 'kardeşini sarı torbada getireceğiz' diyor, ben 'hayatını kaybeden asker kardeşimdir' diyorum, aramızdaki ahlaki fark budur. Biz Türkiye’nin batısını iyi tanırız. Ama onlar bizi tanımaz. Bu ülkenin İçişleri Bakanı benim kardeşim için -dağdadır kardeşim evet, keşke olmasaydı, keşke Türk askeri yaşamını yitirmeseydi. Ama bu ülkenin İçişleri Bakanı 'senin kardeşini sarı torbada getireceğim' diyor. Millet alkışlıyor onu, beğeni alıyor. Ben ne diyorum? 'Bu çocuk benim kardeşim' diyorum, 'keşke kurtarabilseydim onu' diyorum. Aramızdaki fark budur, çok ahlaki bir farktır, Türk ırkçısı ile aramızdaki derin fark budur.

Bunu bize kazandıran iki şey var.

1- Medeniyetimiz. Kökünde İslam medeniyeti vardır, biz siyasal İslamcı değiliz Müslümanız.

2- Kürt hareketi. Kürt hareketinin aydınlanması, modernist çizgisi, kadın özgürlükçü çizgisi bize insanlığımızı kazandırmıştır.

Bu kumpas davasına siyasal İslamcılar da müdahale ettiler. Siyasal iktidar siyasal İslamcı olarak bizi içeride tutmak istiyor. Onların derdi ne? İslamın en temel kaynağı Kuran ve sonrasında sünnettir. Bu iki temel kaynak İslamın yaşam tarzının da inancının da ibadetinin de kaynağıdır. Geri kalan bütün kaynaklar bunları esas almıştır. Hiçbir dinde tanrı İslamiyetteki kadar mutlak ve güçlü tarif edilmemiştir. İslama göre Allah'ın büyüklüğü mutlaktır tartışmasızdır. Bakın Tevrat'ta, Zebur'da, İncil’de tanrı böyle tanımlanmamıştır. Hiçbirinde İslamiyet kadar güçlü bir tanrı yoktur. İslamiyetteki Allah bütün dinler içerisindeki en güçlü tanrıdır. Bütün Müslümanlar da bunu bilir, buna inanır. Onun yol göstericiliğinde hayatını düzenlemekle mükelleftirler. Siyasal İslamcılar Allah’ı bile kandırdığını düşünüyor. Allah’ı bile kandırdığını düşünen bir siyasal islamcıdan herşey beklenir. AİHM’i tanımıyormuş! Yahu haşa taptığı Allah’ı tanımıyor. Türkiye’deki siyasal İslamcılar fırıldak, haşa Allah’ı bile kandırmaya yelteniyor. Ondan daha büyüğü yok ki, AİHM ne? Anayasa ne? CMK ne? HUMK ne? En tehlikelisi bunlardır işte. Hırsızlık, yüzsüzlük, ikiyüzlülük, riyakarlıkta sınır yok. Bu insan Allah'ı kendince kandırıyor, haşa, Türk siyasal islamcısı bu. Siyasal İslamcı o kadar fırıldaktır ki her ayeti kendi içinde değerlendirir. Biz kültürel Müslümanız, siyasal İslamcı değiliz. Filistin’de var, Mısır'da var, Fas'ta her yerde var. Onlara da saygı duyuyorum, ideolojik olarak aynı dünya görüşünü savunuyoruz ama dürüstse saygı duyarız. Ama Türkiye'dekiler fırıldak. Milli görüş çizgisi daha dürüsttür ama İslamın her türlü günlük yorumunda her türlü adaletsizliği yapmaktan çekinmezler. Şu anda bizim tutukluluğumuzu, bu uygulanan zulmü en çok alkışlayanlar siyasal İslamcılardır.

AKP’li iş insanı yaptıkları muta nikahlarını anlattı. Arkadan ne yapıyorlar biliyor musunuz? Burada anlatacağım. Bir gün uçakta yanıma bir Kürt işvereni oturdu. AK Partili olduğunu söyledi. Yan yana seyahat ediyoruz. Dedi ki 'başkan bizim kazandığımız paranın haddi hesabı yok. Partinize gelemiyoruz ama bizi anla. Şu anda parayı koyacak yer bulamıyoruz. Allah billah aşkına partiye para lazım olursa bana selam gönder yeter.' 'Parayı koyacak yer bulamıyorsun ne işin var AKP’de' diyorsun. 'Bankaya zaten koymuyoruz, çok şükür öyle bir kazanıyoruz ki. Kusura bakma partiye gelemiyoruz.' Ben 'lanet olsun senin parana' dedim. Bu kişinin bana anlattığı ilginç bir şey var. Bir siyasi İslamcı profili. Dedi ki 'ismini söylemeyeyim yargılaması devam eden popüler bir cemaatçi. Bazı AKP’li iş adamları üst düzey bürokratlar bir araya geliriz, özel jet kiralarız, Dubai'ye iş gezisine gideriz, hocayı da ararız bize kedicikleri ayarlar, onlarla muta nikahı yaparız ve dönüşte boşanırız ve bundan aslında herkesin eşinin de haberi vardır. Eşlerimiz de bizi hoş görürler.' İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Son cümle benim tüylerimi diken diken etti. Dedi ki 'eşlerimiz de biliyor.' 'Her cuma lüks cipleriyle cuma namazına giderler, trilyonları götürürler' dedi. Sizce onlar bizim serbest bırakılmamızı isterler mi? Tabii ki istemezler çünkü seçim kazanılması ve rantın musluğunun akıyor olması lazım. Mitinglerde kalabalık olsun diye taşıma yapıyorlar, TV kanallarını besliyorlar bu tipler. Müslüman, gariban milyonlarca insan da bundan habersiz gidip oy veriyor sırf biz içeride kalalım diye. Demirtaş’ı serbest bırakmak isteyenler ona oy versin istemeyenler bize oy verir dediler. Cumhurbaşkanını tenzih ediyorum. Haberi olsa o da bunu engellerdi ama inşallah bu söylediklerim kulağına gider de bunu araştırır. Bu sapma Hz. Muhammed döneminde başladı, Emeviler döneminde zirveye çıktı.

Bu toprakların medeniyeti İslam medeniyetidir. Türkiye sosyalistinin bir kısmı bunları bilmez, bilmediği için de topluma ulaşamaz. Bizi var eden bu topraklarda İslam medeniyetidir. 1300 yıldır hepimizi var eden İslam medeniyetidir. İslam medeniyeti geri falan değildir. Bazıları 1400 yıllık gericilik diyor. Saçma sapan, tarihten anlamayan bir yaklaşımla kendine hakaret ediyor. Köklü, güçlü bir medeniyettir. Bir zamanlar Şam’da Bağdat’ta astronomi, fizik, kimya, tıp, şehirleşmede çağ atlarken Avrupa mezhep savaşlarıyla, cadı avlarıyla birbirini parçalıyordu, açlıktan ölüyordu. İslam medeniyetinin altın çağlarıydı o zaman. Bugün astrolojideki birçok kavram Arapça kökenlidir. Bunları bilmeden, anlamadan İslam medeniyetini birkaç siyasi İslamcıya bakarak söylerseniz hata yaparsanız. Bunları söylerken Kıvılcımlı'yı ve ardıllarını tenzi ederek söylüyorum. Anlayanlar da vardı elbette ama kitleselleşmemenin nedeni İslamı karşısına almasıdır. İslam hepimizin medeniyetinin parçasıdır. Komünist de sosyalist de milliyetçi de olsa hepimizin medeniyetinin parçasıdır. 1400 yıl önceki gericilik diye yaftalamak en büyük yanlıştır. 1400 yıl önce Hz. Peygamber adına, İslam adına atılan adımları bugünle kıyaslamayın. Hz. Muhammed'in o günkü kıyaslamaları bugünkü AİHM CEDAW değerindedir. O gün cahiliye yaşanırken bir alternatif sunuyordu Hz. Muhammed. Yoksullar üzerine inşa ediyordu. Hz Muhammed dönemin en büyük sosyalistlerindendir Hz. Muhammed bugün yaşasaydı İstanbul Sözleşmesi'nden, BM sözleşmelerinden daha ileri bir sözleşme yapardı. Söyledikleri devrimciliktir. Hz. Muhammed dönemin en büyük sosyalistlerindendir. Yoksulun yanında, emekçinin yanındadır. Serveti yoktur. Arap coğrafyasının önemli kısmını hükümranlığı altına almasına rağmen Muhammediye diye bir devlet kurmamıştır. Bugün dünyanın en lüks saraylarını yapanlar, en büyük ihalelerini alanlar ve yoksul halka en büyük zulmü reva görenler Müslüman mıdır?

Erdoğan benim hakkımda diyor ki, ben demişim ki 'Taksim bizim kabemizdir.' İftira! Yalan! Benim dedem Palulu İslam alimlerinden. Ben Müslüman kültürü, medeniyeti ile büyüdüm. Türkiye sosyalisti de bunu görmeli. Latin Amerika’da papazlar devrimin parçası olunca burada imam niye gerici oluyor? Cami, mescit İslamiyet’te halk evidir. Cami dönemin halk meclisi, komünüydü. Kuran'da yok Hz. Muhammed fiilen geliştirmiştir, 'biz Müslümanlar olarak oturup tartışalım' demiştir. Bugün camiyi ne hale getirdiler. Sorunların tartışıldığı bir yer mi? Devasa görkemli lüks camiler. Hz. Muhammed'in yaptığı böyle bir şey değildir. Halk meclisi, komünüydü cami. Sen bunu anlamadan topluma nasıl gidebilirsin sosyalist olarak? Kabe bugün Müslümanların namaz kıldığı yerdir ama oranın tarihi bütün dinlerden eskidir. Kabe her zaman vardı. Ne zaman yapıldığını bugün bile tespit edemiyorlar. Bugün Göbeklitepe’de ilk toplumsal yaşam izleri bulundu 12 bin yıl öncesine dair ama Kabe’nin tarihi hala bilinmiyor. İnsanlık göçe başlamadan, Afrika’dan dünyaya yayılmadan önce kendi ortak evi olarak gördükleri bir mekandır Kabe. Hıristiyanlar için de kutsaldır ama tek tanrılı dinlerden önce de kutsaldı. Kabe’nin anlamı nedir? Bunu anlamadan bir Müslüman’ın ruh halini anlamak mümkün değil. Dört anlamı vardır. Kabe insani uygarlığın ilk görünür olduğu yerdir. Bu nedenle insanlık hac mevsiminde ilk görünür oldukları köke göç etmeye giderler. Biz nereden geldik derler. Biz doğanın bir parçasıyız, sahibi değiliz anlamı vardır. İkinci olarak sosyolojik bir anlamı vardır. Her yıl insanlar ataları Adem ve Havva'nın tarih sahnesine çıktıkları yere giderler. Orada ihram ile ilk doğal hallerine dönerler. Bugün şimdi selfie çekip reise selam diyorlar ya anlamı o değildir. İhram’ın anlamı eşitliktir. Biz buradan bu şekilde yayıldık dünyaya. Bu binanın etrafında aynı kıyafetlerle dönüyoruz. Sosyolojik anlamı budur.

Kozmolojik anlamı da vardır. Kainatın kozmik güçle ayakta durduğu nettir. Allah’ın kozmik gücü evrenin potansiyeline sinmiştir. Bütün evren Allah'ın sınırsız ve boyutsuz gücü etrafından dönmektedir. İslam’da buna inanılır. Kabe etrafında dönmek de bu kozmolojik döngüye sosyolojik olarak katılmaktır. Biz bu kozmik dünyanın bir parçasıyız, sahibi değiliz. Minicik yaratıklarız ve kozmik dünya etrafında dönüyoruz. Kuran da Allah’ın sembolik evidir. Allah’ın bütün varlığa yayılan merhameti kendi vicdanımızda yakaladığımız ve buluştuğumuz yerdir sembolik olarak. Hem bunlara inanacaksın hem de bu zulmü yapacaksın! Akıl alır gibi değil. İyi Müslüman iyi insandır. İslam insanı kötü yola, adaletsizliğe sevk etmez. Bugün İslamofobi ile karalanmaya çalışılıyor, yanlış. Hz. Muhammed 1400 yıl sonra benim torunlarım hırsızlık yapsın, yolsuzluk yapsın diye yola çıkmadı. Bir Müslüman hem bunu bilip hem de aksini yaşıyorsa dünyanın en tehlikeli tiplerinden biridir. Bugün AİHS, Kadın Hakları Sözleşmesi, Anayasa gibi modern hukuktan önce kanunları dinler belirlerdi. Hz. Nuh M.Ö. 500 yılında Nuh’un kanunlarını yazdı. Putlara tapmamak, hırsızlık yapmamak, canlı hayvan yememek. Bugünün hukukunu ve adaletsizliğini anlamak açısından çok önemli. Amerikan Bağımsızlık Sözleşmesi kendiliğinden ortaya çıkmadı. Zerdüşt de benzer şeyleri söyler. Allah’ın varlığına inanmak, putlara inanmamak, Cumartesi yasağına saygı göstermek, yalancı şahitlik yapmamak, hiç kimsenin malına ve canına göz dikmemek.

Medine Sözleşmesi döneminin ilerici hukuk kaynaklarındandır. Bütün bu kültürün medeniyetin sonucunda toplum, yaşam biçimi, sosyoloji oluşturduk. Bir İslamcı bunu bilmez mi? Çok iyi bilir. Siyasal İslamcı da bilir. Son 300 yılda Avrupa’daki aydınlanma, ilerleme öncesindeki coğrafi keşifler Avrupa’da kalkınmaya yol açtı. O sıralar İslam coğrafyası altın çağını yaşıyordu. Müslümanların alimleri öyle yabana atılır isimler değildi. Avrupalı’nın ilk baktıkları kaynaklar İslam kaynaklarıydı. Avrupa açlık ve mezhep savaşlarıyla baş başaydı ve bu yüzden coğrafi keşif yaptılar, bu yüzden Afrika kıtasını sömürgeleştirdiler. Donanma yaptılar çünkü okyanusu aşmak istiyorlardı. Osmanlı’nın buna ihtiyacı yoktu. Müslümanlar bilime ihtiyaç duymuyordu artık çünkü 'biz bulacağımızı bulduk' diyorlardı. Avrupalı o yüzden Rönesans yaptı, Sanayi Devrimi yaptı. Avrupa medeniyeti gelişirken bu kez de İslam medeniyeti geriye düştü. Ne oldu? Batı dünyası sanki binlerce yıllık medeniyetin merkezi biz değiliz gibi bir anda İslam coğrafyasını barbar ilan etti ve batı kültürü bütün dünyada başat hale geldi. Hepimizin gözü batıya dönmüş durumda. Tatile gideceksek batıya, kaçacaksak batıya, işçi olarak gideceksek batıya gidiyoruz. Oranın edebiyatını alıyoruz. Doğuya yüzümüzü dönmüyoruz. Bu bilinçli bir çarpıtmadır. Doğu medeniyetin merkezidir. İslamcılar 300 yılda batı emperyalizminin kültürel hegemonyası ile birlikte yeni bir arayış içerisine girdiler. İşte bu akımla siyasal İslam gelişti.

1400 yıldır İslamiyet büyük krizler yaşadı. Yeni çağda İslamiyet insan hakları ile bir arada olamaz mı, biz IŞİD El Kaide anlayışı ile yaşamak zorunda mıyız? Bunu derken çok önemli bir gelişme yaşandı. Laik Türkiye’de seçim tarihinde ilk defa İslam'ın girdiği bu bunalımdan çıkacağına dair heyecan yarattı. 3 Kasım 2002’de AKP tek başına iktidara geldi. İslam dünyasında heyecan yarattı 'acaba makus talihimiz kırılıyor mu' diye 'İslam artı demokrasi birlikte olabilecek mi' diye heyecan yarattı. Her Müslüman bunu yüreğinde hissetti, ben de hissettim. Olabilir mi acaba? İddiası da buydu. Ben Atatürkçü'lerin yerinde olsam bu kıymeti verirdim. Biz verdik de ne oldu, o da ayrı mesele. Neyi heba ettiler? 1400 yıl o ezilmişlikler ve 300 yıldır batının kurduğu hegemonyanın kırılması şansını kendi çıkarları uğruna heba ettiler. İslam artı demokrasi artı insan haklarının bir arada olamayacağını kanıtladılar. Bu deneyimi rezil rüsva ettiler. Getirdiler Dilan Polat'lara, Fatih Terim’lere, Sedat Peker’lere, Alaattin Çakıcı’lara, Süleyman Soylulara teslim ettiler, Ali Ağaoğlu'na, Cengiz Holding'e teslim ettiler. Yüreğinde şu kadar Allah korkusu olan her sosyalist, her Türk, her Kürt karşı karşıya olduğumuz tehlikenin farkında olmalıdır. Bu davanın en az mağduru olan biziz çünkü yarattıkları toplum kültürel ve ahlaki olarak çökmüş durumda. TC tarihinin kadınların bedenlerini en yaygın sattığı dönemde yaşıyoruz. Aleni! AKP İslamı döneminde yaşanıyor bu. Her gün izliyorsunuz, hırsızlığın, vahşetin, yolsuzlukların en ciddi düzeyde yaşandığı dönemi yaşıyoruz. Bir Müslüman bunları biliyor olmasına rağmen bunlara onay veriyorsa en çok korktuğum şey odur. Çünkü ondan herşey beklenir. Allah'ı kandırıyor ve bunu yapanın yapamayacağı şey yoktur. Allah'ı tanımayan AİHM hakiminin dediğini mi yapacak! AİHM yargıcı AYM kararı ne ki, kim ki Allah'ın sonsuz kudretinin yanında!

Devletin resmi ideolojisi ilk dönem Türkçülük 12 Eylül sonrası İslamcılık üzerine böyle kuruldu. İkisi de sahte, samimiyetsiz. Kobanî'de, Suriye'nin Kobanî kasabasında karşı karşıya gelen iki güçten biri aydınlığı, biri sabahtan beri anlattığım karanlığı temsil ediyordu. IŞİD’in teslim ettiği zihniyet bu zihniyet. Rojava'daki Kürt hareketinin şekillendirdiği düşünce de anlattıklarımdır. Biz İslam'a böyle bakıyoruz. Kürt sorununun çözümünde ortaya koyduğumuz perspektif en makul en ilerici olandır. Kadın özgürlükçü bakış, Avrupa'dan bile daha ileri noktadadır. Kadın özgürlüğü perspektifi Kürt hareketinde belirleyici rol oynamıştır. Biz Kürt kadınlarının yürüttüğü mücadeleye çok şey borçluyuz. Kobanî'de de bunun temsiliyeti vardı. İkincisi ekolojist yaklaşım. Çevre başkadır ekoloji hareketi başkadır. Ekoloji hareketinde toplum da vardır, ağaç da taş da dere de vardır, sosyoloji de vardır, sosyalizm de vardır. Bugün Müslüman da Hıristiyan da kadın da erkek de Kürt de Türk de olsa en iyi savunabileceğimiz düşünce ekososyalizmdir. Müslümanlara da tavsiyemdir, okusunlar baksınlar. Ekososyalizme en uygun düşünce tarzı İslamiyet'tir. Yine Kürt hareketinin toplumsal demokrasi boyutu. Temsili demokrasiyi eksik demokrasi olarak görüyoruz. Doğrudan demokrasiye geçişi savunuyoruz. Demokratik özerklik bunun idari modelidir. Bunun adı öz yönetim anlayışıdır. Kürt hareketi antikapitalisttir, emekten yanadır, emek sömürüsüne emeğin talanına karşıdır. Herkesin çalıştığı yerde hiçbir mesleğin küçümsenmeden, insan onuruna yakışır kazançla yaşayabileceği gelire, ücretsiz konuta sahip olmasını savunuyoruz. Kapitalistin doğayı talan ederek yaptığı hiçbir yatırımı kabul etmez. Dağıtım yapılırken adil dağıtım, vergide çok kazanandan çok vergiyi savunur. Antiemperyalistir, kültürel emperyalizme de fiziki emperyalizme de karşıdır. Tekçiliğe, ırkçılığa, dile, etnisiteye dayalı ulusu savunmaz. Bir ulus içinde birden fazla dil olur, herkes eşittir."

Özgürlükçü laikliği savunuruz ki temelinde dini özgürlük vardır. Ama devletin bütün dillere ve dinlere eşit yaklaştığı bir devlet yönetimini savunur. Kişiler laik olmaz, devlet bütün dinlere eşit ve şakasız yaklaşır. Diyanet, Sünni ve Hanefi mezhep için hizmet etmez, din işleri kurulu oluşturur, ateistler dahil Êzidî, Alevi, Sünni, Hıristiyan dahil herkesin yönetimde temsil edildiği, herkese eşit hizmetin götürüldüğü, ibadetlerine imkan sağlandığı bir din hizmeti savunur. Caferilerin ibadet yerinin camiden farkı yoktur. Bu vatan hepimizin ortak vatanıdır. Bunu söylediğimizde sanki babasının arazisine kaçak yapı kurmuşuz gibi! Kardeşim ortak vatan derken bu ortak vatanın en büyük parçasını biz vermişiz. Senin tapulu arazinden bir şey istemiyoruz. En çoğunu biz vermişiz. Biz ortak vatan diyoruz sen daha kabul etmiyorsun. Ortak vatan; Mezopotamya da Anadolu da Trakya da ortak vatanımız. Kimsenin babasının malı değil. Bütün bu teorilerin kuramların hem pratize edilmesinde hem gelişmesinde Öcalan'ın rolü var. Bu yüzden ona atıf yapıyoruz, bu yüzden onunla görüş yapılmasını istiyoruz. Ben açık söyleyeyim; ben Öcalan biatçısı değilim, 8 defa görüştüm, gençliğimden beri okurum. İmralı'da olmasına rağmen geliştirdiği, demokratik çözüm perspektifidir. Ya Abdullah Öcalan radikal dinci olsaydı, ırkçı olsaydı? Ya Öcalan radikal dinci milliyetçi olsaydı? Türkiye nereye dönerdi bunun kıymetini bilmiyorlar mı? Sayın Öcalan dediğimizde kıyameti koparıyorlar, Sayın Kenan Evren desek bir şey demezler. Ki burada Abdullah Öcalan'ın PKK'yi kuruluş sürecini, sonrasını tartışacak değilim, kendisi kendi yargılamasında özeleştirisini de verdi, çözüm önerilerini de sundu. Kuru kuruya şeyh-mürit ilişkisi değil bizimkisi. Okuduğumuz tanıdığımız anladığımız için söylüyoruz, Kürtler için de Türkiye için de bir şanstır. Bu şansı değerlendirin. Türk gencini -20 dereceye savaşa göndereceğinize İmralı'ya heyet gönderin. Kıyamet mi kopar? Çocuklar yaşasın, bunu anlatmaya çalışıyoruz, bunu istiyoruz. Bu aydınlık zihniyetin yenilmemesi için yaptığımız çağrıdır. Bizim dünya görüşümüz, insana yaklaşımımız budur. Yarın usül yönünden savunma yapacağım. Eğer usül yönüden savunmam yarın akşam biterse ertesi gün fezlekeye ilişkin savunma yapacağım.

26 ARALIK 2023 / DEMİRTAŞ 2. GÜNDE SAVUNMA YAPIYOR
Dün bize yönelik kumpas davasının, bu kadar hukuksuzluk ve iftiranın altında yatan ahlaki, ideolojik boyutları açıklamaya başladım. Ne zaman başladı, ne zaman karar verildi buna? Devlet blokunu oluşturan yapının ne zaman buna karar verdiğini, hangi mekanizmaları harekete geçirdiğini bugüne kadar algı operasyonları kapsamında neler yapıldığını anlatacağım. Kayda geçirilen çok şey var, hakkımızda atılan tweetleri okumaya çalışsak 3-4 gün bunların okuması sürer. Kobanî Kumpas Davası’na kadar götüren anlayış, zihniyet nerede tetiklendi, adım adım nasıl örüldü? İlk aşamasından başlayacağım. Okuyacağım rapor, AKP’nin düşünce kuruluşu olarak bilinen SETA’nın raporu. Hazırlayan Hüseyin Alptekin, biz tutuklandıktan sonra 3 yıl boyunca bizim neden tutuklanmamız gerektiğini kanal kanal gezerek anlatan psikolojik savaş görevlilerinden biriydi. O zaman SETA için bu raporu Hüseyin Alptekin’e hazırlattılar. Kobanî Kumpas Davası’nın kodları bu raporda yatıyor. Niye hazırlandı bu rapor, amaçları neydi? 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri hemen öncesinde partimiz beni aday gösterdiğinde neden bu rapor yayınlandı? O dönem çok yayılmadı, ama iktidar ve devlet için hazırlanan rapordu. Raporun başlığı şuydu: 'Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, adaylar ve Selahattin Demirtaş’ın Siyasal Anlamı.' Bu raporda benim adaylığımı nasıl değerlendirmişler, bu rapordan hemen sonra IŞİD’in Kobanî işgali ardından Kobanî eylemi konusunda da aynı bağımlı medyanın nasıl senkronize bir şekilde harekete geçtiğini anlatacağım. Önemli gördüğüm kısımları kayda geçmek istiyorum.

(Raporun içindekiler bölümünü okuduktan sonra) "Benim üzerimden tümüyle HDP’nin çizgisi, Kürt siyasi hareketinin amacı anlatılmaya çalışılmış. (Demirtaş burada raporun ilgili kısmını okudu) "Bu kısımda Demirtaş’ın Türkiye’de ve uluslararası siyasette yüklendiği misyon ve taşıdığı anlam tartışılacaktır. Türkiye bağlamında sınıf temelli bir söylem benimseyerek bundan böyle sadece Kürtlerin değil, ezilmiş ve dışlanmış tüm kesimlerin savunucusu olacağını ilan eden Demirtaş bir bakıma ölçek büyütmüştür. Uluslararası bağlamda ise Irak’taki ve Suriye’deki gelişmeler sonucu bu ülkelerde yaşayan Kürtlerin geleceğine etki eden bir aktör olmak için çaba sarf eden Demirtaş, bugün itibariyle bu konuda Abdullah Öcalan ve Mesut Barzani gibi figürlerin etkisine erişebilmiş değildir. Yergi ya da övgü bir yana kendilerince böyle bir bilimsel çalışma yürüttüler. Bu şekilde siyasal yaşamımdaki dönüm noktaları diye başlık başlık anlatıyor. Bu gördüğünüz rapor AKP’nin araştırma kuruluşu SETA tarafından Cumhurbaşkanlığında özel olarak hazırlanmış bir rapor. Partimizi, beni, politikalarımızı övmek için hazırlanmamış. Nitekim Hüseyin Alptekin tutuklanmamız, katil olarak adlandırılmamız için neredeyse her gece televizyonlara çıkmış özel savaş elemanıdır. Bu raporla devlete ve iktidara ‘Demirtaş ve HDP geliyor tehlikenin farkında mısınız’ denilmiş. Bu davaya, mahkemelere, yargıya ve AKP medyasına zemin hazırlanmış. İddianame bu rapordur. 10 yıl önce hazırlanmış bu rapor partimize yönelik kumpasların ve çöktürme planlarının alt yapısıdır. AKP bizi tehdit olarak görüyor. Bu rapor odur. Bu raporla yetindiler mi, bunun gereğini mi yaptılar? Hali hazırda sanık sıfatıyla karşınızda bulunmamızı sağlayan zihniyet, bu zihniyet olduğu için bakalım nasıl devam etmişler? O rapordan kısa süre sonra birkaç ay sonra da IŞİD’in Kobanî’yi işgali ardından gelen Kobanî katliamları, yaralanmalar, iddianameye konu suçlar işlendiğinde muhtemelen devletin karanlık dehlizlerinden bu rapor tekrar çıkarıldı ve büyük bir fırsatın ele geçirildiği düşünüldü. Nasıl düşünüldü? Önce size yaygın medyada nasıl algılanıyordu onu anlatayım.

O dönemin amiral gemisi olarak adlandırılan Hürriyet’in yazarından Ahmet Hakan’dan okuyacağım. 6 Ekim’de HDP tweet atmış, 7 Ekim’de Ahmet Hakan’ın yazısından okuyacağım. Daha sonra diğer basının ve yazarların nasıl yaklaştığını anlatacağım. Ahmet Hakan diyor ki 'araç yakmayı, öldürmeyi, şehirleri yakmayı meşru görmeyiz' diyor. 'Ama eğer IŞİD’i bir öfke hareketi olarak düşünüyorsak bugün ortaya çıkan bu öfkeyi anlamak zorundayız. Olan barışa olacak, Kobanî ile bugün ortaya çıkan öfkeyi anlamadılar ya. Hükümete sesleniyorum bir şefkat çağrısı yapmak çok mu zor? Ne yapıyorlar? Korkutuyorlar, güç gösteriyorlar, anlayışsızlık yapıyorlar. Bir tane bile şefkat gösterisi yok, bir tane bile empati yok. Madem Tansu Çiller'e dönüşecektiniz, ne diye 'Biz farklıyız' diye ortaya çıktınız' diyor. Devamla Ahmet Hakan, 'bir hakkı teslim edelim. Bir kurşun atılmadan 3 katı olan Musul teslim oldu ama Musul’un 3’te biri olan Kobanî 22 gündür destansı bir direniş sergiliyor.' Bunu Salih Müslim söylerse 'terörist' dersiniz ama bunu Ahmet Hakan diyor, Hürriyet yazısında. 10 Ekim 2014 bu yazının tarihi. O dönem böyle bir hava var. Devam ediyor Ahmet Hakan 'kimse polis kurşunuyla öldürülmemiş diyor vali…' Bunun üzerinden Ahmet Hakan hakkında soruşturma açılmamış, tabi ki açılmamalı. Ahmet Hakan 10 Ekim’de sormuş 'yaşasın IŞİD diye slogan atan polis kim' ama bu soruyu tek bir savcı sormamış. O gün değildi ama bugün yandaştır Ahmet Hakan. O günlerde ciğer yemiş ve gerçekleri yazıyordu. Kobanî’nin Kürtlerle alakasını yazıyordu uzun uzun. Ahmet Hakan bilirkişi değil ama o dönemki algıyı anlatmak için bunları okuyorum. O dönem algı buydu ve siz (mahkeme) 10 yıl sonra tersi bir algı yaratmaya çalışıyorsunuz. O gün Kürtleri ve HDP’yi anlamaya yönelik bir hava vardı.

21 Ekim tarihli yazısı. ‘Kürtler Bijî Obama demesin de ne desin? Kobanî üzerine bombalar yağarken Türkiye ne yaptı? İzlemekle yetindi, düştü düşecek diye fal tuttu. İki terör örgütü bize ne dedi? Peki ABD ne yaptı? Bir Kobanî’nin düşmesini engellemek için havadan bomba yağdırdı. PYD ile işbirliği yaptı, PYD’ye silah desteği verdi. Kürtler Bijî Obama demesin de ne desin? Bijî Türkiye denilmesi için Türkiye’nin ne yapması gerekiyor’ diyor Ahmet Hakan ve ‘PYD terör örgütü değil’ diyor. YPG’nin terör örgütü olmadığı yıllarca yazıldı, çizildi bunları anlatacağım. Anlaşmalar yapıldı. 8 Ekim 2014’te Abdulkadir Selvi, “Çözüm Kandil’in insafına terk edilmeyecek kadar önemlidir” yazısı yazmıştı. Medya taraması yaptık 6-7-8 Ekim medya taraması yaptık hiç HDP ve Demirtaş eleştirisi yok. Sağduyu çağrıları var, birlikte çalışma yürüttüğümüze dair haberler var. Öcalan’dan gelen çağrıyı okuduğuma dair haberler var. 6 Ekim’de tweetler atıldıktan sonra da bu eleştiriler yok. Ama bu konuda ilk tetikçilik yapan Abdulkadir Selvi’dir. Abdulkadir Selvi 9 yıl önce benimle ilgili ilk fitili ateşledi ve arkasından bunlar geldi. Muhtemelen ‘bir fırsat yakalamışız hazır elimizde Demirtaş ve HDP’nin ne kadar büyük tehlike olduğuna ilişkin rapor da var.’ dediler ve 9 Ekim 2014’te Selvi yazısıyla ilk fitili ateşledi. Yazısında Demirtaş’ın gençleri sokağa ve savaşa davet ettiğini ileri sürdü. O yazıya kadar tek bir iddia yok. Bu cümle ilk kez düşkün tetikçi Abdulkadir Selvi tarafından kullanıldı ve arkasından bizi sorumlu tutan yazılar yazılmaya başlandı. Bunları dosyaya sunacağız. 10 Ekim’de 11 Ekim’de bu yazılarını sürdürdü Abdulkadir Selvi. Ahmet Davutoğlu ile görüşmüş ve bunu yazıyor. Abdulkadir Selvi benim insanları şiddete çağırdığımı savunuyor ve 'bu Demirtaş mı diye' yazıyor. Abdulkadir Selvi özel savaşın tetikçiliğini yaptı. 14-15 Ekim’de yazdı Ekim ayı boyunca neredeyse her gün yazdı. İlginçtir, 28 Ekim’de Abdulkadir Selvi bizi hedef göstermekten vazgeçti ve 'AKP ile HDP’nin işbirliğine ihtiyacı var' diye yazılar yazmaya başladı. Bu ne zamandır? Hükümetle yaptığımız anlaşmadan ve olayın sorumlularının açığa çıkarılması için anlaştığımız zaman. Muhtemelen Abdulkadir Selvi’nin kulağını çektiler. Kim yazdı? Cem Küçük yazdı, bugün TRT’nin yönetiminde olan Hilal Kaplan yazdı. İtirafçılar.

Abdulkadir Selvi, Hilal Kaplan ve Mehmet Metiner'den öğrendikleri cümlelerle bizleri suçladılar. 26 Ekim’e kadar Hilal Kaplan yazmış ve sonrasında o da renk değiştirmiş. Muhtemelen onun da kulağı çekilmiş ve hatta beni öven yazılar yazmış. İbrahim Karagül ayın sonuna kadar kesintisiz yazmış. Erdoğan 9 yıl önce ‘Kobanî Davası’nın arkasında Pensilvanya var’ demiş ardından muhtemelen bundan vazgeçtiler, ‘bunların (HDP) üzerine yıkalım’ dediler. Ardından 9 yıl boyunca bize saldırdılar. Bununla Kürtleri durdurmaya çalıştılar. Bahçeli ve Erdoğan bunun bir beka sorunu olduğuna karar verip 2015’ten sonra aralarını düzelttiler ve ardından stratejik işbirliği yaptılar. Temel amaç Kürt düşmanlığıydı. Bütün bu yaşananların altında yaşanan zihniyet buydu. Kobanî’ye pêşmerge gitti, biz durumu normalleştirmeye çalıştık, hızlıca türbülansa giren Türkiye sosyolojisini toparlamaya başladık. O dönem savcılar bir soruşturma açtı mı, olaylar HDP twiti üzerine mi başladı buna ilişkin bir soruşturma başlatıldı. Açılan soruşturmalar da uzun yıllar sürüncemede bırakıldı. Soruşturmayı, çözüm süreci sürerken ellerinde tuttular. Devlet, iktidar ve Erdoğan bu sürecin sonunu görmek istediler. O dönem savcıların ellerinde delil belge yok, hiç bir şey olmadığı için MYK üyelerimiz ifade vermeye gittiğinde savcı ‘bugün git yarın gel’ diyordu. 7 yıldır tutuklu bulunduğumuz müebbet hapis cezasıyla yargılandığımız bu davada savcı o dönem ifade bile almıyordu. Ne zaman ki 7 Haziran seçimlerinde AKP iktidardan düştü, HDP 80 milletvekili ile Türkiye siyasetini etkileyecek güce ulaşınca o zaman düğmeye bastılar. 2015 Haziran seçimlerinden hemen sonra daha önce durdurdukları soruşturmaları yeniden devreye sordular. Öyle büyük bir algı yarattılar aklınız hayaliniz durur. Bir ara eşim Başak bile 'gerçekten senin bir çağrın yok mu' diye sordu. Onu bile yanıltacak bir algı operasyonuna başladılar. Nasıl başladı bu algı operasyonu?

2014 Ekim’den sonra yandaş medya nasıl çalıştı? Buna rağmen bize soruşturma açılmadı. Sorumlu Demirtaş ve HDP’dir algısı yerleştirilmeye çalışırken 9 Ekim’den itibaren neler yapıldı. Sizin 1,5 milyon algı iddianamenize karşı bizim de bu yaşananları anlatmamız lazım. Bizi yargıyla değil algıyla yargılıyorsunuz. (Demirtaş burada, o dönemki gazete manşetleri ve yazılardan örnekler verdi) O dönemde devletin yaşanan ölümlerden haberi yoktu. Biz iki partilimizin öldürüldüğünden haberdardık. Bir canlı yayında bana mikrofon uzatıldı ben de şiddete karşı olduğumu, sizi şiddete iten kimse bunlar provokatördür dedim. Daha sonra Öcalan’dan gelen eylemler son bulsun mesajı okuduk. Hepimizin şiddetin durması için çağrılarımız oldu. Bu çağrılarımızdan sonra Yeni Şafak ‘sorumlusunuz’ diye manşet attı, bizim fotoğrafları kullandılar. Yıllar sonra savcı Ahmet Altun’un aklına gelen fikri 9 yıl önce Mehmet Metiner söylemiş. Metiner o röportajında 'bu çağrı Demirtaş iradesiyle değil Kandil’in talimatıyla gerçekleşmiştir. Mehmet Metiner bir iddiadan bahsetmiyor, tahminen söylemiyor. 'Demirtaş’a bu talimat iletildi' diyor. Metiner'in tanık olarak dinlenmesi gerek. Bu Ahmet Altun’a fikir veriyor. 'Biz bu davayı nasıl örgüt üyeliği kapsamına alırız' diye düşünüyor. Aklına gelmiyor. Çünkü Mehmet Metiner kadar kumpas konusunda zeki değilsiniz” diye konuştu. Hiçbir itirafçı ve tanık 'gözlerimle gördüm talimatın Kandil'den geldiğini' diye söyleyemiyor ama Metiner söylüyor. 'Talimat geldi' diyor. Bu dosyanın en önemli tanığı Mehmet Metiner’dir. Buraya gelmeli ve kendisini bu konuda sorgulamalıyız. Çünkü talimatın Kandil’den geldiğini ilk söyleyen Mehmet Metiner’dir. Mehmet Metiner bu iftirayı atabildi, 'yahu Demirtaş’ın böyle bir çağrısı yoktur' diyemedi. Demirtaş 'Türk ve Kürt gençlerini Kobanî’de savaşmaya çağırdı' diyor. Evet bunu yaptım, bu çağrıyı yaptım. Ama Metiner de 'pasaporta gerek yok, Kobanî oradadır gidip savaşsınlar' diyerek bu çağrıya destek veriyor. 9 Ekim’de Öcalan’dan gelen 'eylemleri durdurun' çağrısını yaptıktan sonra bunlar harekete geçiyor ve aile aile gezip insanlardan demeç alıyorlar, 'oğlumuzun katili Demirtaş'tır' diye. O güne kadar bize yönelik böyle bir itham ve suçlama yok.

Küçük bir ihale için her türlü hileyi yolsuzluğu yaparlar. Türkiye’deki milliyetçilerin veya siyasi islamcıların yaptıkları sonucu Türkiye’nin içine girdiği durum budur. Türkiye’nin bugün bu durumda olmasının sebebi cumhuriyetin kuruluşunda yapılan hatalardır ve ikincisi de bu çakma islamcı ve milliyetçilerin yaptıklarıdır. Biz bugün niye burdayız? Bu siyasal İslamcıların attığı iftiralardan dolayı. Biz Netanyahu'nun iftiraları sonucu burada değiliz. Dönüp Netenyahu’ya, “yalan atıyorsun, katliam yapıyorsun” diyorlar ama aynısını bize karşı uyguluyorlar. Adnan Menderes ve arkadaşları iftiraya uğramış, başlarına gelmeyen kalmamış. Siyasal İslamcılar bunca yıl sonra iktidara geldikten sonra birden bire bir tehdit ortaya çıkmış; Kürtler. Kürtlerin, iktidarlarını alaşağı indirme ihtimali var. Onun da temsilcisi Demirtaş. Bunlar dün yiyecek bulamazken şimdi hepsi lüks içindeler. Bunu kaybetmemeleri gerekiyor. O yüzden bize saldırıyorlar. ‘Katil Demirtaş’ diye manşet atıyorlar, delil var mı? Hayır, aksine şiddeti durdurmaya çalıştık. Davutoğlu bunların sorumlusudur. “Vurun kırın diyen Demirtaş değil mi?” diyor. Gazeteci de demiyor, “Hayır efendim böyle bir çağrısı yok Demirtaş’ın.” Bunlar müslüman ve iftira atıyorlar. İktidarları uğruna her türlü günahı işlemekten geri durmuyorlar. Bülent Arınç bu açıklamaları yaptı. Cuma İçten. Şimdi sorsanız o dönem bizi hedef gösterdiği açıklamalarını “bunlar benim cahiliye dönemi açıklamalarımdır diyecek.

Biz neyin tehdidiyiz? Onların hırsızlığının, yolsuzluğunun, rant düzenlerinin tehdidiyiz. Elde ettiklerini kaybetmek istemiyorlar o yüzden bize saldırıyorlar. O bir hafta önemliydi. (Kobanê olaylarının yaşandığı Ekim ayının başını kastediyor) Bu yaşananların sorumluluğunu kime yıkacaklardı. İktidarda biz olsaydık sorumlusu biz olurduk. Neden can kayıpları yaşandı neden olaylar yaşandı? Bunların sorumluluğunu üstlenebilirdik. Ama iktidarın sorumluluğunu örtmek için olayları bizim üzerimize yıkmaya çalıştılar. Allah billah aşkına CNN Türk’ü açın bakın tartışanlar, telefonlara gelen mesajlarla anında konu değiştiriyorlar, başka tartışmalar yürütüyorlar. Hiç utanmıyorlar. Bunlar, araştırmaya dayanarak haber ve yazı yazmış gazeteciler değil ki! Bunlar, gazeteci kılıklı tetikçilerdir. Burada rehin tutulmamızda hepsinin sorumluluğu var. O süre zarfında bunlar bize bu iftiraları atarlarken biz bunları sadece okumuyorduk, aynı zamanda bunların çoğunu tekzip ediyorduk. Birçoğu tekzibimizi yayınlamamıştı ama Hilal Kaplan tekzibimizi yayınlamıştı.

Sadece bir haftalık algı oyunları nedeniyle bugün, vurun kırın yakın yıkın çağrısı yapan Demirtaş, bir haftada kamuoyunun hafızasında yer edinmiş oldu. Sonra durdu, ondan sonra bunları bulamazsınız. Ondan sonra doğru dürüst ve sistematik bir algı operasyonu bulamazsınız. Ne zamana kadar? Biz 7 Haziran’da seçimlere parti olarak girme kararı alıncaya kadar. Durdular o zaman, Kobanî olayları yaşanmamış, Demirtaş katil değil! Niye parti olarak seçimlere girmemizi istemiyorlardı? Erdoğan doğrudan bunu söylüyordu, ‘yahu ne gerek var parti olarak giriyorsunuz’ diyordu ve bunu aracılarla bize iletti. Ondan sonra tekrar benim katil olduğumu HDP’den çağrı yapıldığını hatırlattılar. O zaman böyle dandik dunduk köşe yazarları eliyle değil, doğrudan bu kampanyayı Erdoğan yürüttü. Koca koca manşetlerle benim ve eylemcilerin fotoğraflarını montajladılar. Cuma İçten silah tüccarıdır, şimdi DEVA’da mı nerede siyaset yapıyor. ‘Demirtaş sokağa çocuğuyla çıksın’ başlığı atıyordu. Cuma İçten’e buradan söylüyorum, çok merak ediyorsa 6 Ekim günü kızlarım sokaktaydı. Hiçbir yeri yakıp yıkmadılar, ama IŞİD vahşetini protesto ettiler. Aleyhime açıklama yapanlar HÜDA-PAR Başkanı Zekeriya Yapıcı ve Mehmet Emin Ekmen. Mehmet Emin Ekmen o dönem AKP milletvekiliydi.

Sizin iddianameniz boş, asıl iddianame o zaman gazetelerde, manşetlerde yazıldı. Bunları bilmiyorsunuz bu algıya yabancısınız demiyorum. Aksine siz bu algının ortağısınız bu algıyı beslediniz. ‘Yemedi Demirtaş’ diye manşet atmışlar, yaptığımız şiddet karşıtı çağrıları böyle görmüşler. Bu ölümlere sebep olan polisler ve panzerleri kullananlar kimdi? Neden bunlar yargılanmıyorlar? Çünkü bunların hırsızlık çarkına taş koyan HDP’dir, biziz. O yüzden bizimle uğraşıyorsunuz. Bülent Arınç, ‘kimin sözcülüğünü yapıyorsunuz da Öcalan’ı itibarsızlaştırıyorsunuz’ diyor. O zaman Arınç, Apocuydu ona göre biz Öcalan’ı itibarsızlaştırıyorduk. Bir süre sonra basın üzerinden yürütülen bu algı operasyonları durdu. Sonra arkasından tekrar başladı. 7 yıldır buradayız, yaratılan bu algıyı yıkmak öyle kolay mı? Bir yandan devletin imkanlarını kullanıyorlar 600’den fazla yerel ve ulusal televizyon kanalları var iktidarın. Devlet kanalları hariç TRT’nin 40’tan fazla kanalı var. Trollerden bahsetmiyorum bile.

Biraz önce öğrendim. Devlet Bahçeli, Anayasa Mahkemesi'ni fırçalamış, 'Bay Zühtü senin kumandan kimin elinde?' diye. Ben de soruyorum hakikaten senin kumandan kimin elinde? 5 yıldır benim davama ilişkin karar vermiyorsunuz. 4,5 yıldır haksız tutukluluk başvurusunu bekletiyorsunuz. 3 ayda karara bağlanır, değil mi? Can Atalay’da gördük. Bahçeli’nin derdi bu mu, asıl mesele bu mu? AYM karar verebilirdi ama ertediler. Asıl mesele AİHM kararının uygulanmamasını AYM nasıl karara bağlamaz. Çünkü sizin kararınızı bekliyorlar. AYM’ye 'karar verme baskısı' yapıyorlar, size de 'davada bir an önce karar verin' diye baskı yapıyorlar. AİHM’e giden Türk yargıç ki AKP’li vekilin kız kardeşidir, orada da bazı şeyleri engellemeye çalışıyorlar. Biliyoruz ki AİHM’de de AYM’de de frene basılmış. Nerede gaza basılmış? Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi'nde gaza basılmış. Biz savunma yapmadan karar verebilirsiniz çok umrumuzda da değil. Yaklaşık 8 yıldır bizi hedef alan kampanyanın sözcülüğünü doğrudan Erdoğan yapıyor. 22 Mart 2015’tir bu konuda yaptığı ilk açıklamanın tarihi. Bizden umudunu kesmiş, biz parti olarak seçime girme kararı vermişiz. Ukrayna dönüşü uçakta konuşmuş. 'Halkı sokağa dökenler bunlar değil midir' diyerek bu konuda ilk sözü söylüyor.

(Demirtaş daha sonra Erdoğan’ın kendilerini hedef alan pek çok konuşmasını kayda geçmek üzere okudu.) Hayatını kaybedenler ve sayısı umurlarında değil, emin de değil o yüzden 40-50 kişinin katili diyor. (Erdoğan’ın o dönem yaptığı konuşmalarda 'siz dağa gidip gelirsiniz, dağla iyi anlaşırsınız' sözlerini hatırlattı) O dönem de parti olarak dağ ile AKP arasında mesaj götürüyorduk. İlk açıklamaları daha makul daha mahçup. Doğrudan bizi hedef almıyor. Ama Yasin Börü’nün annesinden alınan demeç Erdoğan’ın isteği ile alındı onun üzerine miting meydanında kullanıldı. Erdoğan’ın sözlerine dikkat sayın heyet, demiyor ki 'bunlar tahrik ettiler, halkı galayana getirdiler.' Ne diyor? 'Yasin Börü’yü 5’inci kattan attılar.' Delil yok, suçlanan yok ama bunları söylüyor. Erdoğan bir algı ustasıdır, Goebbels’e şapka çıkartacak bir algı ustasıdır. Saatlerce sürebilir ama davanın iddianamesi de suçlamalar da budur. Bu iddianameyi Erdoğan yazmıştır. Seçimlere bir hafta var anketlerde HDP yüzde 13-14’lerde. AKP tek başına iktidarı kaybediyor ve Erdoğan bizi tehdit ediyor. Bizi destekleyen aydınları tehdit ediyor. Ona göre elime saz tutuşturulmuş ve parlatılıyorum. Seçime iki gün kala bana cici çocuk diyor onun cici çocuk dediği bu.

(Bu sırada SETA’nın kendisiyle ilgili hazırladığı raporu ve kapağındaki fotoğrafları gösteriyor). Bu adam (Erdoğan) Müslüman, namaz kılıyor ama yalan söylüyor. Günde kırk tane yalan söylüyor. Ona göre Yani Börü 3’üncü kattan 4’üncü kattan, 5inci kattan atılmış. Olaylarda 30 kişi 40 kişi 50 kişi hayatını kaybetmiş. Bu insanlar umurunda değil kimse de sorgulamıyor. 5 Haziran’da IŞİD katilleri tarafından mitingimiz de bomba patlattılar, o arada Erdoğan telefonla aradı, telefonuna çıkmadım. En çok ona koyan da budur. Söylemiş duydum ‘o kendini kim sanıyor da telefonlarıma cevap vermiyor’ demiş. 22 defa Davutoğlu aradı. Cevap vermek istemedim çünkü gözümün önünde insanlar hayatını kaybetti. 'Beni aramasınlar çıkıp halktan özür dilesinler' dedim. Diyarbakır tarihinin en kalabalık mitingini yaptık, o mitinge bombayla saldırdılar. Erdoğan ne diyor buna ilişkin, ‘dün Diyarbakır'da asla tasvip etmediğim bir olay oldu iki vatandaşımız hayatını kaybetti.' 5 kişi hayatını kaybetmiş 2 kişi diyor. Bir önceki gün Kobanî olaylarında benim 50 kişiyi öldürdüğümü söyleyen de budur. Bu adam ikiyüzlüdür. Bunlar siyasi islamcıdır. Alnı secdeye değiyor ama bütün bunları da yapıyor. Alnı secdeye değen, inanan bir insan neden bu yalanları atar, Allah'ı aldatmaya kalkar? Bir tek nedeni var; iktidara bulaşmak. Dün Hasan El Bena’yı okudum ya 'iktidara bulaştın mı inancını yitirirsin' diyordu. Şeyh uçmaz müritleri uçurur. Bunlar da böyle, etrafındaki şakşakçılar söylenen her yalanı alkışlıyor.

Erdoğan 'elin Avrupalısı bütün dünya terörist diyor siz niye demiyorsunuz' diyor. Madem ölçü bu ise bütün dünya Hamas’a terörist diyor siz niye demiyorsunuz? Bunu ayrıca konuşuruz. Erdoğan, ‘kardeşi dağda yetişmiş’ diyor. Benim ağabeyim siyaset yapmak istedi, bunda ısrar etti ama buna izin vermediler. Hakkında o kadar çok dava açtılar ki 'seni burada yaşatmayacağız' dediler. Kürdistan Bölgesi'ne gitti Mahmur Kampı'nda insanlara okuma yazma eğitimleri vermeye başladı. Sonra IŞİD saldırıları olunca PKK’ye katıldı. Erdoğan diyor ki 'kardeşi dağda yetişmiş, kendisi fırsatı bulduğunda oraya kaçar.' Ne zaman fırsatı buldum? Çözüm sürecinde. Oraya gittiğimizde ağabeyimi gördüm 3 defa. Her döndüğümde birinde Beşir Atalay, birinde Sadullah Ergun 'abin nasıldı selam söyleyin' dediler. Ağabeyim Nurettin Demirtaş’a büyük saygı duyduklarını biliyorum. Haklılar da. (Erdoğan'ı kastederek) 'Verdiği talimat savcılara da. Savcılar da bu konuda hevesli oldukları için yaptığımız açıklamaları anında fezlekeye dönüştürdüler. Bu talimattan sonra bazı konuşmalarıma 5 yıl sonra soruşturmalar açıldı. Bu konuda Erdoğan’ın verdiği en güçlü mesaj 2 Ocak 2016 tarihli açıklamasıdır. Orada da 'aman aman parti kapatma olmasın diyor. (Burada Erdoğan’ın 28 Mayıs 2016 tarihinde Diyarbakır’da yaptığı konuşmada Yasin Börü üzerinden 'İntikamı alınacaktır' sözlerini hatırlatıyor) Bunu söyleyen bu ülkenin Cumhurbaşkanıdır. Tekrar hatırlatıyorum. Bunlar siyasal islamcıdır, alnı secdeye değiyor. Bu ülkedeki siyasal islamcılar yalancıdır, kumpasçıdır, iftiracıdır. 15 Temmuz sonrasında Bahçeli ile güç birliği yaparak bu kumpas için adım atmaya başladılar.

(Erdoğan’ın '7 Haziran’da 80 milletvekili aldılar, hadi otur işine bak dedik, 80 milletvekili aldıklarının ertesi günü halkı sokağa döktüler. Bunlar böyledir' şeklindeki sözlerini hatırlatıyor) Bunu söyleyen alnı secdeye değen adamdır. 6 Ekim ne zaman 2014, 80 milletvekili çıkardığımız zaman ne zaman 7 Haziran 2015. Böyle çarpıtıyorlar. Bana bu cümlede tek bir doğru kelime gösterin. Dün boşuna konuşmadım, siyasal islamcılar yalancıdır, iftiracıdır, talancıdır. Bugün arkadaşlarım söyledi sosyal medyada Ermeniler gibi Kürtlerin de tehcir zamanının geldiğini yazıyormuş. Bunlar da siyasal İslamcı. Bu adama kim kafa tutabilir bizim dışımızda? Bir biz kafa tutuyoruz o yüzden HDP üzerinde bu baskı var. Yalanlarını, soygunlarını, talanlarını teşhir ettiğimiz için, bu ülkenin çocuklarını ölümü sürükleyip kanı üzerinde kurdukları iktidarı teşhir ettiğimiz için buradayız. Erdoğan kafası karışık, bu gerçekleri bilmeyen biri değil. Ama bilerek bu kronolojik hataları yapıyor, bütün söylemini 7 Haziran üzerine kuruyor. '7 Haziran’da başarı sağladılar sonra halkı sokağa çağırdılar' diyor. Buna göre 8 Haziran’da insanların sokağa çıkmış olması gerekiyor. Oysa 6 Ekim 7 Haziran’dan çok önce. Niye bu yalanı atıyor çünkü Allah’ı aldattığını sanıyor. O yüzden halkın çoğu bu yalanlara inanıyor. 'Bu adam namaz kılıyor yalan söyler mi, söylüyorsa doğrudur' diye düşünüyor. Ama kimsenin aklına bunların yalancı ve fırıldak olduğu gelmiyor

2014 yılından itibaren başladım anlatmaya bu algı operasyonu nasıl başladığını, 2018 yılında nereye geldi. Erdoğan 'parlamento idam kararını bana gönderirse onaylarım' diyor. Ben tutukluyum, Cumhurbaşkanı adayıyım daha yargılamam başlamamış doğru düzgün ama bunu yapıyor. Bunu kim yapıyor? Kendisini Müslüman olarak pazarlayan zat yapıyor bunu. Neden? İktidarlarını kaybetmemek için. Bu kadar öfkeliler. Bugün utanmıyor olabilirler ama bunlar yarın öbür gün kitaplaşacak. Hitler'i nasıl okuyoruz kitaplardan bugün yaşananları da yarın herkes okuyacak. Biz hiç kimseyi meydanlarda böyle tahrik etmedik. Bizim bütün konuşmalarımız barışa dairdir, çözüme dairdir. Bu adam provokatörlüğün daniskasıydı. Bunu bir ateist yapmaz, bir başkası yapmaz ama Allah'ı kandırdığını sanan bir siyasal islamcı çok kolay yapar. Bana daha sonra 'terörist başı' diyor. Hakkımda yargı kararı yok. Bu koşullarda yargı kararının bir karşılığı yok çünkü yargının içinde 5 bin terörist çıkmış. Ölürüz kalırız söylemiş olayım. Ben hakkımı ona helal etmiyorum. Bundan korkması lazım inanıyorsa. Recep Tayyip Erdoğan sen bizi suçsuz sebepsiz yere rehin aldın, gerçek katillerin peşine düşmedin. Bu dünyada da öbür dünyada da iki elimiz yakandadır senin. Yalancısın, iftiracısın, kumpascısın. Cumhurbaşkanı değil dünyanın başkanı da olsan bu gerçeği değiştiremeyeceksin. Öfken dinmiyor, için soğumuyor çünkü senin karşında boyun eğmedik ah vah etmedik. Karşısında ağlasaydık, biat etseydik bizi 3 ayda serbest bırakırdı. Ama ruhumuz özgür, sığmıyor dört duvar arasına o yüzden Erdoğan’ın içi soğumuyor.

(Demirtaş konuşmasının bu bölümünde Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kendisini hedef alan sözlerini ve 'YSK ile konuştum bunların mağduriyet devşirmelerine izin vermeyin gidip kaydını çekip yayınlayım dedim' sözlerini hatırlattı) Hadi geçtim müslümanlığını bu sözlerde kaç tane yalan var, kaç tane görev suçu var? 7 Haziran’dan sonra insanları sokağa dökmüşüz, yalan! 53 kürt kardeşini öldürmüşüz, yalan! Yasin Börü'yü öldürmüşüz, yalan! Üstünden araba ile geçmişiz, yalan! YSK’ya talimat vermek görev suçu değil mi? Bu sırada ben 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanıyordum. Murat Bey vardı konuşa konuşa akraba olduk topu size attı ve kurtulduğu gün kurban kesecekti. İnsanın düşmanı rakibi mert olsun. Bunlardan tek bir mertlik görmedik. Yedi yıldır içerideyiz hala bizden korkuyorlar. İddia ediyorum, Hüseyin Alptekin’e bu raporu tekrar hazırlatsınlar objektif bir şekilde yazarsa diyecek ki 'Demirtaş 1’di şimdi 3. O gün HDP 1’di şimdi 7' diyecek. O yüzden bu davayı bitiremiyorsunuz. Şimdi niye 'Yasin Börü, HDP ve Demirtaş katil' söylemleri yok? İstanbul seçimlerinde HDP’den beklentisi var. Ola ki aday çıkarmaya karar verdi arkadaşlarımız ve bu da onun işine yaradı göreceksiniz hiç söz etmeyecek bizden. Çünkü Türkiye’deki siyasal İslamcılar çıkarları için her türlü hileyi hurdayı yaparlar. Müslümanlar demiyorum siyasal İslamcılar. Bunların en ağababaları cemaatçilerin neler yaptıklarını gördük, halkın başına neler getirdiklerini gördük. Bazen diyorum ki çıkıp karşısına utanmıyor musun yalan söylemeye, ben ne zaman adam öldürdüm diyeceğim

27 ARALIK 2023 / DEMİRTAŞ 3. GÜNDE SAVUNMA YAPIYOR:
(Konuşmasının başında Erdoğan'ın 'Sayın Demirtaş siyasetin acemisidir, nereden nereye geldiğini merak ediyorsa anket yaptırsın. İşi elinde silah olanlara bırakmasın' sözlerini hatırlattı) (Erdoğan’ın 'AİHM’in kararları bizi bağlamaz, biz karşı hamlemizi yaparız işi bitiririz' sözlerini hatırlattı) Bu açıklamalar yapılırken duruşmam devam ediyordu. Halen bu açıklamaların etkilerini yaşıyoruz. AİHM kararı bizi bağlamaz diyor. Biz dediği kimdir? Devlettir, devleti bağlamaz diyor. Mesela 'Erdoğan olarak beni bağlamaz' dese anlarız. Erdoğan’ı bağlayan bir karar değil. Erdoğan burada kendisini yargı yerine koyarak AİHM’in kararı bizi bağlamaz dedi. O günden beri AİHM kararları yargıyı bağlamaz hale geldi, bugün AYM kararlarının gereği yapılmıyor aksine AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunulduğu bir döneme geldik. Nereden başladı bu cesaret? Tam da bu açıklama ile başladı. Siz hukuk fakültesi mezunusunuz AİHM kararlarının özellikle yargıyı bağladığını tartışmamıza gerek yok. Erdoğan tek başına bir anayasa hükmünün bağlayıcı olup olmadığına karar verdi ve gereği yerine getirildi

Hükümetleri yasadışı örgütlerden suç örgütlerinden ayıran şey yasayla bağlı olmasıdır. İster suç olsun ister savaş olsun bütün bu mücadelesinde anayasa ve yasa hükmüyle bağlıdır. Eğer yargı erki anayasayı tanımadan ben bu mücadeleyi yürütürüm diyorsa orada devlet yoktur, suç örgütleriyle ve yasadışı örgütlerle aynı duruma gelmiş demektir. Anayasa yasa tanımıyor. ‘Biz terörle mücadele ediyoruz anayasa ve yasa askıya alınabilir bizler bunu yargı mensupları olarak yaparız bunlar devletin bekası için yapılması gereken vatanseverlik görevidir! Burada anayasanın çiğnenmiş olması önemli değil asıl olan vatandır gerisi teferruattır.’ Anlayış budur. İki gündür anlattığım anlayış böyle düşündüğü için 100 yıldır hiç bir sorun çözülmemiştir. Zulüm yapılarak katliam yapılarak suçların üstü örtülerek suçsuzlar cezalandırılarak Türkiye Cumhuriyeti devleti Kurtuluş Savaşından daha ağır bedeller ödeyen bir noktaya gelmiştir. Bu anlayış Türkiye’yi kuruluşundan daha beter duruma getirmiştir. Bugün ekonomisi tarımı daha kötü durumdadır. Akademik açıdan insan hakları açısından daha kötü durumdadır. Savaş politikalarındaki yıkım açısından daha kötü durumdadır. Kurtuluş savaşında bile bu kadar can kaybı ağır kayıp yoktur.

(İlker Başbuğ’un '6 kez PKK’yi yendik ama askeri olarak sorunu çözemedik' sözlerini hatırlattı) DEP’lileri yargılayan mahkeme heyeti çok kararlıydı bu işi bitireceğiz diye, yıllar sonra yine aynı şeyi tartışıyoruz. Peki sorun çözüldü mü, bize ağır cezalar veriyorsun mesele bitiyor mu? Hayır. Ben genç bir milletvekili iken Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak, DEP Milletvekillerinin AİHM’in kararı nedeniyle yeniden yargılamaları başlamıştı. Onlar tutuklandığında öğrenciydim yeniden yargılandıklarında cübbe giydim avukat olarak davalarına girdim. Delilsiz yargılandılar hukuksuz cezalandırıldılar. O gün o davada avukatlık yapan Demirtaş yıllar sonra o partinin geleneğinin devamı olan partide eş başkan oldu milletvekili oldu ve 7 yıldır tutuklu. Bizler başka bir perspektifle Türkiye’nin sorunlarının çözümü için omuzlarımıza yük aldık aynı akıbetini bizler yaşadık. DEP’lileri yargılayanlar, mahkeme başkanı, Nuh Mete Yüksel çok kararlıydılar ‘bu işi bitireceğiz’ diyorlardı. Aradan onca yıl geçmiş aynı şeyi yaşıyoruz. Bizler dilimizden kültürümüzden vazgeçemeyiz, vazgeçmesi gereken bu hataları yapanlardır. Düşünün bütün bu yarattıkları bu ülkeye zarar vermiyor mu? Silah var diyorlar biz de onu bıraktırmaya çalışıyoruz. Yıllarca İmralı’ya gittik, Kandil’e gittik. Erdoğan’ın 'Öcalan’ın çağrısı önemlidir' sözleri manşet oldu. Tarih 11 Mart 2015. Çünkü görüşmelerimiz devam etti mesele silahlı çatışmaların dışına çıksın diye uğraştığımız bir dönem. Ne yaptılar, HDP Haziran’daki seçimlerde AKP’yi tek başına iktidar olmaktan çıkarınca işin rengi değişti. Çözüm süreci Kürtlere yarıyor diye yeniden silaha sarıldılar. O yüzden AİHM kararının sizler tarafından Erdoğan talimatı sonrasında uygulanmaması devlet sistemini tümden çökertmiştir.

Her konuşmasından sonra oy çağrısı yapıyor. Oy uğruna bizleri içeride tutuyor. Açık söylüyorum; yalancı, iftiracı! Bizim bunları söylemediğimizi bilmiyor mu? Biliyor. Çözüm süreci başlamıştı. Öcalan’ın iki mektubu Erdoğan’ın elindeydi. Bunu Sadullah Ergin bize söyledi. 'Bu defa iş ciddi, Cumhurbaşkanı bu işi ciddiye alıyor, Öcalan kararlı gözüküyor iki ayrı mektup yazmış. Fakat o dönem bir sorun vardı, açlık grevleri başlamış 65’inci günlerine gelmiş. Biri yaşamını yitirirse süreç sıkıntıya girer o yüzden bu açlık grevlerinin bitmesi için sizden beklentimiz var. Lütfen bitirsinler açlık grevlerini ki süreç devam etsin.' Bu iktidarın bizden ricasıydı. O dönem yöneticilerimiz de açlık grevindeydi. Adalet Bakanı’nın kendisi Sincan Cezaevindeki arkadaşları ziyaret etti. Biz de Diyarbakır’da arkadaşlarımızı ziyaret ettik durumu anlattık. Onların da cevabı şu oldu. 'Biz süreçten memnuniyet duyarız, barış olursa zaten biz bırakırız. Eğer Öcalan ile görüşme varsa adalet bakanının somut bir şey söylemesi lazım. Bunlar olursa açlık grevini bırakırız süreci tıkamak için değil çözümün önünü açmak için açlık grevi yapıyoruz.' Bunu Sincan’daki kadınlar da bizzat Sadullah Ergin’e söyledi. Ondan sonra bir kaç yerde büyük miting yapma kararı aldık. O mitinglerde de açlık grevinin bitirilmesinin çağrısını yapacağız, 'sürecin sorumluluğunu biz alıyoruz' diyeceğiz. Bunun sosyopsikolojik zeminini oluşturmaya çalışıyoruz. Bu çerçevede çok görkemli mitingler yaptık. Bunlardan birini de Kızıltepe’de yaptık. O zaman yöneticilerimiz geldi dediler ki Öcalan’ın posteri var diye gençlere işkence yapıldı gözaltına alındı. Sebebi de Öcalan’ın posteri. O sırada Hükümet Öcalan ile görüşme hazırlığı yapıyor biz açlık grevini bitirmek için yollara düşmüşüz. Biz de süreç aksamasın, kesintisiye uğramasın diye uğraşıyoruz. Polis ise Öcalan posteri var diye onbinlerce Kızıltepelinin buluştuğu mitingte gençlere işkence yapıyor. Neden? O dönem fetullahçıların da bundan haberi var. Bu işkence haberleri basına düştü. Bu şu demekti 'ey Kürtler devletin Öcalan’a yaklaşımı budur.' Yaklaşım bu. Ben de orada daha 'Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz' dedim. Bunu fetullahçı polislere dönerek söyledim. Kasıt barışı sağlayanın heykelini dikmektir. Bu açıklamanın tarihi 2012. Aradan 7 yıl geçiyor, Erdoğan seçim kazanmak bizi tutuklatmak için bunu kullanıyor. Öcalan’ın iki mektubu senin elinde değil miydi? Bunlara nasıl güvenilir. Figen Hanım’ın 'sırtımızı YPG’ye dayadık' sözünü de kullandılar. Figen Hanım 'sırtımızı IŞİD’e dayadık' sözlerine karşı söylüyor. IŞİD barbarlığını açıkça savunan köşe yazıları oldu. Mehmet Barlas’ın oğlu Cemil Barlas mıydı, Kobanî’de “IŞİDçiyim” diye twit atıyordu. Biz Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz derken ne oldu? Savcılar dava mı açtı, yandaş medya beni linç mi etti? Hayır! Aksine normal karşılandı aksine kendileri zaten Başkan Apo’nun heykelini diktiler. 'Öcalan şanstır' diye manşet atıyorlardı. Ama buna rağmen hala bize karşı kullanıyorlar bunu.

O zaman kendileri Öcalan’dan bize not getiriyorlardı. Bizi acilen cezaevlerine götürdüler gece yarısı hücrelere girdik arkadaşlar şaşırdı. Karşımızda kim vardı Tayip Temel, açlık grevinin 68’inci günündeydi. Dedik ki Öcalan’dan not var. Tayip Temel o zaman açlık grevlerinin anlamını anlattı. Öylesine etkileyici bir konuşma yaptı ki dinleyenlerin gözleri yaşardı. Cezaevi Müdürü nedereyse ağlayacaktı. “Barış olsun diye biz canlarımızı ortaya koyduk” dediler. Ondan sonra açlık grevleri bitti ve çözüm süreci başladı. Bunları bilmiyor mu Tayyip Erdoğan, Sadullah Ergin şimdi vekil değil ama bilmiyor mu, Hakan Fidan şimdi Dışişleri Bakanı, bilmiyor mu bunları? Barış için uğraşıyorduk. Niye yaptılar bunu? İktidarlarının sürmesi için kan lazımdı bunu yaptılar. (Erdoğan’ın 'Bunlar Kürdistan diyor benim ülkemde Kürdistan diye bir yer yok bunlar bölücü' sözlerini de hatırlattı) Yeri geldiğinde arşivlere bakın orada Kürdistan Lazistan göreceksiniz. Böyle ilkesizdir.

(Burada Erdoğan’ın “Delil olmazsa ben bunlara terörist der miyim” sözlerini de alıntıladı)

Siz niye yargılama yapıyorsunuz size ne gerek var. Adam hükmü vermiş. Benim fotoğraflarımı kullanıyor. İmralı ve Kandil’deki fotoğraflar nasıl çekildi? Cezaevine gizli makina mı soktuk, kim çekti fotoğrafları? Cezaevi müdürü fotoğraf makinasını kendisi getirmedi mi sizin talimatınızla? Fotoğrafçı da değil bizzat cezaevi müdürünün kendisi fotoğrafları çekmedi mi, tek tek bunlar olmuş mu diye bize göstermedi mi? Sonra o fotoğrafları size getiren müdür değil miydi, onları bize teslim eden Sadullah Ergin değil miydi? Kandil fotoları nasıl çekildi? Sorun çözülüyor, bunun alt yapısını oluşturmak için olur bunu sizinle tartışmadık mı? 'KCK yöneticilerinin silahsızlanmaya hazırız' mektubunu getirdiğimizde bunlar önemli değil miydi? Çık bunları inkar et. Biz dönüşte çok yorgunduk, bir gece orada dinlensen diye düşündük. İmralı Ankara Kandil yüzbinlerce kilometre yol yaptık. Bunun için danışmandan da faydalanamıyoruz. Fakat Sadullah Ergin aradı o mektup çok önemli bir an önce getirmeniz gerekir. Beyefendi de dahil herkes çok heyecanlı. Sınırda kimliklerimize bile bakmadılar “silah bırakılacak mı” diye sordular biz "evet" dediğimizde neredeyse sınırdaki polisler halay çekecekti. Yıllar sonra Kandil’deki fotoğraflar vs diye bunu kullanıyor. Yıllardır yargılanıyoruz ‘yahu bari bundan yargılamayın, bilgim var haberim var’ demiyor. Aksine sizi yönlendirmek için bu yalan ve iftiraları atıyor.

Bütün bunların üzerinden ikiyüzlülüğün kitabı yazılır. 3 gün önce terör örgütü lideri dediğinden Tunceli'deki akademisyen aracılığıyla mektup getirtiyor. O mektubu avukatlara iletmeden istedikleri gibi yorumluyor. O mektup seçimlerle ve sandıkla ilgili bir mektup değil. Çağrı yapmıyor. Kendisini tanıyorum, Öcalan barış için iğne ile kuyu kazan biridir. Öcalan’ın mektubunu kim tercüme ediyor? Erdoğan tercüme ediyor. Tarafsız kalın diye mektup geldiğini söylüyor. O günden beri Öcalan-Demirtaş çatışması diye yandaş basında çarşaf çarşaf yazıyorlar. Maden bunları söylüyorsunuz neden Öcalan tecritte? Öcalan sıradan biri değil o yüzden ada cezaevine kapatmışsınız, İnfaz hukuku, görüş hukuku bunların hiçbiri Öcalan’a karşı uygulanmıyor. Madem bu kadar kıymetli sizin için niye gereğini yapmıyorsunuz? Abdullah Öcalan sıradan biri değildir, bunu Türkiye Cumhuriyeti Devleti de biliyor. O zaman sıradan yaklaşılmasın, halkımıza da partimize de sıradan yaklaşılmasın. Öcalan siyasi bir aktördür, CMK’ya vs göre hakları savunulmaz siyasi bir kişiliktir ve hakları da siyaseten savunulmalıdır. Bakın 12 gencin cenazesi geldi eminim ki ‘bunu engellemek için niye önümü açmıyorlar’ diye saçını başını yoluyordur. Niye izin vermiyorlar buna, çünkü ölümlerin bitmesini istemiyorlar. Ben de dahil hepimiz görüşmeye (Öcalan’la) talibiz. Buradan SEGBİS’le görüşmek dahil görüşmek istiyoruz. Milletvekillerimizin tamamı görüşme için başvurdu izin verin. Barış fekadarlık ister, yürek ister. Bu ülkenin İçişleri Bakanı twitterdan “kardeşini sarı torbaya koyup getireceğim Demirtaş” dedi. Buna rağmen barış diyorum silahla olmaz diyorum. Normalde çıldırmamız lazım ama sağduyumuzu koruyorsak aldığımız siyasi terbiyeden dolayıdır.

Erdoğan size diyor 'ben inanıyorum ki bizim yargımız Selahattin Demirtaş’a böyle bir hakkı varsa sözde bir hakkı, onu da bizim yargımız koruyacak değil' diyor. Bununla talimat veriyor. "Bunların mülkiyet hakkı yok ki" demiş. Yanlış mı alınmış bilmiyorum. Bizim mülkiyet hakkımız da mı yokmuş? Adil yargılanma hakkımız yok, siyaset yapma hakkımız yok, konuşma hakkımız yok, mülkiyet hakkımız da yokmuş!

Hakkımızda sizin kafanızda en az örgüt üyeliği var. Bu kararı ne zaman verdiniz? Biz daha savunmamızı yapmadık, ben yeni yapıyorum, Gülten Başkan yapmadı bazı arkadaşlar yapmadı, sorgumuzu yapmadınız. Söz hakkımızı engellediniz. Peki ne zaman bu kararı verdiniz? İşte bu anlattığım Erdoğan’ın talimatlarıyla bu kararı verdiniz

(Erdoğan'ı kastederek) 6 yıl boyunca 'Demirtaş talimatıyla' diyor. İlk kez 'Kandil’in talimatıyla' diyor. Biz henüz bilmiyoruz, dosya gizli ama beyefendi biliyor. Çalışılmış dosyada ona brifing verilmiş ve diyor ki “örgütün emriyle onlarca kişinin öldüğü”. Kimin kumpas kurduğunu şimdi anlıyor muyuz? Kimin bilgisi dahilinde itirafçıların konuşturulduğunu anlıyor muyuz?

(Erdoğan’ın bir konuşmasında “Seçimlerde seni başkan yaptırmayacağız diye ortalığı inletenlerin Yasin Börü’nün hesabını verdiğini gördünüz mü…” sözlerini alıntıladı)

"Freudcu bakış açısıyla söyleyelim burada zihninin altındaki öfkeyi dışa vuruyor. Ortalığı inlettiğimizi kabul ediyor. Doğru ortalığı inlettiğimizi hatırlıyorum, doğru. Seni başkan yaptırmadığımızı da biliyorum. Hani bir mesel vardır ya, babası oğluna der ki sen adam olamazsın oğlum der. Oğlu çalışır, okur atıyorum kaymakam olur sonra babasını ayağına çağırır baba bak ben kaymakam oldum der. Babası da oğluna der ki oğlum ben kaymakam olamazsın demedim adam olamazsın dedim. Ben de söyleyeyim, biz de sana başkan olamazsın dedik. Onun dışında maşallah herşey oldun, tek adam oldun, devleti ele geçirdim ama hala başkan olabilmiş değilsin”

(Erdoğan’ın bir grup toplantısında “Edirne’deki en büyük hesabı İmralı’dakine hesap verecek, onların da kendi içlerinde bir hesaplaşmaları var bu hesaplaşmayı kendi içlerinde yapacaklar” sözlerini de hatırlattı)

“Defalarca çağrı yaptım. İmralı’da Öcalan ile görüştürün beni. Bildiğim ne varsa anlatayım. Hatta sen de gel ülkenin cumhurbaşkanı olarak sen de gel. Buyurun Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Öcalan ben. üçümüz bir araya gelelim, kim kime hesap veriyor konuşalım. Çağrı yaptım, iki yıl geçti bu çağrımın üzerinden. Halen bekliyorum. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı bunu yaptı. Seçim kazanabilmek için cumhurbaşkanı bu cümleyi de kurdu. Ben hala bekliyorum. Çözüm sürecinde kim neyi bitirdi, akan kandan kim sorumlu hep birlikte tartışalım. Buyurun ben hazırım. Öcalan ile görüşmeyi başlatın, hesap soracaksa da benden de halktan da siyasetçiden de senden de, kim kimden hesap soracak tartışalım. Gerçekleri İmralı’da tartışalım istersen. Ben hazırım bakalım kim suçlu kim güçlü. Yalanlarınızı iftiralarınızı hep birlikte İmralı’da tartışalım”

7 yıldır bütün hukuksuzluğunuza rağmen Erdoğan’a güven vermiyor musunuz?

(Erdoğan’ın yargıya talimatlarına da “Bir ülkenin cumhurbaşkanı 7 yıl boyunca neden hergün bunları konuşur. Size güvenmiyor mu siz güven vermiyor musunuz” sözlerini hatırlattı)

Lütfen susturun kendisini deyin ki "biz gereğini yapacağız, talimatı aldık başgöz üstüne zaten gereğini yapıyoruz, 7 yıldır suçsuz yere tutuyoruz deyin. (Erdoğan’ın 'bunlar 50 küsur yurttaşımızı katletmedi mi' sözlerini hatırlattı) Bunlar sözde Yaradan'ı yaradılandan ötürü seviyor. Hangileri, küsurları da mı? 50 küsur… İnsan canından bahsediyor. Onları biz öldürmüşüz o da buna üzülüyor!' ifadeleriyle tepki gösterdi. Erdoğan’ın kendisini hedef alarak 'Bunlar Kürt değil, bunların Kürtlükle derdi yok şimdi Eş Genel Başkanı var bunun Kürtlükle alakası var mı' sözlerine de Demirtaş, 'Bunu yorumlamaya gerek bile yok, ırkçı kafatasçı.

(Erdoğan’ın konuşmalarında Kobanî eylemlerinde hayatını kaybedenlerin sayısını 30, 40, 50, 51 ve 53 gibi farklı rakamlar verdiğini verdiğini ancak sadece Yasin Börü ismini kullandığını belirtti)

“Derdi Yasin Börü mü, hayır sadece oy istiyor. Başka isim bilmiyor. Onun için önemli değil. Zaten verdiği bilgiler yalan yanlış. Bu da umurunda değil”

(Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’nun “Ben gelince Demirtaş’ı bırakacağım” şeklindeki sözlerinin hukuk devletine uygun olmadığını söylemesine tepki gösterdi)

“Serbest bırakacağım sözü hukuk devletine uygun değilmiş ama kendisinin ‘Selo’yu asla bırakmayacağım’ demesi hukuka uygunmuş”

(Erdoğan’ın, “Selo Kürt değil Zaza, Zaza!” sözlerini de anımsatıyor)

Kurmanc olsaydım herhalde beni bırakacaktı. Ama burada Kurmanc arkadaşlarımı da tutuyorlar. Bari Kurmancları bırakın, biz Zazalar kalırız. Suçum Zaza olmakmış! Tarihler ve rakamlar değişiyor ama yalanlar değişmiyor. Bir başka iftar programında orucunu açmış, namazını kılmış, iftar sonrasında konuşuyor. ‘Gezi’de bunlar katliam yaptı. Selo’yu çıkaracağız diyorlar. Bu teröristi nasıl çıkarırsınız?’ diyor. Bakın hemen bağladığı yer seçim kampanyası

(Erdoğan’ın “AKP ve Erdoğan yönettiği müddetçe siz Selo’yu meloyu çıkaramazsınız” sözlerinin altını çizen Demirtaş, mahkeme heyetine dönerek) “Bu talimat size verilmiş. Selo’yu çıkaramazsınız. Bu konuşmaların tamamında Erdoğan elini kolunu bağladığı birine meydanlarda hakaret ediyor. Sadece yalan söylemiyor aynı zamanda hakaret ediyor. Kem sözlerinin tamamını sahibine iade ediyorum

Erdoğan’ın sadece benim adımı anarak yaptığı konuşmalarının sadece bir kısmı. Sadece seçim meydanlarında, televizyonda yaptığı konuşmalar bunlar. Bu bir kısmı okumam bile bir günden uzun sürdü. Bunları kamuoyunun beynine çivi gibi çaktılar. Bir algı mekanizması var. Adalet Bakanlığı, İletişim Başkanlığı, medya ayağı bunların hepsi bu algı operasyonunu büyüterek, yargının her aşamasını etki altına alarak, doğrudan yargıçları talimatlandırarak ve diğerlerini de etkileyerek 8 yıldır böyle çalışıyorlar. Bütün bunlar bu yargılamanın siyasi bir yargılama olduğunu gösteriyor. Bunu sadece biz iddia etmiyoruz, bunu AİHM Büyük Daire kararı da söylüyor. Bütün bu konuşmalara dayanarak söylüyor bunu. Sanırım Büyük Dairenin kararı açıklanacak. AİHM’deki görüşmeler bitti. AYM’deki yargılama da bitti, kararın yazıldığını biliyoruz. Bahçeli’nin AYM’yi baskı altına almasının nedeni budur.

Can Atalay elbette serbest bırakılmalıdır. Ancak AYM üzerindeki baskı Can Atalay kararı nedeniyle değildir, Demirtaş hakkında vereceği olası kararla ilgilidir. AYM üyeleri benim akrabam değil ama önlerine bir dosya gelmiş. İyi ya da kötü verdiği kararı değiştirmeye ya da ertelemeye çalışıyorlar. Siz de bu yüzden kararı bir an önce vermeye çalışıyorsunuz. Çok da önemli değil. Esas olan benim vicdanımdır. Ben vicdanlarda çoktan aklandım. Bunu toplum da biliyor. Bunu AKP seçmenleri bile biliyor. Yüzlerce binlerce AKP’li ‘suçsuzluğunuzu biliyoruz’ diye mesaj gönderiyor. Benimle ilgili bu suçlamaları Süleyman Soylu, İletişim Bakanı Fahrettin, bakanlar, sosyal medyadaki troller televizyonlarda binlerce defa tekrarladılar. Bu algıyı diri tutmaları lazımdı. Öyle ki ota böceğe ilişkin tweet atan kimi AKP’li vekiller, söze ‘terörist Demirtaş’ demeden başlamıyor. Bunları burada tekrarlamaya kalksak aylarca sürer. Bunlar yeniden benim ağzımdan kayıtlara geçsin. Yarın öbür gün bu dosya açıldığında kumpas nasıl kurulmuş bunu herkes görsün.

(Dokunulmazlıkların kaldırılması sürecine ilişkin AİHM tarafından alınan ihlal kararının da ilgili mahkeme tarafından tanınmadığını söylüyor)

Bu kararları görmezden geldiniz, çünkü Erdoğan tarafından talimatlandırıldınız 30 ayrı fezlekem varsa bunların her biri için ayrı ayrı savunma yapma hakkım var. Zaman sınırı olmadan. Bizim dokunulmazlıklarımız kaldırıldığında benim 142 konuşmamdan dolayı fezlekem vardı. Arkadaşlarımın da fezlekeleri vardı. O zaman tartıştılar, her bir fezleke için bu usul üzerine tartışmalar yürüttüler. Çağın büyük hukukçusu mucit Prof. Dr. Mustafa Şentop bunu ortaya attı, onlar da ikna oldular. ‘Anayasa’ya aykırı ama deneyelim’ dediler. Formül neydi? ‘Bir defaya mahsus anayasaya geçici bir madde koyarız ve bütün vekillerin dokunulmazlıklarını geçici olarak kaldırırız’ dediler. Bir defaya mahsus. AİHM’in de tespit ettiği gibi bir tek kişiye ve bir tek olaya ilişkin anayasayı değiştiremezsiniz. Ancak bir kanun değişikliği ile anayasa değişikliği yapıldı. Anayasa’ya ek 20'nci maddesi böyle değiştirildi

Yine bir algı operasyonu ile mikrofon bulduğu her yerde açıklamalar yapmış. Fezlekeler tozlu raflarda kalmamalı demiş. Sonra ne oldu? CHP’nin ‘Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ demesiyle birlikte Meclis bunları hızla işleme almaya başladı. Bizim her bir fezlekeyle ilgili kendimizi savunma hakkımız varken, bunların hiçbiri tanınmadan dokunulmazlıklarımız düşürüldü Bu karardan sonra algı operasyonları hemen başladı, ‘zırh düştü’ manşetleri atıldı.

Anayasa değişikliği hatalıydı. Dokunulmazlıklar geriye doğru kaldırıldı. O tarihten sonra bütün vekillerin dokunulmazlığı devam etti. O yüzden "ifade vermeye gitmeyiz" dedim. Dokunulmazlığımız devam etmesine rağmen bakın ne oldu? Türkiye’de bir koordinatör savcılık, bölge savcılığı yoktur. Fakat 4 Kasım 2016 gece 01:00’de Türkiye’nin 4 ilinde 10 milletvekili evlerinin kapıları çalınarak gözaltına alındı. Soruşturmayı yürüten Diyarbakır Savcısı. Niye Diyarbakır Savcılığı bu soruşturmayı yürütüyor bilen yok. Diyarbakır Savcısı hangi yetkiyle İstanbul’dan, Ankara’dan milletvekili gözaltına aldırıp Diyarbakır’a getiriyor? Usulde zerre kadar yeri olmayan bir şey yaptılar. Bütün savcılar tutuklanmamıza bir iki gün kala yetkisizlik kararı verip dosyayı Diyarbakır’a göndermişler. Örneğin Bingöl’deki soruşturmamda tutuklanmaya 4 gün kala yetkisizlik kararı verilip Diyarbakır’a gönderilmiş. Gerekçe yok. Konuşma senin ilinde yapılmış, niye yetkisizsin? Batman’daki bir dosyada mitingde yaptığım bir konuşma var. Bakın Batman ne yapmış? Sadece bu bile kumpasın boyutunu gösterecek dehşet bir şeydir. Batman Savcılığı soruşturmayı bitirmiş, dava açmışlar. Ama Demirtaş’ın bütün dosyaları Diyarbakır’a gönderilecek talimatı gelince Ağır Ceza Mahkemesi kendisine gelen iddianameyi gerekçesiz iade etmiş. Savcı iade gelen dosyayı ne yapar, ya tamamlar ya da soruşturmayı düşürür. Ama Batman Savcısı bu dosyayı Diyarbakır’a göndermiş. Batman Savcısı ‘Sanığın Diyarbakır Milletvekili olması nedeniyle’ diyerek dosyayı Diyarbakır’a göndermiş. Ama ben İstanbul Milletvekiliyim, Batman Savcısı bunu bilmiyor. Kim yaptı bu organizasyonu? Savcılar birbirini arayıp ‘kardeş bu dosyaları Diyarbakır’a gönderelim’ demediğine göre, bir koordinatör savcı ya da Türkiye savcısı olmadığına göre kim yaptı bu organizasyonu? Biraz önce Erdoğan’ın açıklamalarını okuduk. Niye bu dosyaları Diyarbakır’a gönderiyorlar? Tek bir fezleke ile tutuklama yapamazlar, o yüzden bütün dosyaları bir araya getirmişler.

Gece 01:00’de kapımızı çaldılar, bekliyorduk zaten. Kızlarımız uyanmasın diye rica ettim, kapıyı kıracaklarını söylediler. Küçük kızım büyüdü, şimdi hukuk fakültesinde okuyor. Bütün siteyi kar maskeli polisler sarmış, gözaltına almaya gelmişler. Kar maskeli polisleri binadan boşalttırdım. "İnsanları korkutmaya hakkınız yok" dedim. Valizim hazırdı, okuyacağım kitaplar hazırdı. Bir an önce geri dönmek üzere söz verdim. Döneceğim kızım, sözümden dönmüş değilim. Emniyet’te işlemlerim sürerken televizyonda izledim. Yayınlar başlamıştı, programcılar hazırdı. Manşetler de hazırdı. AKP’li vekiller söylüyordu şu şu isimler alınacak diye. 6 Ekim’de yapacaklardı operasyonu, biraz sarkıtmak zorunda kaldılar. Diyarbakır Savcılığında 3 genç savcı vardı karşımda. Arkalarında Osmanlı Ocakları armalı takvim vardı. O sırada şiddetli bir bomba patladı. Diyarbakır Emniyeti önünde araç patlatmışlar. Savcılara döndüm dedim ki ‘İnşallah kimseye bir şey olmamıştır ama bu isterseniz Demirtaş’ı tutuklamayın bombasıdır. Gözdağıdır’. Benim oradan geçeceğimi mi düşünüyorlardı bilmiyorum ama bu patlamanın failleri hala ortada yok. Önce PKK dediler, sonra IŞİD dediler, sonra bilmem kim dediler ama failler yok. Bir katliamı o gece yaptılar. Kurtça Eker’e hazırlattılar iddianameyi. Tanımam etmem Kurtça Eker’i ama Şamil Tayyar yazdı "Demirtaş’ın iddianamesini bir Fetullahçıya hazırlattılar" diye. O gece savcılara, ‘Kimsiniz, beni nasıl aldırırsınız, milletvekilinin evini bastırıp tutuklanmak sizin haddinize mi?’ dedim. 3 tane tıfıl savcı önüme koymuşlar. Onlara ifade vermeyeceğimi söyledim. Ondan dolayı da hakkımda soruşturmalar açıldı.

Beni alıp havaalanına götürdüler, bir küçük özel jet bir tane de THY'ye ait uçak apronda bekliyordu. Figen Başkan ‘Üzerinde para var mı?’ dedi, hayır deyince, ‘Sana lazım olur’ dedi ve cebinden çıkardı 200 TL’yi, 100 TL’sini bana verdi. O zaman 100 TL iyi paraydı. Şimdiki gibi 5 kuruş değildi. Sonra anladım Figen Başkanın bana nasıl bir iyilik yaptığını. Benle Figen Başkanı özel jetle, diğer arkadaşlarımızı da THY uçağıyla götürdüler. Her şey hazırlanmıştı. Bizi Kandıra’ya götüreceklerdi. Sonra sivil giyimli biri geldi ve dosyamın üzerine Edirne yazdılar. Buradaki (Edirne) cezaevindekiler şaşırdılar. Yalnız kalmayayım diye Abdullah Zeydan’ı da buraya getirmişler. Her şey o kadar hukuksuz, ahlaksız ve namertçe yürüdü ki. Edirne Cezaevi evime, aileme 1700 km uzakta. Her hafta gelmeyin dememe rağmen ailem her hafta geliyor 3400 km. Avukat arkadaşlar -minnet duyuyorum- her gün geliyorlar. Bu sıkıntıları yaşatabilmek için Yunanistan sınırındaki cezaevine koydular beni.

Bunu kimseye anlatamadık. Kritik seçmen bizdik. Biz içeride olmasaydık bu yıkımın önünü alabilirdik. Ekonomi çöktü. ‘Yanlış yapıyorsunuz, bir sistem getiriyorsunuz ama bu Türkiye gerçeğine uygun değil’ demiştik. ‘Devlet yapısı tek kişi tarafından yönetilecek bir devlet değil. Yapısı buna uygun değil’ demiştik. Devletini tanımıyor bu Türkler. Depremde enkaza gidemediler. Sosyolojik olarak mümkün değil. İstediğiniz kadar inkar edin. Türkiye çok kültürlü bir ülke. Böyle bir ülkeyi tek kişi temsil edemez. Bunları uyardık ama bizi yargının önüne atıp 2017 referandumunu hileyle hurdayla geçirdiler. O zaman partimizin eş genel başkanıydık, uyardık. O dönem partimizin yapması gereken tek şey kampanya yapılamaz kampanyası yürütmekti. Arkadaşlarımız hayır kampanyası yürüttüler. Yanlış yaptılar. Bu da her şeyi, tutuklanmamızı normalleştirdi.

(Kobanê soruşturmasında ilk olarak “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet” suçlamalarıyla karşı karşıya kaldıklarını ancak Erdoğan’ın “cinayet” suçlamasını öne sürdüğünü belirtti)

Asliye Cezalık suçlar. O dönem ‘Cinayetten yargılanmıyoruz. Bunu ispatla, senin lehine adaylıktan çekilirim’ dedim. Bu tweeti attığım gün Savcı Ahmet Altun tarafından hakkımızda ikinci Kobanî Davası başlatıldı. Erdoğan’ın talimatıyla açıldı. Ben mertçe çağrı yapıyorum, o arkamdan dümen çeviriyor. Ahmet Altun kim? O dönem yargılandığımız davanın duruşma savcısı. Duruşmada beni dinliyor, sonra arkadan gidip gizli soruşturma yürütüyor. AİHM o esnada kararını açıklayacak. Uygulanmamış bir tahliye kararı var, avukat arkadaşlarımız Brüksel’e gitmişler. Avukatlar olmadığı için duruşmaya mazeret sundum. 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi avukatlarım olmamasına rağmen ısrarla beni duruşmaya çağırıyor. Gide gide akraba olmuştuk. Allah korusun heyetin başına bir şey mi geldi gidip bakayım dedim. Gittim, Murat Bey ‘Hakkında tahliye kararı verdik’ dedi. ‘Bu karar AİHM Büyük Daire kararı öncesinde oradaki avukatlara bir koz olsun diye verdiğiniz bir karardır’ dedim. Çünkü bu karara rağmen bırakılmazdım. Akın Gürlek Davasında hüküm giymiştim. Günlerce bu hukuksuzlukları anlatabilirim anlatacağım da çünkü dava budur, zaten başka bir şey yok ki.

(Akın Gürlek Davasında hakkında verilen 4 yıl 8 ay hapis cezasını ve bunun hızlandırılmasına dair yapılan hesaplamaları anlattı)

Bu konuşma Kazlıçeşme’de yaptığım bir barış konuşmasıydı. Yandaş medya bile ‘Demirtaş’tan barış çağrısı’ diye verirken, bu konuşma hakkında propaganda soruşturması açıldı. Diğer propaganda dosyaları ile birleştirilmedi. Bu dosyadan Türkiye tarihinde propagandadan verilen en yüksek ceza verildi. Peki, niye 5 yıl vermediler, 4 yıl 6 ay vermediler de 4 yıl 8 ay ceza verdiler? 5 yıl ceza verseler o dönemki düzenlemelere göre Yargıtay’a gidecek. 4 yıl 8 ay ceza ile beni 2023 seçimlerine kadar siyasi yasaklı hale getirdiler. Bu kararı siparişle verdiler

(İkinci Kobanê Davasına ilişkin)

Kardeşim Avukat Aygül ile görüşüyorduk cezaevinde. Görevliler geldi ve dediler ki ‘Ankara’da savcı seni SEGBİS’e istiyor’. Hakkımda bir dava yok, bir dosya yok. Sonra bağlandık SEGBİS’e. Savcı Ahmet Altun bugün suçlandığımız suçlamaları sıralayarak şüpheli sıfatıyla ifade almak istediğini söyledi. Ben de ‘Tamam ifademizi verelim ama avukatlarımla görüşelim. Gerekli dosyaları alsınlar biz de bir hazırlık yapalım, ifade verelim’ dedik. Savcı, ‘Tamam avukatlarınız bizimle iletişime geçsin, sonra ifadenizi alalım’ dedi. Ama SEGBİS’i kapatır kapatmaz savcı beni tutuklamaya sevk etmiş. Kumpasa bakar mısınız?

(AYM’nin, kendisi hakkında “uzun tutukluluk ve seçme ve seçilme hakkının ihlali”ne ilişkin yapılan başvuruda ihlal kararı verdiğini hatırlattı)

AYM kararı pratikte bir işe yaramadı ama şunu teyit etti. Benim cumhurbaşkanı adayı olarak içeride olmamın hak ihlali olduğuna hükmetti. Dolayısıyla 2018 Cumhurbaşkanlığı Seçimi gayrimeşrudur. AYM de kumpasın bir parçasıdır. 4,5 yıldır başvuruma ilişkin karar vermedi. İki kez gündeme aldılar ama karar vermediler ya da kararı açıklamadılar. Ne zaman karar verecek onu da bilmiyoruz.

28 ARALIK 2023 / DEMİRTAŞ 4.GÜNDE DEVAM EDİYOR
Cumhuriyet tarihi boyunca yok sayılan Kürtler başta olmak üzere tüm kimlik ve inançların devlet ideolojisi dışında hep birlikte örgütlendikleri HDP yüzde 13,2 oyla parlamentoya girerek herhangi bir partinin tek başına çoğunluğu elde etmesini önlemişti. O dönemde Türkiye siyasetini etkileyen yeni bir uzlaşı imkanı gerçekleşti. Toplumsal uzlaşı ve barış için gerekli olan bütün demokratikleşme adımlarının savunulduğu bir hat karşısında milliyetçi dinci AKP-MHP bloğunun neden kurulduğunu anlatmaya devam edeceğim çünkü hala iktidar davaya müdahale oluyor, algı yaratıyor.

(2012 yılındaki açlık grevlerinin PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın mektubuyla sonlandığını hatırlattı ve Çözüm Süreci ile Türkiye’nin yeni bir döneme girdiğini söyledi)

Biz de HDP olarak bütün bu süreci destekleyen, görüşmeleri destekleyen bir partiydik. Çatışma uzlaşmadan ve öldürme yaşatmaktan daha kolaydır, biz zora talibiz’, ‘barış istemeyenlerin oyununu milletimizle bozacağız’, ‘her yıl belli sayıda şehit vermeyi büyük bedeller ödemeyi sineye çeken, kabullenen bir anlayış ne insanidir, ne de vicdanidir’, ‘Kirli bir savaşın kazananı şerefli bir barışın kaybedeni olmaz.

Bu mesajları paylaşan Erdoğan aynı zamanda İmralı’daki görüşmeleri sıklaştırdı. 2014 yılındaki Kobanî olaylarının yaşanmasından sonra görüşmeler sıklaşmış ve benim de içimde olduğum heyetler görüşmelere devam ediyordu. Biz elimizden gelen gayreti sürdürüyorduk. Bir protokol üzerinde ısrar ediyorduk. İstanbul Dolmabahçe Sarayı"nda hükümet yetkilileriyle bizim de katılacağımız bir protokoldü. Bu protokol Türkiye’nin bir daha silahla, çatışmayla anılmayacağına dair bir protokoldü. O protokole bir kısım tepkiler gelirken, Türkiye genelinde olumlu karşılandı. 1984’ten beri Türkiye’de acılara neden olan süreç kapanırken, siyaset öne çıkacak diye herkes seviniyordu. Bu süreçte HDP’nin çağrısı olmuş, hedef gösterilmiş ama buna rağmen bir komplo kimsenin aklına gelmemişti. Meclise ait bir sarayda açıklama yapıldı, bu öyle sıradan bir şey değil. Bugün terörist olarak suçladıkları bir parti ile hükümet ortak bir deklarasyon yayınladı. Biz tarafı değildik ama bütün o süreçte yer aldığımız için deklarasyonu Sırrı Süreyya Önder okudu. O toplantının ardından iktidar medyasında büyük bir coşku vardı, barışın kutlamaları yapılıyordu.

Aynı gün yaptığım açıklamada, ‘Bundan sonra atılması gereken adım, bir akil insanlar heyetinin İmralı’ya gidip nihai olarak kendisinden (Öcalan) bir mektup almasıdır. Akil insanlar önünde Öcalan, PKK’ye silahları bırakmaları ve bu çatışmaların bitmesi yönünde bir çağrı yapacak. HDP heyeti de olacak. Bütün o toplantı sonucunda çıkan tutanak da akil insanlar, devlet ve bizim tarafımızdan imzalanacak. Atılması gereken adım buydu. Ben de o gün bu açıklamayı yaptım. "Hazırlıklarını tamamlayan herkese çağrı yapıyoruz" dedim. Çünkü provokasyonlar var, süreç bozulabilir tedirginliği vardı. Bu işi hızlandırmak istedik. Ancak mutabakatın açıklanmasından bir kaç gün sonra 22 Mart 2015’te Erdoğan şöyle bir açıklama yaptı: Ben oradaki toplantıyı doğru bulmuyorum. Yaklaşık 22 gün sonra bu açıklamayı yaptı. Oysa 28 Şubat’ta Erdoğan, "Bu hasretle beklediğimiz bir çağrıdır" açıklaması yapmıştı. Tabi ki bu çelişki kamuoyunun, hükümetin dikkatini çekti. Ne oldu da Erdoğan 22 günde fikrini değiştirdi? 7 Mart’ta Erdoğan'ın bir açıklaması daha var: "400 vekil verin bu iş huzurla çözülsün"' 11 Mart’ta Erdoğan bir demecinde, "Öcalan’ın çağrısı önemlidir" diyor. âlâ mutabakatı reddetmiş değil. Bu arada 17 Mart’ta benim de "Seni başkan yaptırmayacağız" açıklamam olmuştu. Erdoğan’a da bizden önce Bülent Arınç cevap verdi ve "Erdoğan’ın haberi olmaması imkansız, kendisinin bilgisi dahilinde bu mutabakat yapıldı" demişti. Erdoğan bu isimlerin üzerinde çalışmış, kimilerini reddetmiş, karşılıklı çalışmalar yürütülmüş ve en nihayetinde Erdoğan "uygundur" demiş. Fakat Erdoğan’ın sadece bir hamle kalmış olan süreci neden bitirdiğini biz hâlâ bilmiyoruz. Deniyor ya ‘Demirtaş’ın "Seni başkan yaptırmayacağız’" açıklamasıyla süreç bitti’. Bunda haklılık payı yok. Çözüm süreci Erdoğan’ı başkan yaptırmak üzerine başlatılan bir süreç değil ki! Erdoğan "Biz zora talibiz" demişti.

AKP’nin önerdiği teklife(Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş teklifi) karşı çıktık ve Meclis’te tıkandı ama bu daha önceki bir çalışmaydı. Çözüm sürecinde böyle bir çalışma olmadı” dedi.

(HDP’nin parti olarak seçimlere girme kararının ardından Erdoğan’ın Dolmabahçe Mutabakatı’nı ve Akil İnsanlar Heyeti'ni tanımadığını açıklamasına atıf yaptı)

O tarihten sonra Türkiye bir daha huzura kavuşmadı. Keşke cesur bir gazeteci çıksa da kendisine, ‘Bu kadar insanı içeri attırdınız, her gün cenazeler geliyor. Acaba Akil İnsanlar Heyeti'ni İmralı’ya gönderseydiniz Türkiye bambaşka bir yer olmayacak mıydı?’ diye sorsaydı. Haziran seçimleri daha biz kazanmadan Erdoğan’ın fikrinin değiştiği bir döneme tekabül ediyor. '7 Haziran seçimlerinde HDP rahat rahat çalışma yürüttü’ diyor bazıları. Hatta bazıları, ‘Bu devletin size verdiği imkanı doğru kullanamadınız’ diyor. Sanki devlet bize KPSS ile 80 vekil verdi, biz de doğru kullanamadık.

15 Mayıs 2015’te Tekirdağ’daki seçim irtibat büromuz 80 kişilik ırkçının saldırısına uğradı, polisler hiçbir şey yapmadı. 18 Mayıs’ta Adana’da il binamıza bombalı saldırı düzenlendi. 4 partilimiz yaralandı. Aynı günde Mersin’de il binamıza bombalı saldırı düzenlendi. Şans eseri ölen ve yararlı olmadı. Benim miting yapacağım kentti o günlerde Mersin. Toplantı yapacaktık, iptal oldu. Benim de toplantıda olacağım yerde bir gün önceden konulmuş bomba patlatıldı. Buna karşın hiç bir şekilde sağduyuyu elden bırakmadan insanlar galeyana gelmesin diye mitingte barış, kardeşlik çağrısı yaptık. Kitle çok öfkeliydi çünkü benim de dahil olacağım toplantıya suikast denemesi yapılmıştı. Ancak ben "geçtiğiniz her yerde herkese selam verin, uygunsa gidin çayını için ama en küçük bir tatsızlığa, provokasyona izin vermeyin. Bu bombayı patlatanlar bunu istiyor" dedim. 3 Haziran günü Karlıova’dan gelirken uzun namlulu silahlarla saldırıya uğrayan seçim arabamızın şoförü saldırıya uğradı, failleri hala bulunamadı. 4 Haziran’da Erzurum mitingi öncesinde mitinge gelenlerin araçları ateşe verildi, seçim minibüsünün içerisindeki arkadaşımız diri diri yakılmaktan kurtuldu. 38 kişi yaralandı. Buna rağmen yine sağduyulu davrandık. Biz Erzurum’dan çıkana kadar tüm araçlarımız taşlandı. Tarih 4 Haziran, seçimlere 3 gün var. Neden oluyor bunlar? Erdoğan’ın "terörist, Yasin Börü'nün katili açıklamaları nedeniyle oluyor.

Biz de barış çağrıları yapıyoruz. 5 Haziran’da Diyarbakır mitingimiz vardı. DAİŞ’in bombalı saldırısı oldu, ne çabuk unutuluyor? O gün ben sahnenin arkasında bekliyordum, konuşmak için çıkmak üzereyim. O sırada İdris Baluken sahnede konuşuyor. İçinde bulunduğum zırhlı aracı yerinden zıplatacak kadar büyük bir patlama sesi duyduk. İlk olarak kitleyi izdihama sürüklemeden ‘trafo patlamış’ denildi. Bir an önce beni oradan çıkarmaya çalıştılar, kabul etmedim. ‘Yüz binlerce insan oradayken nasıl gideceğim?’ dedim. Araçtan indim, bir yandan da polis gaz atıyor. Nefes alamıyoruz, gazın etkisiyle yaralılar nefes alamıyor. Tam bir vahşet ortamı. Benim bütün ailem miting alanında. Biz o ortamda en küçük bir taşkınlık olmasın diye sağduyu çağrısı yaptık. Kitleyi parti binasının önüne çağrıdık ve orada açıklama yaptım. "Asla provokasyonlara gelmeyeceğiz’" dedim. Bombayı patlatan DAİŞ’ten araması olan ve bir gece öncesinde asker kaçağı olduğu belirlenen kişi. Bir gece öncesinde Diyarbakır'da bir otelde gözaltına alındığı ve serbest bırakıldığı öğrenildi. Bombayı patlatan kişi daha sonra Gar Katliamı’nı gerçekleştiren arkadaşlarıyla buluştu. "Mitinglerimizi iptal etmiyoruz, kitlemizi sandığa götüreceğiz" dedik. Bir gün sonra İstanbul ve Van mitinglerimizi yaptık. O bombalı saldırılarla bir 2 puan oy kaybettik. Seçime 2-3 gün kala patlayan bombalarla bizi yan yana göstermeye çalıştılar. "Oylarını artırmak için mitinglerinde bomba patlattılar dedi iktidar medyası. Esra Elönü, Demirtaş’ın sazı mı patladı diye tweet attı. Neler neler yapmadılar! Bizi bugün provokatör olarak yargılıyorsunuz da kimler neler yapmış bir bakın.

Böyle bir ortamdan sonra dokunulmazlıklarımız kaldırıldı, böyle bir ortamda seçimlere girdik. Devletin bizzat organize ettiği bir süreçti. Aynı Çorum, Gezi, Maraş ve Kobanî gibi. Hepsi devlet ve devlet içerisindeki provokatörler tarafından planlandı. Faillerin hiçbiri yargılanmadı. Bize uygulanan hukuk buydu. Orman kanunlarıyla seçime girdik biz. 'HDP tahrik etti' demesin kimse, tahrik edenler bugün ülkeyi yönetiyor. Hesap vermesi gereken iktidar, bizden hesap soruyor. Bütün bunlara rağmen hukuktan vazgeçmedik, hukuku savunduk.

(Hakkında çeşitli tarihlerdeki farklı konuşmalarıyla ilgili hazırlanan ve 31’i dava dosyasında toplanan 122 adet fezleke hakkında) “Hasta bir yurttaş için bir belediyemizin ambulansını Hakkari’ye göndermemize dair yaptığımız görüşme örgütsel iletişim sayılmış. Yine Kamuran Yüksek ve Nadir Yıldırım kendi aralarında konuşmuşlar. Erzurum Cezaevi’nde açlık grevleri varmış. ‘Milletvekilleri orayı ziyaret etse iyi olur' gibi şeyler söylemiş yanlış hatırlamıyorsam. Ben de Grup Başkanvekili olduğum için kendi aralarında konuşurken ‘onu arayıp söyleyelim’ demişler. Kamuran Yüksek Genel Başkan Yardımcımız. Nadir Yıldırım da Parti Meclis Üyemiz.

Osman Baydemir beni aramış. Murat Karayılan çözüm sürecine dair bir açıklama yapmış Osman Bey de bunu önemsediğini belirtmiş ve beni arayarak "sen okuyabildin mi önemli bir açıklama" diye bana söylemiş. Osman Baydemir Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı. Onu da KCK üst düzey yöneticisi olarak yaptığım görüşmeler arasında saymışlar.

“DTK’nin önünden geçmiş olmak örgüt üyeliği olarak kabul ediliyor"

Bana sorsanız Kürt sorunu 1071’den sonra başladı. Bin yıldır sadece kazık yiyoruz. Kürtlere, kendi anavatanında bir türlü kendini yönetme hakkı tanınmadı. Herkes Zagros halkını sınır bölgesinin jandarması olarak düşünmüş. Zaman zaman o taraftan, zaman zaman bu taraftan vurmuş bu halkı.

2010’lu yıllardan itibaren ise Kürtler, bir arada yaşamanın bir tecellisi olarak sivil örgütlenmeye gittiler. Benim partimin çizgisi Türkiye’de birlikte yaşamanın ve Kürtlerin bu coğrafyasında kendisini ifade etmesinin mücadelesini yürüttü. Bütün Türkiye genelinde yönetim modelinin değişmesi gerektiğini savunduk. Kürtlere has toprağa veya bölgeye bağlı bir eyalet sistemindense bütün Türkiye’de yerelden yönetimin güçlendirilmesini savunduk. Türkiye’nin genelinde yerelden yönetim güçlendirilirse Kürtler de kendi kaderini tayin hakkını bölünmeden kazanmış olur. Neden her yerde yerel yönetim diyoruz? Türkiye’nin her yerinde farklı kimlikte insanlar yaşıyor. Bir bölgeye has federatif yapı, Türkiye’nin geri kalanıyla bu bölge arasındaki farklılıklar gerilimlere yol açabilir. Bir ülkede bütünlüklü demokrasi oluşmuyorsa bir bölgenin federatif yapısı o halkın sorunsuz yaşamasına yol açmıyor. Bizim savunduğumuz demokratikleşme programındaki idari model işin resmi tarafındadır. Yerel yönetimlere verilen yetki arttıkça devlet demokratikleşir. Türkiye yerinden yönetimi uygulamayan istisnai bir ülkedir. Uzaktan yönetmek artık çok zor.

DTK bunun neresinde yer alıyor peki? Resmi olarak idarenin demokratikleşmesi dışında toplumun demokrasiyle buluşması ayağı var. Devlet demokratikleşince otomatik olarak toplumdaki demokrasi anlayışı benimsenmiyor. 1071’den itibaren Kürt sorununu yaşayan Kürtler bin yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti ile parlamentosunda, Oslo’da, İmralı’da bunu açıktan konuştu. "Bin yıldır hem kardeşiz hem sorun yaşıyoruz" denildi. Bölünme olmayacak, şiddet olmayacak, devlet operasyonu olmayacak. Tamam nasıl çözeceğiz o zaman? Türkiye Cumhuriyeti’nin de 600 yıllık Osmanlı geleneği var. Elmalı şeker verip kandıramazsınız. Bu görüşmelerden biri de İmralı’da oldu. Aynı zamanda Oslo’da devam ediyor. Bu bahsettiğim konular görüşülüyor işte. Ortaklaştıkları nokta ne? Şiddet, terör olmayacak. Bölünme olmayacak. Kürtler inkar edilmeyecek. Kürtlerin yönetime katılma hakkı tanınacak. Devlet gitmiş konuşmuş bizzat. Savcı diyor ki "DTK Öcalan’ın emir ve talimatlarıyla kurulmuş", hayır! Halkın talepleriyle kuruldu. Orada yürüyen tartışmalarla sivil hayattaki tartışmalar birbirini beslemezse barışın hayata geçme şansı yok. DTK işte toplumun demokratikleşeceği sivil bir yapı olarak hayata geçti. DTK’nin içerisinde bazı AKP ve CHP temsilcileri de vardı. Bütün inanç temsilcileri de vardı. Hayatı boyunca birbirine selam vermemiş insanlar DTK’de kaynaştı. Hayvan hakları savunucuları da orda, kasaplar da orada. Herkes kendi sorunlarını, beklentilerini açıkça konuşurken herkes duysun amacıyla toplandı. Bu kültürün gelişmesi lazım. İnsanlar kararların inşa süreçlerinin içerisinde oldukça demokrasiyi anlarlar. DTK toplumun demokrasi kültürüne kavuşması, toplumun sorunlarını resmi kurumlara taşıması için kurulmuştur.

DTK hakkındaki tüm iddiaların tamamı konferanslar, toplantılar. Nerede bombalı saldırı düzenledi DTK? Şimdi TC’nin bir karar vermesi gerekiyor artık. Kürtler kararını verdi. ‘Çözüm yöntemimiz budur’ dedi. Bütün Türkiye için lazım. TC de buna karşı beklentilerinde haklıdır. 'Şiddet olmayacak, savaş olmayacak' diyor. Olmaması lazım tabii. Bunun yolu müzakere. Film nerede koptuysa oradan tekrar başlamak gerek. Türkiye’nin 81 kentinde de demokrasinin konuşulduğu bir yöntemin konuşulması gerek. Ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Kürtlere 1915’te Ermenilere yapılanı yapmayı düşünüyorsanız aklınızdan bile geçirmeyin. Yapılacak tek şey barıştır. Türkiye Suriye Kürdistan’ını bombalasın, içeride soykırımı dayatan anlayışlara yol versin, siyasetçilerini tutuklasın! Kürtler ne yapacak? Suriye’deki, Irak’taki Kürtler ne yapacak? Buldukları ilk fırsatta devletlerini kuracak. Kim onlara hain diyebilir? Yazık değil mi, sırf Kürt anasını görmesin diye Türkiye felakete sürükleniyor. DTK’yi terör örgütü olarak görüyorsun ama aynı zamanda Filistin’de 'HAMAS ile görüşülsün' diyorsun, güzel. Yahudi halkının da Filistin halkının da devlet hakkı var. Doğru. Peki kendi ülkene dönüp bakınca neden bunları söyleyemiyorsun. Biz düşman ya da vatan haini değiliz ya. Biz kendi vatanımızdayız. Kürdün vatanına ihanet ediliyor. Bizim dilimize hakaret ediyor. Küçük bir sivil toplum platformu denemesi bile yıllar sonra Kürtlerin yıllarca cezaevine girmesine yol açıyor.

Eğer Cemil Çiçek’i DTK’den tutuklayıp yanımıza getirirseniz, o zaman kabul ederim. Meclis Başkanı kendisi muhatap almış. Çağırmış, dinlemiş. DTK de gitmiş Meclis’te komisyona sunum yapmış. Ki devlet muhatap almasa da DTK meşrudur.

Bizimle, İmralı’daki Abdullah Öcalan ile, partilerle görüşülmesi gerekiyor. Bunlar sağlanırsa gelen fırtınadan Türkiye kendini korumayı başarır. Her açıdan bu coğrafya dünyanın merkezidir. Dünyanın merkezini yöneten insanların aklının başında olması lazım. Her gün yalanlarla, kumpaslarla, küfürlerle yönetilecek bir ülke değil burası. Çok kıymetli bir coğrafya burası ama bu kadar rezil hale getiren yönetim daha ne kadar ülkeyi yönetecek bilmiyoruz. Biz elimizden geleni yapıyoruz. 2007’den beri DTK konusunda aynı şeyleri söylüyoruz ama iktidarda istikrarsızlık var. Bir gün Öcalan ile görüşülebilir, diğer gün yasak. Bir gün öyleler, bir gün böyleler. Kumpası yapanlar da algıları yaratanlar da bunlardır.

.Biz de bilirdik Erdoğan’a bir özür mektubuyla serbest kalmayı. Yapanlar olmadı mı? İşte Nazlı Ilıcak’ları görüyoruz. Bu duruşma salonunda dahi oldu. Ama bunun barışa bir faydası olmaz. Biz barış için bu bedelleri ödüyoruz. İki halka da çok yazık. Biz savunduğumuz barışçıl, insani, ahlaki, hukuki fikirlerimizden vazgeçmeyeceğiz. Bu düşüncemiz hangi dinden olursanız olun ona uygundur. Hiç kimseyi dışlamadan, birleştiren bir anlayışı savunuyoruz. Biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneteceğiz. Bitti o iş. Türkiye’yi bu zihniyet yönetmelidir. Bizim zihniyetimizde kimse zulüm görmez. Herkesin dili, inancı özgürdür. Doğaya, cinsiyetlere saygılıdır. Biz bundan geri adım atarsak insanlığımızdan, onurumuzdan taviz vermiş oluruz. Biz cesaretimizi haklılığımızdan alıyoruz. Başka bir gücümüz yok.

29 ARALIK 2023 / DEMİRTAŞ 5. GÜNDE DEVAM EDİYOR
13 Kasım 2012’de Mardin’de yaptığım bir konuşma mütalaada suç olan lanse edilmiş. Konuşmam Kürtçe ve açlık grevleriyle ilgili. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, açlık grevinde bulunan tutsakların talebi ve ben de buna vurgu yaptım. Bu konuşmam suçlama konusu olmuş ve 6 yıl sonra fezleke hazırlanmış. Fezlekede Ahmet Türk’ün konuşması ile benim konuşmamı karıştırmışlar. Konuşma içeriğinden anlaşıldığı gibi “suçlu suçluyu övme” yok. AİHM, AYM kararlarını hatırlatmak istemiyorum ama suç ve suçluyu övmek bu değildir. Bir kişi yaptığı suçtan dolayı övülürse suç olur. Örneğin Ankaragücü’nün yumruk atan başkanını alkışlayanlar suçu ve suçluyu övmüştür. Sayın Öcalan’a sayın demek suç ve suçlu övmek ise Türkiye’nin yarısı suçludur. Sayın demek suç ise Bahçeli'nin Alaattin Çakıcı için sayın demesi de suçtur. Peki burada bir terör örgütü propagandası var mıdır? Mesela hangi örgütün propagandası var? Ne fezlekede ne iddianamede böyle bir şey yok. Ya da Demirtaş Kürt olduğu için akla PKK mi geliyor deyip yazmaya gerek duymamışlar mı? Yazma gereği duyulmamış bir suçlamanın savunmasını nasıl yapabilirim? Şimdi hangi örgüt olduğunu bilmediğim için savunma yapmasam yerindedir. Fezleke iş olsun dostlar alışverişte görsün diye hazırlanmış bir fezlekedir.

Elle tutulur bir yanı olmayan ve hukuki olmayan bir fezleke ile karşı karşıyayız. O dönem devam eden açlık grevlerine ilişkin taleplerinin yerine getirilmesi için yapılan bir konuşma var. O dönem hükümetine yönelik eleştiriler var. Bir konuşmanın propaganda sayılabilmesi için açık ve yakın bir tehlike oluşturması gerekir. Bir şiddet çağrısı bir övgü varsa bu tek başına propaganda sayılmaz, açık ve yakın bir tehlike olması lazım. Ayrıca yerel makamların yapması gereken de şudur; o gün o konuşma nedeniyle bir şiddet dalgası var mı ona da bakması lazım. Yargıtay kararları var. Örneğin ‘Yaşasın PKK’ ‘Yaşasın Apo’ ve ‘Yaşasın Gerilla’ propaganda olarak değerlendirilmemiş. Bizzat bir şiddeti teşvik etmesi lazım. Konuşmada da böyle bir şey yok. Yeni bir sürecin sosyopsikolojik alt yapısını hazırlamak üzerine yaptığımız bir mitingden bir konuşmadır. Aralık sonu itibari ile bir heyet PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmüştür ve sonrasında süreç resmi olarak başlamıştır.

(Demirtaş, Meclis Grup toplantılarında, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Kürt sorununun çözümü için muhatap alınması gerektiğine ve sorunun böyle çözülebileceğine işaret ettiğini hatırlattı. Demirtaş’ın konuşmasını kesen mahkeme başkanı, bu bilgileri yazılı olarak mahkemeye sunmasını istedi.)

Yeni bir sürece doğru adım atıldı ve bu süreçte konuşmalar yaptım. Bir bütün olarak yaptığımız her şey ve konuşma siyasi faaliyettir. Hangi amaç ile yaptığım bellidir. Dönem itibari ile de bellidir. Ortada bir şiddet yoktur. Şunun altını da çizeyim; biz bunları söylerken diğer arkadaşlarımız da bunları yürütmek ile görevlidirler. Aynı suçlamalar onlara yönelik de var. Onlar da bizim gibi siyasi faaliyette bulunmuşlardır.

Amed’te 27 Kasım 2012’de yapılan bir mitingde yaptığım konuşma fezlekeye dönüştü. Bu fezlekede de PKK lideri Abdullah Öcalan’a ilişkin ifadeler, poster ve sloganlar suçlama konusu olarak fezlekede yer almış. Konuşmamda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının özgürlüğü için yaptığı fedakarlığa ve çözüm rolüne işaret etmişim. Fezlekenin de bilirkişi raporunun da sağlıklı hazırlanmadığı görülüyor. Burada her ne kadar anlaşılmasa da buradaki konuşma bana aittir. Açlık grevinin bitmesi için hükümete, halka yaptığım duyarlılık çağrısıdır. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Sincan’da bulunan arkadaşlarımızı ziyaret etmişti. Bu adımın devam edilmesi gerektiğini işaret etmiştim.

Bu konuşmalar ve atılan adımların ardından PKK lideri Abdullah Öcalan açlık grevlerinin son bulması için not gönderdi ve bunun üzerine açlık grevleri bitti. Yeni sürecin adımları atıldı. Toplumsal bir sorunun siyasi çözümü için elinde mekanizmalar var. Parlamenterler ise İç Tüzüğün kendisine tanıdığı hakları kullanır. Soru önergesi, araştırma önergesi verebilir, gündem dışı konuşabilir. Bu konuşmalar tabanımızın bize oy verme gerekçesi olarak siyasi faaliyettir.

Arkadaşlarımız o dönem yargılanırken KCK Ana Davası olarak bilinen ve Diyarbakır’da görülen davada mahkeme başkanı cemaatten alındı. Sizler de o dönemde büyük ihtimalle yargıçtınız. Bu salon gibi büyük bir salon yapıldı. Tutukluların hepsi bizim parti üyemizdi. Biz de duruşmaları izlemeye gidiyorduk. Üç buçuk yıl sadece bu yaşandı. Çeşitli cezaevlerinden getiriliyor, yoklama yapılırken arkadaşlarımız Kürtçe buradayım diyordu. Mahkeme başkanı “kapat mikrofonu” deyip konuşmayı kesiyordu. O kadar büyük bir krize dönüştü ki avukatlar çevirme yapmak istiyorlardı “yeminli olarak biz çevirmen getirelim” dediler hiçbir şey kabul edilmedi. Beş yıl boyunca tutuklu kaldılar. Cemaatin yargıçlarından ancak uzun tutukluluk süresinin dolması ile kurtuldular. O sırada partimin eş başkanıyım. Arkadaşlarımızın bir kısmı açlık grevi yapıyordu. Bir kısım milletvekili seçildi. Kendileri için de bir şey istemiyorlar. Onların sesini duyurabilmek ve kamuoyu ile paylaşmak en azından arkadaşlarımızın ölümünün önüne geçmek için yaptığımız şeyler.

Biri açlık grevine başlamışsa onu çeviremezsin. Kendi kendine karar verip bunu yapan birini döndürmek. Bu faaliyetlerimiz doğrudan barışla ilgilidir. Şimdi cemaatin yaptıkları unutuluyor. Bu davalara bakan başkan, darbe girişimini gerçekleştiren kişi, cezasını yattı çıktı. Bizden kısa bir süre önce tutuklandı hüküm aldı infazını çekti ve çıktı. Biz hala savunma yapıyoruz. Bu nasıl bir adalet duygusu, bu nasıl bir vicdan anlamış değiliz. Siyasi konuşmalarımız, bölücü terör örgütü, anayasa, cinayet, bayrak yakma, her şeyden yargılanıyoruz. Değişen ne oldu bu süreçte? Cemaat gitti ortaklar değişti. MHP geldi. Ortak düşman Kürtler, kadınlar, Aleviler düşman olarak görülmeye devam ediliyor. Bu fezlekeyi en başta hazırlayanlar da içinin boş olduğunu biliyordu.

Cemaatin o dönemdeki kapasitesini düşünerek, açlık grevini bitirme nedenimizi çok iyi biliyorlardı. Çözüm sürecinin başlayacağını biliyorlardı. Bu nedenle siyasi faaliyetlerimizi engellemeye çalışıyorlardı. Suç olarak görüp fezlekeler hazırlıyorlardı. Burada barış için miting, yürüyüş yapıyoruz. Emniyet ve valilik bunları engelliyorsa demek ki barışı engellemek istiyorlardı. Bunu Batman’da yaptığımız mitinglerde de gördük. Bizim bakan ile görüştüğümüzü biliyorlar. Buna rağmen bunu yapıyorlardı. Müzakere ederken bile rakibimizi eleştiririz. Karşımızdakilerin tavrı ise “sizinle müzakere ediyorsak biat edeceksiniz.” Bu gün “hem görüşüyor hem Erdoğan’ı eleştiriyorsunuz hem de yolsuzluk yaptığını söylüyorsunuz” diye biz eleştirenler var. Ama burada engel olmaya çalışıyorlar. O dönemde kimlerin mülki idare amiri olduğunu, tutuklanıp tutuklanmadığını tek tek anlatacağım. Bu bölgede cemaatin bürokrasisi baskındı. Kürdistan’da hiçbir zaman bir cemaat bu kadar baskın değildi. 2004’le başlayan süreçte bölge tamamiyla Fetullah Gülen cemaatine teslim edildi. İstihbaratı, medya temsilcileri, adliye, emniyet, yargı, özel okullar, Nil Kolejleri açıldı. Bölgede taban bulamadı ama bürokraside çok etkindi.

Ben Diyarbakır’da avukat iken bisikletli bir gazete dağıtımcısı Zaman gazetesi dağıtırdı. Her sabah adliyeye gelirdi. Ve her hakimle savcının odasına dağıtırdı. Yaka kartı Gigi. Savcı ve hakimlerin masalarında dururdu. Bunu yapmayan fişlenirdi. Yapmayan üç beş kişi vardı onlar da daha sonra sürüldü. Kürtleri Fetullah Gülen’e teslim etmenin nedeni ideolojikti. Bize düşmanca davrandılar. Said-i Kurdî’yi referans alanlar en çok Kürt düşmanlığı yapanlara dönüştüler. Onlara biat etmediğimiz ve Türkleşmediğimiz, Kürt olduğumuz içi siyasal İslam Kürtler arasında örgütlenememiştir. Hüda-Par, tarikatlar ve cemaatler ile girmek istiyorlar ama giremiyorlar. Siyasal İslamı içine alamayacak kadar İslam dini yaşamın her alanına girmiştir.

Kemalizmin 70-80 yıllık kuşatması ile Kürtler teslim alınmadı. Bu nedenle cemaat ile teslim alınmak istendi. Amerika’nın operasyonuna teslim olmadıkları için günah keçisi seçildirler. Kürt halkı bu bölgede ilk İslam’a geçen halklardan biridir. Hep özerk yaşamıştır. Kendi dili kültürünü bu nedenle korumuştur. Türkiye Cumhuriyeti devleti Türk Dil Kurumu ile ilan ettiği resmi ideolojisini pratikte uygulayamamıştır. Bunun nedenleri arasında medreselerde kendi dilinde aldıkları eğitim. Burada İslam eğitimi de almışlar. Coğrafi olarak mümkün değildir. Zagroslar, Silopi’den başlayarak dağ silsilesinin ortasında. Coğrafyayı ikiye ayıran yok. İletişim bu teknolojiye rağmen hakim olunması güç bir alandır. Dağlı halk olarak bilinirler. Dağların eteğinde yaşıyorlar. Zagrosların güneyi ve eteğinde yerleşik yaşam kurmuşlardır. Bunları niçin anlatıyoruz. Selçuklu yapamıyor, Bizans yapamıyor. Hiç kimse feth edemiyor. İslamı kültür olarak almışlar. IŞİD’ten, cüppeli hocadan, TRT veya diyanetten öğrenmemişler. İlk dönemlerden ne öğrenmişler ise o saf hali ile korumayı başarmışlar.

İslamı çarpıtan, rant, güç kullanan hiç kimse kendi İslam anlayışını bu topraklarda egemen kılamamıştır. Fethullah Gülen’e de devlet de göz yummuştur. Yeter ki Kürtleri fethetsin. Ne yaptılar ettiler edemediler, bu sefer dini satmaya geldiler. Sonra Fethullahçılar da defolup gittiler. Ayırca başaramazlar. Oraya damgasını vuran bir dayanışma, dürüstlük, doğruluk kültürü vardır. Bu kültüre göre Kürdistan coğrafyasında kadın erkek yan yana olur. Halayda yan yana olur. Orada İslamın formu ile Kürt kültürü ile bir sentez oluşturulmuş. Bir yaşam formu oluşturulmuş. O yüzden Gülen ve ekibi saldırı ve tehditleri yaparken arkasında Erdoğan ve Türkiye Cumhuriyeti devleti vardı. Ergenekon davası gibi pek çok dava bozuldu ancak Kürtlere yönelik açılan davalar devam etti. Bu davaları açanlar darbeci olsa bile devam eder. Şimdi “ne olmuş? Kürtlere dava açmış, o kadar da olsun” diyorlardır.

İşkenceci Esat Oktay Yıldıran’ın ismi bir okula verilmiş. Yıldıran tarafından işkence gören pek çok Kürt siyasetçinin görüntüleri paylaşıldı. Ayrıca partimizin genel merkezinin önüne de sarı torba atıldı. Bizim arkadaşları teröristlikle suçluyorlar. Allah billah aşkına burada hepsini dinlediniz hiçbiri ötekine düşmanlık yaptı mı? Tek bir kelime duydunuz mu? Ama algı yaratılıyor. Bu davayı ilgilendiren en önemli kısım budur. Algı.

Algı ise iletişim Başkanlığı binasında 7/24 üç vardiya olarak yürütülüyor. 24 saat binlerce personel, bakanlık bütçesi kadar bütçe ne yapıyorlar? Ben söyleyeyim bu dava başta olmak üzere algı yaratmak için bir operasyon ekibi var. Çıksın inkar etsin Erzurumlu Kürt Fahrettin. Senin istihbaratçılarla, sosyologlarla, beden dili uzmanları dahil olmak üzere pek çok işin erbabı kişi ile emniyetten, istihbarattan gelen verileri derleyip toplayıp algı yarattığını biliyoruz. Hatta hangi spot ile linc edilecek kişi üst katta belirleniyor. Bunları biliyoruz.

CNN Türk, Habertürk ve diğer TV’lileri kontrol eden masanın olduğunu biliyoruz ve en güçlü bilgisayar sisteminleri de burada. Türkiye’nin de içinde olduğu bir proje kapsamında Barcelona’da bilgisayarlar inşa edildi. Bu bilgisayarlar normal bir bilgisayarın 42 yılda yaptığı bir işi bir saniyede yapıyor. Sosyal medyada paylaştığımız sağlığımız, cinsiyetimiz, attığımız tweetler, doğum günümüz, taziyelerimiz, yediğimiz içtiğimiz, alışveriş her şeyi ama her şeyi bu bilgisayara yüklediğiniz zaman örneğin deseniz ki ‘bu akşam mahkeme başkanı ne yiyecek’ yüzde 99,9 ne yiyeceğini bilir. Çünkü elindeki veri ile bunu biliyor. Eşinizin yaptığı alışverişi biliyor. Dün ne yaptığınızı biliyor. Eşiniz bir yemek paylaşımı yapmışsa biliyor. Hatta daha da korkuncu gelecekteki olası davranışlarınızı biliyor. İşin ürkütücü yanı ne yapacağını yönlendirebiliyor. Öyle ki kuru fasulye yapmak istiyorsanız bu bilgisayar bamya yemeğini size yaptırabilir. Gün içerisinde bamya bamya önüne çıkarıp durur. Ya da çocuğunuzun önüne çıkarıp çocuk ‘anne bamya bamya’ der. Eşiniz de bunu yapmak zorunda kalır.

Fahrettin Altun da günün konusuna bakarak, kimin linç edileceğine karar veriyor. Her şeyin ayrı bir birimi var. Bir toplum farkında olmadan algı ile yönetiliyor. Şimdi biz bu davada yargılanıyor ve anlatmaya çalışıyoruz. Herkesin hesabını iyi yapması lazım. Çağ algı çağıdır. Eski tarz ve yöntemler ile faşizme karşı mücadele edilemiyor. Bu fezlekeleri cemaatler yazdı. Cemaatçi polisler tutanak tuttu. İddianameyi hazırlayan savcı cemaatçi çıktı. Şu anda bir mahkemede yargılanıyoruz, hakimler cemaatçi değil herhalde, sanırım, olsa ortaya çıkardı.

İçinde şiddet olmayan bu konuşmalar nedeniyle savcı bizim cezalandırılmamızı istiyor. Belki rahatsız olduğunuz şeyler vardır. Öyle bir algı oluştu ki belki bundan dolayı rahat da değilsiniz. Belki de Fahrettin iyi çalıştı deyip ‘işimiz kolaylaştı’ diyorsunuz. Adalet falan yok algı var. Siyasi çıkarlar var. İktidarın kendi iktidarını sürdürebilme beklentisi var. Bunu da her gün söylüyorlar zaten. Örneğin Bahçeli açık açık söylüyor. AYM’ye ‘Kandil’in arka bahçesi’ diyor. Ben onların yerinde olmak istemezdim. AYM’ye nasıl der bunu Bahçeli? Bunu yaparak tam olarak neye hizmet ediyor? AYM’yi gözden çıkarıyorlar. Şimdi Türklerde devlet töredir. Töre önce gelir. Türkün tanrısı devletir. Türkün Allahları da devlettir. Peki niye devletin Anayasa Mahkemesi’ni bu hale getiriyorlar? AYM’yi gözden çıkardıklarına göre daha büyük bir şey kazanıyor olmalılar.

Kürtler binlerce yıl sonra Anadolu coğrafyasında merkeze oynuyorlar. Merkez siyaseti yapıyorlar. Onların belirlediği çeperden çıktılar. Bütün Türkiye’yi demokratikleşme iddiası ile yürümeye başladılar. Onlar (devlet) açısından tehdit büyüktür. Bu nedenle AYM de parlamento da gözden çıkarılır. Yeter ki bu HDP merkezi olmasın. Arkadaşlarımıza uyarımdır; HDP’den sapma bunlara hizmet eder. Beklentileri bu yöndedir. Öyle yaparsak bize karışamazlar. ‘Kendi mahallende oyna arada bir bomba atar, döveriz ama mahallende oyna’ diyorlar. Ama herkesi yönetmeye talibiz dersen Türk devlet aklı devreye girer. Sen devleti soyup soğana çeviriyorsun. Bırakın bir on yıl yönetelim halk görsün. Çünkü biliyorlar ki gelsek bir daha esameleri okunmayacak. Halk demokrasinin tadına varsa bir daha vazgeçmez. Biz devlete karşı hükümete karşı en büyük demokrasi savaşını içimizde yaptık hala yapıyoruz.

Bizim partimizde kimse kimsenin önünde eğilmez. Ben partide eş başkan iken yaptığım her hata arkadaşlarım tarafından eleştirildi. Biz demokrasi için bedel ödüyoruz. Onun bunun kara kaşı, kızıl sakalı için bedel ödemiyoruz.

Bir başka konuşmamda sarf ettiğim gerilla kelimesi suçlama konusu yapıldı. Bu bir suç değildir ve gerilla gerilladır. Güney Amerika’da da burada da anlamı aynıdır. Bir kişi yaptığı terör eylemi nedeniyle terörist olarak görülür. Bu bir polis de olabilir bir sivil de olabilir. Aynı zamanda bir devlet de terör eyleminde bulanabilir. Bir de Kürdistan ifadesi var. Açıkçası buna dair suçlamanın olmasından utanıyoruz. ‘Kürdistan yok’ diyenler var. Bu utanç verici bir durum. İnsan vatanını, dilini savunur bu milliyetçilik değildir. Eğer dilini ve milletini birinden daha üstün görürsen bu milliyetçiliktir. Biz sokakta biz Kürdüz deyip bağırmıyoruz. Biri Kürt, Kürdistan olmadığını söylediğinde "varız" diyoruz. Yüz yıldır bunun için çalışılıyor. Şu anda İletişim Başkanlığı bunu sürdürüyor. Yıllardır burada kendimi paralamamın nedeni budur. Daracık hücreden bunu görüyoruz. Gelinen süreç ortada. Bazı arkadaşlar ‘popülist’ deyip duruyor, ‘Partinin önüne geçti’ diyor ama gelinen süreç ortada.

2 OCAK 2024 / DEMİRTAŞ 6. GÜNDE SAVUNMASINA DEVAM EDİYOR
(Duruşma başlamadan önce avukatlar ve katılımcılar SEGBİS'le, 31 Aralık'ta babasını kaybeden Selahattin Demirtaş’a başsağlığı dileğinde bulundu. Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş da Diyarbakır’dan SEGBİS ile bağlanarak Demirtaş’a başsağlığında bulundu ve “Binlerce insanla babayı son yolculuğuna uğurladık. Binlerce kişi katıldı, herkesin sana selamı var, taziyelerini bildirdiler” dedi. Demirtaş da herkese teşekkür ederek taziyeleri kabul etti. Mahkeme başkanı da başsağlığı dileğinde bulundu. Heyet, Demirtaş'a savunmasına devam edip etmeyeceğini sordu. Demirtaş, "Elimden geldiğince devam edeceğim" dedi.)

(Paul Auster’in, “Yalanı geri alamazsın, gerçek bile yetmez bile buna” sözlerine atıfta bulunarak) “Bu kumpas davasında saf katışıksız bir yalan var. Biz yıllardır gerçekleri anlatarak yalanı anlatmaya çalışıyoruz. Yalanın geri alınamayacağını biliyoruz. Bu yalanın sahiplerinin mazoşistçe bir haz aldıklarını biliyoruz. Biz de boyun eğmeden, acılarımızı bal eyleyerek duruşumuzu koruyacağız. Tarihi yalanları bir kez daha ifşa edeceğiz

Savunmamı, okuma yazması olmadan alın teriyle 7 çocuk yetiştiren babama, Tahir ustaya ve bütün anne babalara ithaf ediyorum.

Bizler siyasetçiyiz, siyasetin değiştirici gücünü öne çıkarmaya çalışıyoruz. Polonyalı düşünür Bolman şöyle der: ‘İnsan ilişkilerinin kırılgan olduğu günümüz dünyasındaki ilişkileri tanımlayacak gerçek kavram likit modernliktir.’ Siyasetin eli kolu bağlı, insanlar siyasete güvenmiyor, çünkü siyaset insanlara beklediğini veremiyor. Türkiye’de siyaset neden çöktü, güç kimin elinde, bizi hapiste tutan kimdir, hangi güçtür?

Biz tarihi gerçekleri ne unutacağız ne de unutturacağız. Bu dava vesilesiyle gerek insanlık tarihinin gerek halklarımızın tarihinin bir kez daha gün yüzüne çıkması için elimizden geleni yapacağız. Binlerce insan elmanın düştüğünü gördü ama sadece Newton nedenini sordu. Newton'un yerçekimi kuramına ulaşana kadar sorduğu soru “Neden?”dir. Biz de soruyoruz; neden bize bu kötülükler yapılıyor, neden bu kadar saf ari kötülük yapılıyor? Yıllardır bunları anlatıyoruz. ‘Pantolonu kazak gibi başınızdan çıkaramazsınız’. Bu da Murat Menteş romanından bir alıntı. Bu kumpas da pantolonu başından çıkarmaya çalışanlar gibi ayaklarına dolaştı. Karmaşayı yaratan biz değiliz, ters yüz olan her şeyi yerli yerine oturtmaya çalışıyoruz. Öyle ki bu mücadele bizi demokrasi ve insan hakları uzmanı haline getirdi. Tabiri caizse bu yargılama süreci bilgeleştirdi bizi. Biz işe yarasın diye uğraşıyoruz. İnsanlar da toplumlarda devletler de olgunlaşma çağını yaşarlar, esas bilgiliğe o zaman ulaşırlar ama çoğu zaman işe yaramaz. Ama çoğu zaman toplumlar da bireyler de ergenlikten çıkmadan, haddini bilmeden ölürler. Hiç değilse biz bu dava nedeniyle insan hakları ve barış konusunda ulaştığımız bilgeliğimiz bir işe yarasın istiyoruz. O yüzden susmuyoruz, o yüzden inatla konuşmaya devam ediyoruz.

Yaşadığımız anın bir gün tarihe dönüşeceğini bilerek yaşayabiliriz” (Tarih boyunca en büyük düşünürlerin, “kendini bil ya da haddini bil” düsturunu benimsediklerini belirtti) Biz de kendimizi, haddimizi bilerek başlayalım. Bugün yaptığım konuşmaları bir ağır ceza mahkemesinde yapmak trajik olsa da bu benim tarihe ve topluma borcumdur. Bugün kötülüğün kaynaklarını anlatmaya çalışırken, saf kötülüğün kaynaklarına dikkat çekeceğim

(Dünya genelinde 4200 farklı dini grubu olduğunun ve bunların başka inanç ve mezhebin kötülüğünü vaaz etmediğini söyledi. Bütün düşünce akımlarının, sanatın, kültürün de iyilik iddiasında olduğunu belirtti) “Peki, bütün bunlara rağmen neden bu kadar kötülük var? Ya biri bize yalan söylüyor ya da başka bir durum var

Gezegenin asıl tarihi insanın ortaya çıkışıyla başlar. İlk insanlar hayvanlar gibi açıkta çiftleşiyor ama yavaş yavaş insanın zekası gelişiyor. Avcıyı çoban, yaban sürülerini kabile, kabileleri millet haline getiriyor. Ama insan savaşmak, daima savaşmak, sonsuza kadar savaşmak zorundadır. İlk savaşı doğaya, vahşi hayvanlara karşıdır. İnsan hep bir savaşçı olacak ve kahraman olacaktır. Nihayet kralları ve tanrıları ile savaşacaktır. Ölülerin ve tanrıların resimlerini taşlara oyacaktır ama insan ve insanlar arasındaki savaş hiçbir zaman son bulmayacaktır. Krallıklar kendileri arasında savaşacaktır, güçlenecek, zayıflayacak ve son bulacaktır. Doğu batıya, Afrika Avrupa’ya, kıtalar kıtalara karşı savaşacaktır. Çöken, yıkılan şehirlerin yerlerine yenileri kurulacak. Gömülmüş şaheserler ışığa kavuşacak. Şairler gariplerin, mağlupların destanlarını yazacak. Filozoflar Pîrsus kıyılarında, Atina temelleri altında dünyanın özünü arayacaklar. Akdeniz'in güzel köklerine bakan açık hava tiyatrolarında bakireler ve ihtiyarlar korosu amansız kaderden şikayet edecekler. Katedraller, amfiler, adalet sarayları yükselecek ve bütün bu dağınık mucizeler üzerinde zaman zaman saz şairlerinin şarkıları duyulacak.

Birçok yerde benzer süreçlerden geçerken birbirimizden haberimiz bile olmaz. Farklı diller, farklı kültürler ve farklı diller geliştirirken de birbirimizden haberdar değildik. Ne zamanki nüfus doyamayacağımız kadar kalabalıklaştı ve yakınlıkla karşılaştık işte o zaman başka topluluklarla ticarete ve savaşa başladık. Ancak hep bir aynı motivasyonla, aynı amaç doğrultusunda savaştık. Başka toplumların mallarına ve topraklarına el koymak için. Bizi birleştirecek daha güçlü moral değerlere ihtiyaç duyduk. İşte o zaman etnik kimlikleri, halkları ve ulusları icat ettik. Sonra bu kimlikleri dinle, bayrakla, şanlı tarihlerle, devletle, zaferlerle yücelttik. Öyle abarttık ki bir noktadan sonra kendi icadımız olan kimliklerimizin tutsağı haline geldik. Tıpkı parayı icadımızda olduğu gibi. Biz onu kullanmak için icat ettik ama bir süre sonra o bizi kullanır hale geldi. Bütün bu hengame, savaş, kan, gözyaşı, kıyım ve korkunç acıların; kimliklerimiz, inançlarımız, onurumuz için yaşamamız için gerektiğine sadece 5 bin yıl içinde iman edercesine kesin ve geri dönülmesi imkansız şekilde inandık. Oysa biyolojik 15-20 bin yılda ancak bir milim evrimleştik. Biyolojimiz son 5 milyon yıldır olduğu gibi son 5 bin yılda da aynı kaldı: Karnını doyur, üre, yaşa ve bunun için savaş.

Biz kendi etik değerlerimizi yitirdik. Kendi icat ettiğimiz kötülüğü büyüttük. Gramsci’nin dediği gibi: Ey ahkam bir tek sen kötüsün. Barbarlık, vahşilik diyoruz ya yanlış; biz barbarken, vahşiyken bunları yaşamıyorduk. Medeni olduğumuz için bunları yaşıyoruz. Bugün Kürdistan’da, Rojava’da yaşanan kıyım vahşilik barbarlık değil. Medenileştiğimiz için bunlar yaşanıyor. Kötülüğü yaratıp başka bir şeyi keşfettik. Erdemi, etik değerleri keşfettik. Çünkü hiçbir güç içimizdeki özgür ruhu engelleyemez. Modernitenin bize dayattığı şey toplumsallıksa, bunun da yolu etik değerlerdir. Bizi bir arada tutan şey anayasa değil yasalar değil. Bugün Van Bahçesaray’da yolların 6 ay kapalı olduğu bir köyde insanlar birbirini boğazlamıyorsa, malını mülkünü gasp etmiyorsa, bunun nedeni TCK değil evrensel erdemliliktir. Medeniyetin var olduğu günden beri bir yandan da erdemlilik akar ve gelişir. Bu davada medeniyetin iki ayrı nehri birbiriyle çatışıyor: Kötülük ve erdemlilik. Bütün bu kötülüklerle baş etmenin yolu olarak bizi özgürlüğe zorlayan, doğal halimize zorlayan, öte yandan kültür olarak bizi sınırlayan dine ve ideolojiye karşı beynimiz sürekli isyan eder. Bütün yarattığımız çatışmanın altında yatan neden budur. Bedenimiz ve kültürümüz çatışır. Bütün bunlar edebiyata, sanata dönüştü. Başka türlü ruhlarımızı iyileştiremiyoruz. Geri dönüp edebiyata, sanata ve müziğe sığınıyoruz. Çünkü ruhumuzun yarattığı gerilim başka türlü dinecek gibi değil. Biz barbar vahşi halimizden çıkmadan, şu anda uzaya gidebilecek teknolojiyi yarattık. Biyolojimiz milyonlarca yıl önceki biyolojidir. Bir lokantanın önünden geçerken biyolojimiz, ‘o kebabı al ye’ der ama medeniyet ‘paranız yoksa yiyemezsiniz’ der.

Halkımız anavatanımızda karnını doyurmak ve yaşamak istiyor. Türkler de bin yıl önce geldi. Onlar da karnını doyurmak ve yaşamlarını sürdürmek istiyor. Tıpkı Fransızlar, Almanlar, Yahudiler, Aborjinler ve Afrikalılar gibi. Hepimiz karnımızı doyurmak ve neslimizi sürdürmek isteriz. Herkes haklıdır ama güçlü değildir. Doğada sadece güçlüler ayakta kalıyor. Hani kültür icat etmiştik, ona ne oldu? Ahlak ve erdeme ne oldu? Kültüre göre haklı olan biziz. Sizin ve benim mensup olduğumuz devlet, bizim anavatanımızı zorla işgal etmiş. Erdemlilik anlaşmasını bozan devlettir. Burada bir suçlu aranacaksa o biz değiliz, biz bunun mağduruyuz. Bizim de hatalarımız oldu. O da doğrudan ve hakikatin peşinden gitmeme gibi hatalarımızdır; erdemlilik sözleşmesini ihlal ederek binlerce yıllık bir arada yaşama akdini bozanlara karşı direnmemizdir. Bugün yargılanmamızın nedeni budur. Dünyanın her yeri sömürgeleştirildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Avrupa’nın zenginliğinin, Kanada’nın zenginliğinin temelinde Asya ve Ortadoğu’nun sömürülmesi yatar. Bu sözleşmeyi bozanlar suçludur. Afrikalılar, Asyalılar, Mezopotamyalılar suçlu değil.

(Daha genç bir avukatken Lizbon'da bir sempozyuma konuşmacı olarak katıldığını ve oradaki parlamentoyu gezdiğini söyledi)

Görkemli bir parlamentoları var. Beni gezdirdiklerinde bir yandan da anlatıyorlardı. Şu mermerler, sütunlar Afrika’dan, şuradan, buradan vs. diyorlardı. Bunu anlatan sosyalist bir milletvekiliydi. ‘Size ait bir şey var mı?’ diye sordum. ‘Hepsi bizim’ diye baktı. Çalmadığınız, size ait olan bir şey var mı diye sordum tekrar. Adamın kafasına dank etti. Dünyanın her yerinden çalıp getirmişler, bizim diye övüne övüne anlatıyorlar. Çünkü etik sözleşmesini bozdu İspanyollar ve diğer ülkeler.

Bugün göç dediğiniz, zorunlu göç dediğiniz şeyde de çaldıklarınızın peşinden geliyor insanlar. Çünkü zenginlik dediğiniz şeyler zaten o insanlara ait. Biz buna emperyalist sömürü diyoruz. Konuşmalarımızda bunlar var. İspanya Batı Sahra’dan çekilirken arkasından bir avukat, bir doktor bıraktı. Avrupa oradan sömürdüğü altın, petrol ve madenle zenginleşirken dünyanın doğusu geri bırakıldı.

Güç sizin elinizde değil, iktidarın da elinde değil; güç uluslararası güçlerin elinde. Bu dosyada da bizim tutuklu kalmamız lazım ki Cumhur İttifakı iktidarını sürdürsün. Cumhur İttifakı iktidarını sürdürsün ki bu uluslararası güçlerle işbirliğini sürdürsün. Avrupa Konseyi, Avrupa burada olup bitenlerin farkında.

(Dünyadaki inançların ve dinlerin iyilik vaaz etmesine rağmen kötülüğün devam ettiğini tekrarladı)

O zaman neden bu kadar kötülük var? Siyasal İslam’ın bu konudaki rolünü anlatmıştım. Bunları anlatmaya devam edeceğim. Birbirini boğazlayan İrlandalı Katolik ve Protestanların çoğu İncilin 10 emrini bilmiyor. Yalanın üzerine kurulu bir düzen var. Din uğruna, inanç uğruna birbirini kesmeyen kalmadı. IŞİD’lilere sorun bakalım İslam adına tam olarak neyi biliyorlar. Ya da sokağa dökülen linç güruhlarına, Genel Merkezimizin önüne gidip sarı torba bırakan gruplara bir sorun bakalım uğruna uğraştıkları dinin ve kimliğin ne kadar farkındalar. Farkında değiller. Bunlar sadece karnını doyuran, neslini sürdürmeye çalışan gruplardır. Homo Sapiens bunlar. Kültürle alakaları yoktur. Erdemlilik sözleşmesi bozulmuşsa bir arada yaşamanın imkanı yoktur ki onu bozan da biz değiliz.

Binlerce kez insanların beynine tehdit uyarısı gönderildiyse onu tehdit olarak algılar. Binlerce kez Kürtler tehdit olarak gösterildiyse, o artık tehdittir. Komünistler tehdit olarak gösterildiyse, onlar tehdittir artık. Erdoğan, AKP’li yetkililer, İletişim Başkanlığı seçim sürecinde binlerce kez bunu yaptılar. ‘Demirtaş, Kürtler tehdittir’ mesajı verildi. Yaptığım alıntıda da olduğu gibi yalanı geri alamazsın, gerçek bile buna yetmez” dedi. İktidarın kötülüğüne işaret eden ve “Bunların medeniyetle ilişkisi var mı? Evet, var. Medeniyet tam da budur. Neyi paylaşamıyoruz? Biyolojik olarak ihtiyaçlarımız bellidir; karnımızı doyurmak, neslimizi sürdürmek ve hayatta kalmak. Ermişler ve bilgeler neden az konuşur? Çünkü her şey açıktır, susarak bile anlatabilirsiniz. Haddini bilmek her şeyi bilmektir. Cahiller o nedenle dünyanın en tehlikelileridir. Kimiz, neyiz, nereden geliyoruz bunu bilmek yeterli. İnsanlık bunun üzerine düşünmüyor bile. Bu dava vesilesiyle o yüzden bunu tekrar tekrar hatırlatıyoruz. Neden bu kadar saf, katışıksız kötülük yapılabiliyor? Yeryüzüne hiçbir zaman iyilik hakim olamıyor ama kötülük de hakim olamıyor. Yaşam iyilik ve kötülüğün savaşıdır. Vazgeçtiğimiz an kötülüğün çağı başlar. Vazgeçmemek o nedenle çok önemlidir. Erdemi savunan biri olmalı ki bir sonraki nesle devredebilelim.

Bizi ekmeğe muhtaç edip bize ekmeği çalmayı yasaklayanlar tarlayı, fırını çalmış. Hatta ülkemi, anavatanımı çalmışsın. İşte "buna itiraz edemezsin" diyor. "Kürdistan diyemezsin" diyor. Çünkü erdemlilik sözleşmesinin kuralları geçerli değil, güç geçerlidir. Biz erdemliliği savunuyoruz ve daha ilk günden erdemliliği savunduğumuz için kazandık zaten. Davanın sonucu belirlemeyecek kazananı. Biz iyiliği ve doğruluğu savunduğumuz için daha ilk günden kazandık. Bunun da bir bedeli var ve bunu ödemeye devam ediyoruz. En büyük hırsızlar bankacılardır ya en büyük hırsızlar o yüzden her zaman devleti yönetenlerdir. Cezaevlerinde büyük hırsız bulamazsınız, onlar küçük hırsızlardır. Karnını doyurmak için, ailesini geçindirmek için çalmıştır. Kendisine ait olanı almak için yanlış bir yol seçmiştir. Hırsızlığı meşrulaştırmayalım ama gerçek budur.

Dünyanın en büyük teröristleri emperyalistlerdir. ‘Ben bu teröristi bırakmam’ diyenler emperyalistlerle sarmaş dolaş değil mi? Amerika’nın, İsrail’in yaptıklarını saymayalım. Sonra bunlar kameraların karşısına geçip masum halkı terörist olarak ilan ederler. G-20 katiller zirvesidir, BM öyledir, Netanyahu katildir, HAMAS katildir ama Filistin halkı, İsrail halkı, Kürt halkı mazlumdur. Halkların diline ve kültürüne el koyanlardır katil olanlar, biz değiliz. Biz sadece halkımızın onurunu ve kimliğini savunduk, halkımızın kendi topraklarında insanca yaşama hakkını savunduk.

Buradaki hangi Türk ve Kürt arkadaş kimin hakkına el koydu? Devleti de yönetmedik. Gültan ablayı yolsuzlukla, Türkçe tabelaları belediyeden sökmekle suçlayabilir misiniz? Burada Türkçe konuşulamaz diye suçlayabilir misiniz? Hayır ama ben size binlerce böyle faşist belediye başkanı sayabilirim. Kesk u sor u zeri söktüler, trafik lambalarını yasakladılar. Kim suçlu? Kimin tavuğuna kış dedik? Vatan bizim, toprak bizim, emek bizim. Ankara’yı mı işgal ettik? Gelip orada halkın dilini, kültürünü, inancı mı yasakladık? Türkler işgale karşı çıktılar mı? Yunanlılar, İngilizler vardı ve Türkler buna karşı direndiler. Kürtler direnince neden terörist oluyor? Üstelik siyasetle, lafla direnmiş. ‘Bu kadarı bile senin için ölüm fermanıdır’ denildiği an erdemlilik sözleşmesi bitmiştir. Yalan, iftira budur. Bize yönelik tarihi ve güncel yalanların kaynağı budur, saf kötülüğün kaynağı budur. Daha büyük kötülük nasıl yapılabilir dediğimiz an devreye giren budur. Arkadaşlarımız suçsuz yere tutuklu, bunu bilmeyen mi var?

Dini sömürenler, Allah’ı kandırdığını düşünenler secdeye giderken Allah’ı düşünmüyorlar. İddia ediyorum; secdeye giderken ihale düşünüyor. İşte bunu sağlayabilmesi için de hepimizin içeride kalması lazım. Gezi Direnişi tutuklularının içeride kalması lazım. Çünkü sözleşmenin ihlal edildiğini, buna karşın kıyamet kopmadığını göstermek istiyorlar. Neden AİHM kararı uygulanmıyor, neden AYM kararları uygulanmıyor? Niye arkadaşımız (Can Atalay) bırakılmaz? Çünkü AYM kararı uygulanmayınca kıyamet kopmaz. ‘Biz daha çok yapacağız bunu, yani erdemlilik sözleşmesini bozuyoruz, size bir şey olmaz yandaşlarımız’ diyorlar. ‘İhale almaya, 5 maaş almaya devam edeceksiniz. Kıyamet kopuyor mu, hayır. Sizinle aramızdaki bağ Anayasa değil, para akışı devam ediyor. Anayasa ihlal edildi diye isyana paniğe gerek yok. Bunları yapmaya devam edeceğiz, haberiniz olsun’ diyorlar. Mesele Can Atalay değil. Daha çok ihlal yapacaklar. Yasalarla, Anayasaya aykırı ihlaller yapmaya hazırlanıyorlar. İşte Gültan Kışanak 7 yıldan fazla tutuklu. CMK’da yazıyor en fazla 7 yıl kalabilir. Kalabilir, isyan mı edilecek, aman. İslam inancına göre ölen kişi, cemaatle cenazeye gider ve cemaat dağıldıktan sonra başı taşa değdiğinde öldüğünü anlar. O günkü toplum da sıra kendisine gelince öldüğünü anlayacak. Ama günü gelince mutlaka iyilik hakim gelecek ve hep denildi ya dünya iyiliğin yüzü suyu hürmetine dönüyor, biz de iyilik kazansın diye burada direniyoruz.

Adaleti çıkarırsanız sizden hukukçu olmaz, kasap olur kasap. Hepimiz yoksul çocuğu olarak okuduk ve hakim, savcı, avukat olduk. Zenginlerin çocuğu hakim, savcı olmaz. Bakın babam 7 çocuğunu okuma yazma bilmemesine rağmen okuttu. Hepinizin babası, annesi öyle. Annem gece yarısına kadar başkalarının elbiselerini dikti. Bizi okutmak için yaptı bunu.

3 OCAK 2024 / DEMİRTAŞ 7. GÜNDE SAVUNMASINA DEVAM EDİYOR
Dün savunmamı ‘kendini bil’ desturu üzerine kurmuştum. Bugün yine savunmamı ‘hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ temeli üzerine oturtmak istiyorum. Çok kısaca gerçekliğin göründüğü gibi olmadığını size açıklayayım. Öncelikle duyularımız ile elde ettiğimiz veriler beynimize ulaşır ama dış dünyada olan biten her şeyi ne alabilecek duyularımız ne de beynimiz var. Yüzde yüz çalışsa bile bir saniyelik temasta bize dönük akan verilerin bir saniyesinin tamamını alamaz. O nedenle dış dünyaya dair gerçeklik algımız son derece sınırlıdır. Birey olarak iç dünyamıza ve kainata dair bilgimiz sınırlıdır. Biz kendimizi kralı olarak görürüz, insan kendini dünyanın merkezi olarak düşünür ama dış dünya, veriler, bilgiler ve bilimsel işleyiş göz önünde bulundurulduğunda bir noktadan ibaretiz. Çoğu zaman sosyal ve toplumsal olayları incelerken çoğu şeyi algılayamayız. Şöyle tarif edeyim. Herhangi bir nesneye bakıyoruz, ısısını hissediyoruz, nano saniyede bile veri akıyor beynimize. Şu anda heyete bakarken, ekrana bakarken gerçek bilgilerin trilyonda biri bile değildir.

Ben savunmaya başlarken bile edindiğim bilgi şurada gördüğüm bilgi ile sınırlı kaldı. Çok sınırlı bilgi beynime ulaştı. Bu sınırlı bilginin tamamını da alamadım. Bu ortamın fiziki koşulları, kimliğim, yetiştirilme tarzım hepsi bir elek görevi gördü ve gerçek bilginin çok az bir kısmının beyne ulaşmasını sağladı. Bizim, ‘kainat bilgisine sahibiz’ gibi bir iddiamızın olmaması lazım. Bilgi akışkandır, değişkendir. Biz bu verilere asla tamamıyla hakim olamayız. Gördüğümüz şeye hakikat deriz, bilgi deriz ama mutlak değildir. Doğada renk sadece ışıkta var. Ama biz dünyayı renkli görürüz. Şu anda biz renk görebiliyoruz çünkü ışık var. Her elementin ışığın frekansına göre yansıması farklıdır ve bu şekilde oluşan rengi görürüz. Biz her şeyi renkli görürüz, oysa hiçbir şey renkli değildir. Her şey renksizdir. Sadece ışık renk oluşturur. Bu iki bilgiden yola çıkalım şimdi. Sosyal ve toplumsal olaylara ışıksız bakarsanız gördüğünüz her şey yanlıştır. Bugün savunmada değineceğim meseleler de böyledir, gerçeğin çarpıtılmış halidir. Herkes kendi çapında ulaştığı kanaattir. Hendek meselelerinde de böyledir. Bu davada da böyledir. Heyetinizin, bizi yargılayan devletin, hükümetin ve medyanın gördüğü gerçeklik gerçeklik değildir.

Barikatlar, hendekler kazıldı, çatışmalar yaşandı. Bunları Demirtaş da savundu, öyle mi? Değil. Biz kendi iddiamızı, iddianamemizi ortaya çıkaralım. Biz suçlu değiliz. Başka suçlular var. En başta suçlama konusu yapılan demokratik özerklik nedir onu anlatarak başlayalım. Biz kafadan mı uydurduk bunu? Seçim beyannamelerimizi hatırlatmak istiyorum. Örneğin Demokratik Toplum Partisi (DTP) 2010 yılında bir tutum belgesi yayınladı. Başlıklardan bir tanesi demokratik özerklikti. Uzun uzun okuyayım size ama temelinde halkın karar sürecine katılımını savunur.

Kapatılan veya değişen tüm partilerimizin savunduğu ve programlarında yer alan hususlardandır. Partimiz kapatıldı ama bu hususlar kapatılma gerekçesi olmadı. Barış ve Demokrasi Partisi sonra kuruldu. DTP’nin seçim beyannamesini köy köy, mahalle mahalle dağıttık 2014 seçimlerinde. Kampanyamızın sloganı bile ‘Demokratik Özerklik ile Özgür Kentlere’ idi. Bu sloganımız yasaklanmadı, yasaklanamaz. Ne de illegalize edilmiş. HDP’yi kurduk. Programını açıp size okuyayım. Bu partimizde de demokratik özerklik kısmı var. Kadın çalışmaları da özgün bir başlıkta yer alıyor. 7 Haziran seçim beyannamesinde de aynı şekilde yer alıyor. 7 Haziran’dan sonra yapılan 1 Kasım seçimlerinde de anadil, kadın başlığı ve özerklik başlığı yer alıyor. Ne demek istediğimizi seçmene anlatmışız.

Demokratik özerkliği bugüne değin hep savunduk. Sistematik bir biçimde hiçbir taviz vermeden bir düşünceyi siyasi program olarak savunmuşuz. Kadın çalışmalarını, anadil çalışmalarını da savunmuşuz. Partimizin bütün programlarını tüm aşamalarda seçmene vaat etmişiz. Merkezi iktidara gelirsek gücümüz ile yapacağız. Çok sayıda çalıştay yapmışız bu konuda. Dolayısıyla özerklik fikri bir anda ortaya çıkmış, barikat-hendek ile ortaya çıkmış bir şey değildir. DEM Parti programında da vardır. Dolayısıyla özerkliğin terör faaliyeti olarak görülmesi doğru değildir. Şimdi bu hendek-barikat dönemine dönelim. Orada bir terör mü var, yoksa terör mü estirilmiş birlikte bakalım. Ayrıca devlete beğendirmek zorunda da değiliz. Biz halka konuşuruz, devlete konuşmayız.

Özerklik bir yönetim biçimidir ve savunulması bölücülük değildir. İnsanlar bağımsız Kürdistanı da savunabilir ki bu da suç olamaz. Nedir demokratik özerklik? Bir yönetim modelidir. Başka bir parti başkanlık sistemini önerir. Bir başkası parlamenter sistemi önerir. Bunlar hepsi fikir düzeyinde tartışılır. Faşizmi oylamaya götüremezsiniz, ayrımcılığı ve kadın düşmanlığını sunamazsınız ama devlet mimarisi için modelleri sunarsınız. Mesela başkanlık sistemini önerenler ve hayata geçirenler serbest, bir başka modeli savunmak ise suç. Neden? Çünkü Abdullah Öcalan da PKK de özerklik demiş.

Eğer beni duyuyorsa Abdullah Öcalan’a da çağrı yapmak istiyorum. Bence iki kere iki de dört eder de demeli, hayata dair her şeyi söylemeli. Çarpım tablosundan da çıkarılacak mı görelim. Bir fikrin hayata geçme biçimi önemlidir. Eğer şiddet ile hayata geçirirseniz suç olur. Bugün kullandığımız bilimin ve teknolojinin çok büyük bir kısmı Yahudiler tarafından kazandırılmıştır. Şu anda Yahudilerin şirketlerini falan protesto ediyorlar ya bence yerçekimini protesto etsinler. Kuantumu tanımayın ya da uzayı tanımayın. Bir bakalım ne olacak. Mesela asansöre binmeyin, gavur icadıdır. Önünüzdeki mikrofonu icat eden kişi Türk’e karşı olan biri olabilir mi bilmiyorum ama örneğin onu da kullanmayın. Telefonu örneğin kullanmayın.

Bir başka şey ile devam edeyim. Hilafeti savunmak, şeriatı savunmak suç değil. Bence de ifade özgürlüğüdür, kesinlikle savunabilirler. Bunu hileyle, suçla isteyenler yapamazlar. Kürtler 100 yıl sonra bir fikir gerçekleştirmişler, anlatmaya çalışıyorlar. Bırakın Meclis’te, basında anlatmamızı, hakimlere karşı savunmak zorunda kalıyoruz. İşte bunun adı Kürt sorunudur. Bugün İstanbul’un ortasında hilafeti savunabilirim, başım okşanır ama Kürtlerin savunduğu bir modeli savunamam.

Peki, nasıl bir arada yaşayacağız? Anayasa herkes Türk’tür diyor. Türkçe dışında anadilde eğitim yapılamaz diyor. Geriye kalan hiçbir dil anadil değildir diyor. Ortak tarihimiz vardır diyor. Orta Asya’dan geldik, kurt asenadan bugüne destanlarımız vardır diyor. Bizi millet yapan ortak değerlerimiz vardır diyor. Bunlar dayatılıyor. Örneğin Topal Osman'dan kıvanç duymalıyız. Bunlar olursa tek dil, tek bayrak, tek millet olarak yaşamak mümkün. İyi de biz bu elbiseye sığmıyoruz. Sığmamız için itiyorlar ama sığmıyoruz. Türkiye’nin yarısı sığmıyor. Olmuyor niye zorluyorsunuz? Bir Çerkes Türk’üm diyebilir bir Ermeni de diyebilir onu suçlayamayız. Problem de yok burada. Ama Türk değilim diyenler konusunda sıkıntı var. Türk’üm diyenlerin başımızın gözümüzün üstünde yeri var. Kimseye bir şey diyemeyiz. Ben ne olacağım, ben Kürt’üm dediğimde ne olacak? Sorum budur. Devlet şu anda bizi bölücü, terör, işkence, sürgün parantezine oturtuyor. Ben Kürt’üm, sosyalistim, Boşnak’ım, Çerkes’im diyenler ne olacak? İşte demokratik özerklik bunun için bir çözüm önerisidir. Anadolu, Mezopotamya, Trakya’sı ile çok kimliklidir. Sosyolojik birliğini hiçbir zaman sağlamamıştır. Buna yeltenenler katliamlar yapmıştır. Ancak hiçbir zaman tek dil, tek millet olamamıştır.

Yaşama en elverişli yer burası. Zaten insanlık buradan yayılmış. Kuzeye göç edenlerin teni açık kalmış. Güneye indikçe yoğun güneş nedeniyle oradaki canlıların yaşayabilmesi için tenleri giderek koyulaşmıştır. Ama ilk medeniyet burada kurulmuştur. Kurulduğu yer Mezopotamya Havzasıdır. 20 bin yıl önce dünyanın merkezi burasıydı. Ama asla, hiçbir zaman tek dil, tek kimlik olmadı. Anadolu coğrafyasını tek dil ile yönetemezsiniz.

Tek adam ile yönetemezsiniz, tek millet ile yönetemezsiniz arıza çıkar. Kimseye kabul ettiremezsiniz. Duruşma salonunda bulunanlara kabul ettirirsiniz belki. Milyonlarca kişiye, halka kabul ettiremezsiniz. İsyan ederler. Ne lazım bize o zaman, yeni bir model lazım. Kürt halkı, siyaseti ve hareketi yıllarca bunu tartıştı. 100 yıldır bunu tartışıyor. PKK bunun son halkasıdır. Biz bir çözüm üretmek istiyoruz, mağdurlar olarak çözümü biz üretiyoruz. Birlikte yaşamak istiyoruz mağdurlar olarak ama muhatabımız yargıçlar, hakimler oluyor. Bu bir sorun işte. Adı da Kürt sorunudur.

Neden Türkiye için en uygun model demokratik özerkliktir? Yerelin ihtiyacı her zaman farklıdır, acildir, hızlıdır. Bu talepler de sürekli değişir. O yüzden dünyada bütün ülkeler yerel yönetim modellerini uygulamak zorundadır. Oysa en çok ihtiyaç duyan coğrafya burasıdır. Herkesi demokratik ilkeler çerçevesinde yönetime dahil etmektir. Herkes bu devlet, bayrak benim diyebilsin diye. Küçük bir elit grup ya da tek adam yönetirse kutuplaşma oluşur. Dikkat edin Kürtler ve Türkler şeklinde de kamplaşma oluşmuyor. İktidar ve muhalefet olarak kamplaşma oluşuyor. İkiye bölünür. Bir belediyemiz vardı bu modeli uygulayacak ama kayyım atandı. Muhtarlara bile kayyım atandı.

Herhangi bir yerel yönetim mekanizması diğerine baskınlık, büyüklük taslamaz. Görevleri eşit olmalı ve Anayasada bu eşitlik sağlanmalı. Kimliğe dayalı olmamalı. Bunu biz öneriyoruz. Örneğin federal bir bölge de önerilebilirdi ya da bağımsızlık. Ancak Türkiye’de de demokrasinin gelişmesini istiyoruz. Bu siyaseten de doğrudur ama en çok ahlaki olarak doğrudur. Onun için de demokrasi istemek zorundasınız. Yozgat'ta demokrasi olmaz ise biz rahat edemeyiz. O yüzden geniş bir uzlaşma ile Türkiye’de bunu sağlamalıyız. Bunu savunuyoruz.

Genel adalet, güvenlik, sınır güvenliği ve diğer politikalar merkezi parlamentoda olmalı. Yerel meclislerin aldığı her karar Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olmalı. Tabii özgürlükçü bir anayasadan bahsediyorum. Bunlar seçimle gelmeli ve seçimle gitmeli. Belediye meclisi ile halk meclislerinin ayrı olması gerekiyor. Vali seçimle iş başına gelmeli. Bütün özerk bölgelerin resmi dili Türkçe olmalı ama her bölge hangi kimlikten olursa talep olması halinde ikinci ve üçüncü resmi dili kullanabilmeli. Türkçenin yanında Trakya, Boşnakça resmi dil olarak kabul etmek istiyorsa bunun kime ne zararı olabilir? Örneğin Kürdistan'da Kürtçenin ikinci üçüncü resmi dil olmasının kime ne zararı olur? Hindistan’da onlarca resmi dil var. Avrupa'nın pek çok ülkesinde aynı şekilde resmi dil var.

Türk’ü yeniden tanımlayalım ya da Türkiyeli diyelim. Ya da istiyorsanız 100 yıl boyunca Kürt diyelim. Türk’ün ne olduğunu Anayasa’da tanımlayalım. Diyelim ki bu anayasa bütün etnik kimliklerin, dillerin ortak anayasasıdır. Bütün yerel ve merkezi yönetimlerin ortak anayasasıdır. O zaman bu sorun olmaz. Bu mümkün mü? Türklüğü bir etnik kimlik olarak çıkarıp bu hale getirebiliriz. Türk milleti diye bir millet var. Tarihi var. Bunlar kalsın. Tekçi ulus değil çok kültürlü ve dilli bir ulus olabilir. Biz buna demokratik ulus, özerklik diyoruz. Sivil demokrasinin gelişmesi için bölge meclisleri, köy meclisleri kurulabilir. İnsanlar mescide gidiyor, cemevine gidiyor. Aynı şekilde bu meclislere de gider, kendi arasında seçim yapar, kararlarını bir üst meclise götürür ve taleplerinin karşılığını alır. İnsanlar birbirleri ile temas ettiği için, yüz yüze olduğu için doğrudan demokrasi gelişir. Halk kendisini yönetmeye başlar. Artık bir mahalleye kanalizasyon ya da park yapılıp yapılmayacağını ancak oradaki halk bilir. Meclis veya hükümet bunun kararını veriyorsa bu yanlıştır. Demokratik özerklik yüz yıllık Kürt sorununun bitirilmesinin bir vaadidir.

Hiçbir zaman bunu zorbalıkla dayatmadık. Eğer hükümet olsaydık referanduma götürürdük. Kürtler olarak teklif olarak sunuyoruz, 100 yıllık Kürt sorununu gelin bitirelim. Abdullah Öcalan devrede olmalı. Kiminle savaşıyorsan onunla barışırsın. İki kere iki dört. PKK’ye savaşı yürütüyorsun gidip ETA ile müzakere yürüteceksin. Böyle olur mu? Demokratik özerklik uzlaşma ile olur. Rıza üzerine inşa edilir. Silah ile olmaz, hendek ve barikat ile olmaz. Ben bunu ilk günden beri böyle savundum. Demokratik özerklik silah zoruyla olmaz. Sadece ikna ile olur. Bir arada yaşamak zorla olabilecek bir şey değildir. Abdullah Öcalan’ın yapmaya çalıştığı buydu. Siyaset ve müzakere ile. Silahın özerklik ile alakası yoktur. Kim ne yapmışsa, niye yapmışsa kendisini de izah edebilir. O dönemde yaptığım konuşmalara da bakalım. Bahçeli ve Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar ve devletin müdahalesi ile ortaya çıkan sonuçlara dair konuşmalar yapmışız. Bizden istenen şuydu; hükümetin yaptığı şeylere sesini çıkarma. Bir tarafta devlet bir tarafta örgüt ise hukukun uygulanmasını devletten istersin. İnsan haklarını bir parlamenter olarak kimden beklersin? Devlet olmanın gereği budur. Devlet o dönem ne yaptı? İddianamede yok. Ondan önce biz ne yaptık onu da anlatacağım.

Yine gerçeklik burada göründüğü gibi değildir. Bir algı operasyonudur. Birkaç ilçede özerklik ilan edildi. Gençler polisin ilçelere girmesini istemiyordu. Ellerinde de silah yoktu. İlk başlarda böyleydi. ‘Gidip copluyorsunuz, baskı uyguluyorsunuz, cezaevine atıyorsunuz. Hendek kazmasın da ne yapsın?’ demişiz. O sırada henüz çatışmalar başlamamıştı. Biz o dönem heyet göndermişiz. Bugün hakkımızda atıp tutan Altan Tan ile Sırrı Süreyya, Pervin Buldan ve Hatip Dicle’yi bölgeye göndermişiz. Bölgede giriş çıkış uygulanmış. Görüşmeler yapıyoruz. Kime ulaşabildiysek bu durumun bitirilmesini istedik. Örneğin Silvan'da başladığında Nimetullah Erdoğmuş ve Altan Tan başta olmak üzere Diyarbakır Valiliğine gitti. Diyarbakır Valisi de gençlerin oradan çıkmayı kabul etmesi halinde elinden gelen ne ise yapacağını söyledi. O da dedi ki ‘Komutanları ikna etmek istiyorum’. Çatışmaları bitirmek için. Böyle bir uzlaşma sağlamak için elimizden geleni yapıyorduk. Biz kendi görüşmelerimizi, onlar kendi görüşmelerini yaptı. Bir uzlaşma sağlandı ve bir akşam sokağa çıkma yasağı kaldırıldı ve Silvan'daki grup orayı terk etti. Dönemin içişleri bakanlığı ve valisi bunu biliyor. Aynı şeyi Yüksekova için uygulamaya çalıştık. Çünkü halk istiyordu. Ama başaramadık.

Şırnak için bir korucu geldi. Kandil’de üst düzey kişiler ile görüştüğünü söylüyordu. Ankara’ya gelmişti. Sırrı Süreyya Önder bize söyledi. O dönem güvenlik müsteşarı Muhammet Dervişoğlu yanına gitti, ‘Bu korucubaşı bunu söylüyor’ dedi. Şırnak'ta operasyonların durabileceğini söyledi. Onlar da konuyu ciddiye aldılar ve bir gün uğraştılar. Ordunun bir kademesinde tıkandı. PKK’nin içinde de tıkandı. Biz çıkmalarını istiyorduk. Ordunun izin vermesini istiyorduk ama bunu sağlayamadık. En çok Sur için uğraştık. O dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala çıksın konuşsun. Ne kadar uğraştık? Ben Kandil’e gittim. Ulaşamadım ama aracılar aracılığıyla söz almak istedim. Oradan çıksınlar diye.

Partimiz bu doğrultuda çalışıyordu. Bir gel git yaşandı ve en son ikna oldular. Çünkü biz kabul etmiyorduk. Onların da çağrı yapacağını hükümete ilettik. Hükümetten de aynı şekilde söz aldık. Dengeli bir konuşmayla ne devlet ne da başka bir tarafı kimseyi kırmadan bir konuşma yapmaya çalıştım. Siyasetle bunu halletmeye çalıştım. Devlet benim ne konuşma yaptığımı, niçin yaptığımı biliyordu. Ancak medya öyle bir şekilde verdi ki siyasetçilerden zehir zemberek konuşmalar geldi. Efkan Ala, Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan hepsi öyle sert açıklamalar yaptı ki bir iki gün geçti ve Kandil’den daha sert bir açıklama geldi. Onlar da herhalde Demirtaş bizi kandırdı diye düşündü. Daha sonra hükümetin, devletin kontrolünden çıkan bir şeye dönüştü.

Özyönetimlere yönelik Sur’da, Şırnak’ta, Nusaybin’de, Hakkari’de operasyon düzenleyen komutanlar, valiler, hatta operasyonun bir numaralısı darbeden tutuklandı. Biz çözmeye çalıştıkça neden tırmandığını anlamaya çalışıyorduk. Darbeden sonra öğrendik. Çünkü darbenin önü açılmaya çalışılıyordu. Devlet, ülke bölündü bölünecek görüntüsünü yaratıp darbe yapmak istiyorlardı. Günah keçisi kim oldu? Kürtler. Gençlerde sadece silah vardı. Sen ise karşısına tank ve helikopterle çıkıyorsun. Biz o dönemde de ‘Sen nasıl böyle bir şey koyarsın?’ dedik. ‘Şehri niye yıkıyorsunuz?’ diye soruyorum, bana teröristlere arka çıkıyorsun diyorlar. Helikopterle müdahale eder mi ya küçük bir mahalleye sıkıştırdıkları bir gruba karşı. Bir devlet bunu neden yapar? Nedenleri daha sonra ortaya çıktı. Devlet Bahçeli ve Erdoğan bunu biliyordu.

Devlet Bahçeli Nusaybin için ‘Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın’ diye açıklama yaptı. Bu şiddet çağrısı mı, değil mi? Bir de size okuduğum bizim açıklamalar ile karşılaştırın. Bizim açıklamamız mı bu açıklama mı terör? Terör işte budur. Sivil gözetmeksizin orayı yerle bir etmek. Erdoğan da Bahçeli’den iki sonra açıklama yaptı. Ülkenin Cumhurbaşkanı top atışları ile vurulmasını istedi. F-16 neden kullanılmıyor diye tartışıldı. Gazze'ye yapılanın aynısı o dönemde yapıldı. Şimdi biz bundan yargılanıyoruz. Savcı Bahçeli’nin, Erdoğan'ın, Davutoğlu’nun konuşmalarını niye koymuyor? Kürt halkının yaşam hakkını savunduk. İddianamedeki konuşmalarım orada duruyor. İddianamede olmayan konuşmalarımızı okuyayım size. Eylül ayında bütün bu hendek ve sokağa çıkma yasaklarının olduğu yerde miting yapma kararı aldık. Her yere gittik ve silahların susması için çağrı yaptık. Tek birinin burnu kanamasın diye konuşmalar yaptık. Bunlar niçin iddianamede yer almıyor? "Eller tetikten çekilmeli" şeklinde açıklamalar yaptık. Bunu dediğimiz için neredeyse bize küfür ediyorlardı. Müzakere çağrısı yapıyorduk ama ‘Terörist ile müzakere olmaz’ diyorlardı. Ama üç yıl boyunca yaptı değil mi?

Bakın konuşmalarımda "Barış için, özgürlük için direndikçe arkanızda olmaya devam edeceğim" demişim. Bakın bu konuşmayı iddianamede bulamazsınız. Konuşmalarımızın büyük bir bölümü çarpıtılmış. Bütün çağrılarım müzakere masasına dönülmesine dönüktür. Bu konuşmalarda da tek bir gencin silah tutmasına gerek olmadığını söylüyordum. Ben böyle dediğim sırada ‘taş üstünde taş kalmasın’ diyenler vatansever, biz ise terörist olarak gösteriliyorduk. Devlet barış istese bugün barış olur. Hemen bugün diyalog masası kurulur ve barış sağlanır. Diyalog ile sorunun çözümü mümkün iken bunu yapmıyorlar. Türk halkı bunu sormayacak mı? Ülke işgal altında, bölünme tehlikesi var yalanlarını daha ne kadar sürdüreceksiniz?

Adem Huditi, medyada Sur ve Cizre’yi temizleyen komutan olarak duyurulurdu. Aynı medya darbenin ardından ‘baş hain’ diye manşet attı. Bu adam oradaki operasyonların baş sorumlusu. Gerçekten hukuka uygun hareket ettiklerine inanıyor musunuz? O zaman parlamentonun bombalanması da yalandır. Kökü yalan. O zaman iftira atıyorsunuz bunlara. Kim emir verdi bunlara. Ahmet Davutoğlu. Ev ev, mahalle mahalle temizleyin dedi. Üç beş genci bahane ederek ilçeleri yıktılar. Karşıda bir direniş var mı o da bilinmiyor. Bakın aylarca çatışma yokken bombaladıklarını biliyorum. Bakın bir askerin itirafları var, onları da şimdi paylaşacağım. Bunların kafalarında darbe planları var. Birkaç ay sonra bir darbe planları var. Sizce kafalarında darbe planı olanlar vatanı ve milleti mi koruyorlardı?

Bir devlet bunlar hiç yokmuş gibi nasıl davranır? Alnı secdeye giden duymuyor, sosyalisti duymuyor. Kardeşim siz bunları yaptınız. Bize iftira attınız. Kürt halkına zulüm yaptınız. Siviller, çocuklar ölüyor dedikçe bize terörist dediler. Aha size devletinizin komutanları. Bir kişi çıksın savunsun bakalım. Yüreği yeten çıksın savunsun bakalım. Hepsi darbeci ve tutuklu. Ama bunların işlediği suçlardan dolayı biz tutukluyuz. Şırnak’taki operasyonların komutasını sürdüren Semih Terzi Ankara’da devlet kurumlarını bastı, Kürt’ün evini mi basmayacak! Tank ile şehirlere girmişler. Öyle yıktılar. Hem Kürt’ün evini başına yık hem de darbe yapıp devleti ele geçir. Böyle bir rezillik olabilir mi? Semih Terzi darbenin bir numaraları arasında yer alıyor. Bunların bir kısmı cezalarını yattı bitirdi bu arada ama biz hala içerideyiz. Sizin Kürt’e madalya takmanız gerekiyordu. Siz de darbecilere karşı savaştınız diye ama bunu görmüyorsunuz. Ancak size göstereceğiz.

Bunları kim yaptı? (Katledilen bebeklerin ve çocukların kanlı fotoğraflarını mahkeme heyetine göstererek) Bakın anneler çocuklarını günlerce soğutucuda tuttu cenazesi bozulmasın diye. Burası Gazze değil Şırnak'ın ilçesi Cizre. Buyurun, bunların ben mi yaptım? On beş kişilik bir militan grup mu yaptı bunları? Burası da Cizre bodrumları, çoğu sivildi. Çıkarmaya çalıştık. Üçlü konferans yaptık. Karşıda Sağlık Bakanı vardı. Kafalarını çıkardıklarında ateş ediyorlardı. Cizre bodrumlarında onlarca genci diri diri yaktılar. Daha sonra ‘Aşk bodrumda yaşanıyor güzelim’ dediler. O bodrumlar işte bu bodrumlar. Kürtler bunları biliyor. Bunlar insan, armut değil.

(gazze’de katledilen çocukların ve kentin fotoğrafları ile Cizre’deki katliamların fotoğraflarını göstererek) “Bunu Hamas yaptı diyebilir misiniz? Bakın biz yapmış olabilir miyiz? Ya da az önce size gösterdiğim komutanlar yapmış olabilir mi? Hangimiz daha şüpheliyiz. Biz bu halkın seçilmişleri olarak sessiz mi kalsaydık? Zulüm yok mu deseydik?

(“Katliam yaptık, emri senden aldık uzun adam” şeklindeki fotoğrafı göstererek, bunun bir itiraf olduğunu ve bunların yargılanıp yargılanamayacağını sordu.)

Duvara ‘Devlet geldi’ diye yazmışlar. Devlet nereye geldi, Silvan’a. Kürt’ün duvarına ‘Piçler nerede?’ diye yazmışlar ve üstüne de Türk bayrağı çizmişler. Ben Türk bayrağını bir siyasetçi olarak Kürt’e nasıl sevdireceğim? Hadi gel de sev sevebiliyorsan. Bakın bir başka duvar yazısında Allah’ı da işin içine karıştırmışlar. 'Allah’ın zaferi' diye yazmışlar. Halkları birbirine düşürmek için neler neler yaptılar.

Hiçbir savcı hakim de darbeden önce sen Şırnak’ta, Hakkari’de ne yapıyordun diye sormadı onlara. Biz mi halkları kışkırtıyoruz? Biz zavallı, korkak olduğumuz için mi barış diyoruz? Bunlar yüzünden 7 yıldır bizi hücrede tutuyorsunuz. Bunların işlediği suçtan dolayı Kürt’ü cezalandırıyorsunuz. Bakın burada (fotoğraf gösteriyor) Kuran’ı Kerim yakmışlar. Hakkari’de yaktılar. Bunlar bulundu mu, ceza verildi mi? Bu döneme ilişkin savunmaları bu detaylarla yapmak da istemiyorum. Neler yapmadılar ki bize? Bütün o acıları durdurmaya çalışırken yetmezmiş gibi terörist katil olarak cezaevine atıldık. Bunu yapanlar ise keyif yapıyor.

Tek tek evlere girerek altınları, paraları çaldılar. Kadınların makyaj malzemeleriyle, çamaşırlarıyla neler yaptılar bunları anlatmak dahi istemiyorum. Af Örgütü, İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır Barosu ve pek çok kurumun raporları buradadır. Okumak isterseniz duruyor. Evlere, yaralılara, cenazelere yapılanların tek tek hepsi yer alıyor. Ancak biz bu raporları okuyarak öğrenmedik, biz bunları yaşadık. Vergi ödediğimiz devlet gelip şehirlerimizi yıktı, bizi öldürdü. Devlet kendisine silah çekene gül mü uzatacak? Hayır, yasa var. Ama sen on iki şehri, kasabayı nasıl kökünden silersin!

Silvan’da Figen Yüksekdağ’ı öldüreceklerdi. Olayların büyümesi için bu provokasyonu yapacaklardı. Ancak biz bunu engelledik ve Yüksekdağ’ı oradan çıkardık. Efkan Ala, Meclis oturumunda Mithat Sancar’ın sorusu üzerine itirafta bulundu. Diyor ki ‘Evet, bizim de kontrol edemediğimiz güçler var’. Bu Meclis tutanaklarına geçti. Ben ne yapmışım o dönemde? Onlar duvarlara bu yazıları yazarken, ben ne yapmışım? Belki de Kürtlerin bir kısmı bu sözlerimden dolayı bana kızgındır. Hala da diyorlar. Sırf barış dediğim için bana kızgınlar. Çünkü namuslarına el uzatılıyordu. Bu yetmezmiş gibi bu halkın temsilcilerini de cezaevine koymuşsunuz. Bunların Müslümanlığı sahtedir. İnsan olan yapmaz da Allah’a ve Kuran’a inanmış biri bunları nasıl yapabilir? Bunlara insan dahi diyemezsiniz. Bu kadar kul hakkı nasıl yenilir? Kimin katliam yaptığı ortadadır. Yapılan şey Kürt’e zulümdür. Biz bunları yapmadık diye ve insan haklarını savunduk diye kimse bizi suçlayamaz.

Demirtaş, Ahmet Gün takma adını kullanarak konuşan bir askerin yaptığı itirafları paylaştı. Bu kişinin kendisini ülkücü olarak tanımladığını ve daha sonra ihraç edildiğini söyleyen Demirtaş, bu askerin Kürt halkına yönelik saldırı ve katliamlara dair beyanlarını paylaştı.

Demirtaş tarafından aktarılan Gün’ün sözleri şöyle:

“Devlet tamamen bir suç makinesine dönüştü. Orada üç bodrum vardı. İçinde kadınlar, çocuklar ve gençler vardı. Onların terörist olmadığını biliyorduk. Medyada hepsine terörist deniliyordu. O bodrumlarda 120 cenaze çıkarıldı. Örgüt militanları en fazla 7 veya 10 kişi bir arada durur. Orada görev yapan tüm güvenlik mensupları bunu bilir. Savaşa hukuku bile ortada kalmadı. Ambulanslara ateş açılıyordu. Çok kirli bir işti. Maalesef daha önce bunu görmemiştim. Emir de yoktu. Emir olsaydı sınır olurdu. Ancak sınır yoktu. Asker ve polis kimi zaman kavga ediyordu. Devlet onları oradan çıkarabilirdi. Ancak tanklar ile müdahale edildi. Size düğmeyi gösterseler yaparsınız. Polisi ikinci faktörde tuttular, askeri sürdüler. İş başından kurguydu. Hendekler göz göre kazındı. Esedullah Timleri bir anda türedi. Nereden geldiklerini bilmiyorum.”

(Demirtaşi, askerin bu itiraflarını alıntıladıktan sonra konuşmasına devam etti)

İktidar bizi içerde tutmanın nimetlerini yiyor. İki dönemdir bu nedenlerden ötürü kayyım atıyor. Burada gördüğünüz kişiler Kürt ve Türk halkının onurudur. Yıllarca barış için çabaladık. Hepsi yoksul halk çocuğudur. Türkiye’nin yönetiminin nasıl teslim alındığını görün. Yapamıyorsunuz davadan çekilin ama bu ahlaksızlara alet olmayın. Burada tek yalan konuşmadık. Netenyahu ile aranızda ne fark var? Kanlı cenaze fotoları, parçalanmış cenaze fotoları, sokakta bırakılan cenaze fotoğrafı…Taybet Ana 7 gün sokakta kaldı. Çürümeye terk edildi yaşlı bir kadının cenazesi. Cenazesini almak isteyen bir çocuğu öldürüldü, bir çocuğu ayağından vuruldu. Sokağın başında keskin nişancı vardı. Ateş eden de kendine Müslüman diyordu. Ahmet Davutoğlu da kendine Müslüman diyor. Bunları yapan alçaktır, namussuzdur. Ona emir veren de yapan da namussuzdur. Terör örgütü propagandası bu ise bin defa söylüyorum.

İddianameyi yazan savcı savunuyordu. Siz bu askerleri savunuyor musunuz? Bu hadsizlere hadlerini bildirenlere de terörist diyorsunuz. Meclis’i bombaladılar ya! Siz yargılamadınız mı bunları? Şimdi de bizi aynı salona tıkmışsınız. Allah, halk, kanun katında da masumuz. Zulme uğruyoruz. Ama onurlu ve gururluyuz, teslim de olmayacağız.

(Demirtaş, Ertugrul Özkök’ün Devlet Bahçeli ile yaptığı bir röportajı paylaştı. Demirtaş, Bahçeli’nin bu röportajda, özyönetim ilanları sonrasındaki operasyonlara ilişkin “Ben ilk gün sıkıyönetim ilan edilmesini istemiştim. Ancak daha sonra oradaki askerlerin darbe yaptıklarını öğrendim” şeklinde ifadeler kullandığını söyledi. Demirtaş, bu konuşmaların delil olduğunu ve Bahçeli’nin yanı sıra Erdoğan ve Davutoğlu ile diğer yetkili kişilerin tanık olarak dinlenmesini istedi.)

Kürt çocuğu Kürt dilinin anadili olmasını istemesin de kim istesin? Keşke Türkler çıkıp istese. Bakın size bir devlet büyüğümüzün bir demecini okuyayım. Benim de katıldığım bir demeç. Demiş ki ‘Ey Almanya! Sen benim vatandaşımın anadilini nasıl yasaklarsın? Sen nasıl Türkçeyi yasaklarsın?’ Erdoğan diyor bunları. Biz de sonraki gün çıkıp kendisinin haklı olduğunu savunmuşuz. Almanya’da bir Türkiye bölgesi yok bu arada. Ama Türkiye’de Kürdistan var, yahu Kürdistan! Ancak anadilde eğitimi bırak isim koymasını yasaklıyorsunuz. Bu da iki yüzlü siyasetin başka bir örneğiydi. Erdoğan ya da Bahçeli çıkıp anadili savunsun ben yapmayacağım. Bahçeli bizim yerimize bizim hakkımızı savunuyor deyip yapmayacağız.

Kürtçenin eğitim dili olması için yaptığımız etkinliğin üzerinden 9 yıl geçmiş, FETÖ’cü savcı hakkımızda fezleke hazırladı. Kim hakkımızda fezleke hazırlasa kurtuluyordu. Kim ki bize çok ceza verdi, bakan yardımcısı oldu, HSK’ya alındı. Bu fezlekeleri hazırlayanlar ödüllendirildi. Bakın bir konuşmada ‘Putin ile görüşmek için dört takla atıyorsunuz’ demişim. Bana cumhurbaşkanına hakaretten 3 buçuk yıl ceza verildi. Bu hakimi bana sırf ceza versin diye Mersin Mut’tan getirdiler. Bu da seçim ayarlıydı. Bu sırada Akın Gürlek de ceza verdi.

4 OCAK 2024 / DEMİRTAŞ 8. GÜNDE SAVUNMALARINA DEVAM EDİYOR
(Davanın, büyük bir organizasyonun ürünü olduğunu belirterek) “Bir devlet operasyonudur. Siyaset, sermaye, medya, bürokrasinin de dahil olduğu kesintisiz bir kumpas ile karşı karşıyayız. Bu yüzden binlerce klasörden, sayfadan oluşuyor. Bu, zaten bu kumpası görünmez kılmak için vardır. Türkiye’de son yıllarda yaşanan olaylar veya yaşanan ölümler, nerede ne varsa bu davaya dahil edilmiş, klasörü doldurulmuş ki basın da kamuoyu da içinden çıkamasın. Düşünün savcı, HDP MYK’nın attığı tweetler dışında hiçbir delil yok iken ikinci Kobanî Davasını açtı ve sulh hakimi de tutuklama yaptı. İki tweet ile kamuoyu ikna olabilir mi?

Savcı çıkıp şunu diyebilirdi; ‘Ya Cumhurbaşkanı siz böyle diyorsunuz da ama elimizde iki tweet var. Zaten bu tweetler ile ilgili AİHM karar verdi. 50 küsur kişi için nasıl dava açalım?’ Dedi mi? Diyemedi. Savcı bunları diyemezdi. Davayı büyütmesi gerekiyordu. MYK üyesi olmayan arkadaşlarımızı da dahil etti ve dosyayı da içinden çıkılmaz hale getirdi. KCK’den Kandil’den birçok kişi dahil edildi.

(Davanın soruşturma aşamasına işaret eden Demirtaş, bu sırada TEM’e ait olan bir notun dosyanın içinde bulunduğunu dile getirdi. Demirtaş, bu notun ise dosyada unutulduğunu ve bu şekilde dosyanın kumpas olduğunun tekrardan ortaya çıktığını söyledi.)

Bu kumpas davası ile yeni bir düzen, dizayn yaratıldı. Yeni bir küresel, bölgesel dizilim yaratıldı. Neden? Çünkü AKP tek başına iktidarı kaybetti. Bununla birlikte Türkiye yeni bir sürece evrilecekti, belki de barış olacaktı. Ancak AKP-MHP ortak olarak bunu engelledi. AKP-MHP’nin yürüttüğü siyaset sonra bölgesel ve küresel boyuta ulaştı.

Türkiye siyaseti konumunu bu dava üzerinden yapıyor. Hesap kitap bu dava üzerinden yürüyor. Çünkü HDP, günümüz dünyasında hiç kimsenin başaramayacağı bir şey başardı. HDP’nin çizgisi sadece Türkiye’de sonuç doğurmadı. Örneğin Ortadoğu'da özgürlük arayışında bulunan herkes tarafından görüldü. Etkisi hissettirildi. Biz bir mucize yaratmadık. Sadece hakikate ışık tuttuk. Yoktan var etmedik. Onu nasıl harekete geçirebileceğimizi, örgütleyebileceğimizi gösterdik. Yeni bir şey icat etmedik. Hakikat orada duruyordu. Üstü örtülüydü. Kadın mücadelesi, ezilenlerin, halkların mücadelesi ile HDP siyasi bir hamleye dönüştürdü. Türkiye’de ülkücü ırkçılar, milliyetçi ırkçılar, İslami ırkçılar ve Atatürkçü ırkçılar yani ırkçılık düzeyinde bunları savunanlar, doğa talancıları, bütün yalancılar tehdit altındadır. Çünkü HDP geliyor. Bu anlattığım herkesin emperyalizm ile göbek bağı vardır. Bu, onları da rahatsız etti. HDP 7 Haziran siyasi başarısı ile büyük bir etki yarattı. HDP’nin gücü aldığı oyun niceliğinde değil, niteliğindedir. Kimse AKP’nin yüzde 42’sini düşünmedi, konuşmadı. Aynı zamanda CHP de tarihinde ilk defa bu derece çok oy aldı, ama kimse onları da konuşmadı. HDP yüzyıllık anlayışı tuzla buz ederek, yüzyıl sonra merkeze oynamaya başladı.

HDP artık tabiri caizse tiyatro perdesini açtı, oyuncular göründü, dekor göründü. Seyirciler de her şeyi gördü. İstediğiniz kadar perdeyi kapatın seyirciler hakikati gördü. Bu yüzden bu kadar üstümüze geliyorlar. Bu nedenle iki cümle ile bitmesi gereken dava, Türkiye tarihinin en kapsamlı davasına dönüştü. Bu nedenle arkadaşlarımızın, dışardaki insanların hayretle izlediği kumpaslar bu kadar aleni yapılıyor.

MHP’nin yaratmak istediği algı, sadece bununla sınırlı değil. Evet, hala tweet atıyorlar, ama Bahçeli benim ismim üzerinden Kürtleri terörist ilan ediyor. Kavala üzerinden ise Türkleri tehdit ediyor. Demirtaş'a terörist dediğinde kaç kişiye dediğini bilmiyor mu? Biliyor. Ve bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. Milletçi Türklere de ‘Kürtler teröristtir’ diyor. ‘Bunu aklınızdan çıkarmayın’ diyor. Sürekli kafalarına çivi çakıyor. MHP bundan ne umuyor? MHP’nin kuruluşu, varlığı ötekilerin yokluğu, karşıtlığı üzerinden gelişti. Fakat bu dava ile ilgisi nedir bugün bunu anlatacağım. Bu dosyadan 7 yıl sonra beraat çıkmayacağı için büyük ihtimalle dosyamız Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi’nin önüne gider. Onu göreceğiz. Daire ne yapıyor? AYM’ye ‘terör destekçisi’ diyor. Söylemlerinde ‘terör söylemleri’ diyor. Büyük ihtimalle bizim dosyamızı inceleyecek. Bu daire ne diyor? Tabi yargıç ‘terör söylemidir’ diyor. Ben ise Başkan Apo, Kürdistan demişim, gerilla demişim. Vay vay bana neler yapmazlar? Bu dosyaya ilk atanan başkanı hatırlayın. Bahtiyar Çolak. Devlet Bahçeli’nin referansı ile Ata Dedeler çetesine girdi. MHP bizi karşısına aldı ve burada yargılamaya kalktı. Biz o dönemde ‘cüppelerinizi çıkarın MHP-AKP rozeti takın’ diyorduk. Devlet bize hep karşıt olduğu için devleti çok iyi tanıdık, tanıyoruz. Hatırlarsanız sizi dinlediğini söylüyorduk. Kendi memurunu da dinler. Devletin bir kanadı asla boş bırakmaz. Sana verdiği görevi yapıp yapmadığını izler.

MHP bizden ne istiyor, ona bakalım. Bir bakalım onların tavuğuna kış demiş miyiz? İsterseniz Rıza Nur ile başlayalım. İsmet İnönü’nün yanında Lozan görüşmelerine de katılan bir kişidir. Rıza Nur’a dava nedir diye sorulduğunda şöyle yanıt verir; ‘Memleketimizde başka ırkta, dinde başka adam bırakmamak en esaslı iştir.’ Hem ırkçılığı savunurken bundan övünür hem de Kemalizmi yeterli derecede ırkçı bulmaz ve eleştirir. Kemalizm de kendini inşa ederken Sovyet sosyalizminden Alman faşizmine kadar ve İslam’a kadar meyil eder ve eklektik bir ideoloji üretir. Halis Türk yaratmak için sürekli iktidarı zorlar Nur. Kemalizm, iktidar ile bu ırkçılar arasında sürekli tatlı bir kavga vardır. Birbirlerini döver ve severler. Saf ari Türk’ü ararlar. Mesela Reha Oğuz Türkkan derki; ‘Atatürk’ün boyunu ölçelim ve en ideal Türk budur diyelim. Bu boyda ve özelliklerde olmayan kişiler Türk değildir.’ ‘En büyük hak güçlünün’ der. Barış taraftarlığında karşıdır ve ‘savaşmayan millet ayakta kalamaz’ diyor. ‘Savaş bittiği an bir millet yıkılır’ diyor. Nihal Atsız ise altın çağını yaşayan ideologlardandır. Hem iktidar tarafından hem de kendi çevreleri tarafından eleştirilir. Ancak en çok kendisi eleştirir. Türkiye’den memnun olmadığını göstermek için soy ismini ‘Atsız’ koyuyor. Henüz bir şey olmadıklarını söyler. Türk tarih tezini beğenmez. Atsız’a göre milliyetçilik dinden üstündür. Cennet beklentisi ile mücadele edenleri sahtekar olarak görür. Kürtleri ve çingeneleri aşağılar. Tıpkı bazı savcı ve hakimlerin yaptığı gibi. Savcılar Kürt yazarken küçük yazar ama diğer milletleri yazarken büyük yazarlar. O dönemde Atsız da aynı şekilde yapar. Kürtlere yeriniz zencilerin yanıdır. Kürtleri kıyım ile tehdit eder.

Bahçeli ve Erdoğan ittifakı 15 Temmuz değildir. Nedeni darbe değildir. İttifakları 7 Haziran gecesi başlamıştır. Kürtlerin yükselmesi nedeniyle ittifak kurmuşlar. ‘Kürtlere karşı dışarda ve içerde savaşacaksan seni başkan yapacağız’ dediler. Kurdukları kumpas bu davaya kadar sirayet etti. Devletin yan gücü kullanılmaya hazır gücü olan ülkücüler kullanılmıştır. Buna çok itirazları da olmamıştır. Bütün siyasi tarihlerde ilk defa ülkücü hareket devleti ele geçirdi. Artık yedek güç değil, bizzat devletin sahipleridir. Tetikçi güç olduğu dönem geride kaldı. Artık Ergenekon, Perinçekçiler, siyasal İslamcılar ile ittifak kurup devletin üçüncü gücü olmuştur.

Yeri geldiğinde AYM’yi dinlemeyecekler yeri geldiğinde Meclis dinlenmeyecek, yasa askıya alınacak ama devlette elde edilen konum kaybedilmeyecek. Bazı muhalifler Cumhur İttifakı'nda arıza diyor ama bu yanlıştır. Cumhur İttifakı demek de yanlıştır. Devlet şu an MHP’dir. Artık devleti MHP yönetiyor. Sadece Yargıtay’a bakarak bunu görebiliriz. Bir daireyi tutup bütün herkese ayar veriyorlar. Birçok adliyede MHP’li mafyalar terör estiriyor. Yeni devlet düzeni budur. Yüzyıllık acılardan deneyimlerden sonra devleti getirdikleri, getirmek istedikleri yer burasıdır. Ancak biz direniyoruz. Bakalım ne olacak? Peki Erdoğan ve diğer AKP’liler neden ses çıkarmıyorlar? Çünkü AKP darbe ile gidiyordu. Buna karşı Ergenekon ve MHP ile uzlaştı. Erdoğan’a ‘ulusalcılar, Atatürkçüler, Fethullahçılar satacak ve darbe başarıya ulaşamayacak’ dediler. Önceden her şey hazırdır. Bu Fethullahçılar da heyecanla ‘hep birlikte darbe yapıyoruz’ dediler. Zannettiler ki Türkiye’nin her kasabasında ordu dışarı çıkmış. Ancak sadece kendileri çıktı. Satıldıklarından haberleri yok. Boğaziçi Köprüsü'nde bir tarafı tutmuşlar ancak diğer tarafı tutmakla görevlendirilenler yok. Bir kışlaya gitmişler, bir kışlaya gitmemişler. Darbe girişimcileri gerçek. Ama tuzağa düştüler. Bahçeli de daha sonra muradına erdi.

Bu dava şahsında sürdürülmek istenen şey yeni ırkçı rejimin inşası sürecidir. Muhalefet bütün bunları okumaktan aciz, her fırsatı tepen bir noktada duruyor. Seçimde ortaya çıkan fırsatlar çarçur edildi. Bunlara tekrardan altın tepside verildi. Yüzde 60-70 civarında olan muhalif kesim bir arada tutulmamıştır. Muhalefetin temel hatası Kürde Kürt, sosyaliste sosyalist diyememesidir. Açık ve şeffaf yürütülmeli her şey. Kendi hatalarınız için özür dileyip başlamanız gerekiyor. Özeleştiri veren bir tek biz olduk. Diğer partilerde koltuk değişimi dışında bir değişim olmadı. Tarihsel olarak bir değişime ihtiyaç var. Gençlerimiz bırakın tarihi, 5 yıl öncesini bilmiyorlar. Zihinleri o kadar bombardımana maruz kalıyor ki muhalefet de bunu engelleyemiyor.

Biz ‘barış olmadan bir millet yozlaşır’ diyoruz. Onlar ise savaşı esas alır. Savaşı anlatır. Evet, savaş olmazsa çürüttüğün o millet yok olur gider. Barış bunu yok eder. Bu nedenle barış dediğimiz her şey suç oluyor. Her halde savcı da ‘Savaşan millet ayakta kalır’ diyor. 'Bunlar barış diyorsa demek ki millet düşmanı' diyordur. Bunlar anlaşılmadan olmaz. Bu, sistematik bir mücadele gerektiriyor. Sosyal medyanın da olduğu, mitingin, panelin, her şeyin iç içe olduğu şekilde direneceksin. Türklere de Kürtlere de bunu anlatmak zorundasınız. Türklere kimin tarafından rehin alındıkları anlatılmalı. Kürtler Dersim’den Maraş’tan, Roboskî'den biliyor. Biz bunu anlatmalıyız. Başka bir seçeneğimiz yok. Ya bu milletler birbirini kıyımdan geçirecek. Bunu anlatmamız lazım. Anlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Gerçeklik hiçbir zaman göründüğü gibi değildir. Doğada da siyasette de her yerde bu böyledir. Doğru şekilde görebilmenin yolu bakmak değildir. Doğru hafıza ve bilgiler ile bakabilmektir. Aksi takdirde elmanın kırmızı rengini tam göremezsin. Başka bir göz tarafından öyle bir kırmızı şekilde görünüyor ki sen hayatın boyunca o rengi göremezsin. Çünkü beynin o rengi görecek kadar bilgi ile donatılmamıştır. Bizim gördüğümüz kırmızı ile ırkçının bir elmada gördüğü kırmızı aynı değildir. Çünkü biz insanı değerleri anlamaya çalışıyoruz ve bakış açımız farklıdır. Her şey aynı şeyi görür diye düşünürüz. Gerçeklik hiçbir zaman böyle değildir. Her birey kendi dünyasında özgündür, eylemi de farklıdır. Her insan kadar hayatın anlamı vardır. Hiçbir zaman hayatımızın anlamı da birebir değildir. Ona biçtiğimiz anlam kafamızdaki bilgiler kadardır. Biz suçlu değiliz, haklıyız. Haklılar er ya da geç kazanır.

Türkiye’de bağımsız, tarafsız yargı olsaydı bu kumpaslar zaten olmazdı. Halkımıza borcumuz olduğu için şu an savunma yapıyoruz. Yoksa yargıya inandığımız, güvendiğimiz için yapmıyoruz. 3-4 yıldır delil bulmak için her tarafa yazı yazıyorsunuz, ama bir şey bulamıyorsunuz. Bulabildiğiniz en güçlü deliller de cezadan kaçmak için bulduğunuz gizli açık tanıklar. Bir tane gizli tanığı biz yok iken dinlediniz. Niye yaptığınızı bilmiyorum ama ayrı bir usul uyguladınız. Çünkü bu iftiracılar çıkıp ‘biz pazarlık sonucu iftira attık’ deseler siz ‘hayır yalan söylüyorsunuz’ dersiniz.

Savcı itirafçılar için ihale açtı. İlk başta kimse ihaleye girmedi. Sonra, ‘Ya hiç mi ihaleyi alan yok? Alan olursa kurtulacak’ dediler. Herhalde hemen ertesinde ikinci kez ihaleyi açtılar. Dava için uygun birkaç itirafçı buldular. Sonra tanıklardan iki tanesinin, Merdan Rüştü Ovalıoğlu ve Kerem Gökalp’ın daha önce aynı cezaevinde birlikte kaldıkları ortaya çıktı. Merdan, ifadeye rağmen bırakılmadı. Bu kişilere muhtemelen serbest bırakılmak vaadinde bulunuldu. Avukatlarımız bu beyanlar karşısında bir ödül alıp almadıklarını; yani serbest bırakılıp bırakılmadıklarını sordu. Ancak mahkeme bunu araştırmadı. Gizli tanığı gizli dinledi. Dosyada başka delil var mı? Yok! Geri kalan her şey polis, asker ve bulabildiğiniz ne kadar müşteki varsa almaya çalıştığınız beyanları var.

Çok ilginç bir durum var. Son mahkeme tutanağına baktım da dosyamızın delil açısından o kadar zayıf olduğunu düşünmüş olmalısınız ki tutukluluk gerekçelerinin birinde bir yerel mahkemede savunma yapan bir avukatın ifadelerini koymuşsunuz. Muhtemelen avukat müvekkilinin örgüt çağrısı ile hareket etmediğini ispatlamak için gayri ihtiyarı ‘örgüt çağrısı ile değil, Demirtaş'ın HDP’nin çağrısı ile sokağa çıkmıştır’ diyor. Dolayısıyla avukat beraatını istiyor. Şimdi siz bu kısmı almışsınız ve tutuklama gerekçesiyle içine koymuşsunuz. Bulduğunuz her delil kıymetlidir fakat şunu bir yere yazın ki ben de bileyim; bu insanların hangi çağrım ile çıktığını yazın. En azından bilelim. Bu gençler hangi çağrım ile çıkmıştır bilelim. Yazamıyorsunuz çünkü yok.

Devlet ‘ben buna düşman diyorsam düşmandır’ diyor. Verilen mesajın genlerinde, kodlarında bu vardır. Bu mesaj, toplum tarafından çok net alınır. Bütün katmanlarda eğitim durumlarına bakılmaksızın Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşını eğitim ve askerlik yoluyla eğitmiştir. Askere alınan her genç burada eğitilir. Hem teorik olarak hem de fiilen anlatılır ve insanlar hizaya çekilir. Bir askerlik anısı olarak değil, dava ile doğrudan ilgili olduğu için anlatıyorum. Askerliğimin bitmesine yakın benimle yaşıt bir komutan, topladı herkesi bir çember şeklinde. Ortasında bir sandalyede oturuyor. O zaman İHD Diyarbakır Şube Başkanıydım. Selam verdikten sonra 15 dk rahat demeden bekletti ve ‘Bak burada olduğun sürede anlamışsındır. Ben daha önce Batman’da görev yapıyordum. 90’lı dönemlerde… Bilirsin. Umarım buradan çıktığında akıllanırsın’ şeklinde cümleler kurdu. Ben cevap olarak 'Sen de benim adımı çok duyacaksın dedim. Adım Selahattin Demirtaş dedim. Neye uğradığını şaşırdı. Bir şey de demedi. Fakat askerlerin temel mantığını bana anlatmış oldu. Kendince bana ‘Türk’ün gücünü gösteririz’ dedi. Şu anda bu davayı takip ediyorsa büyük ihtimalle bunları da hatırlar. Bir yıl sonra milletvekili oldum. Kendi ismimi de unutmadım ve bu tarihten beri siyasetteyim. Bizi yok etmek istiyorlar. Resmi ideoloji ile beyinler iğdiş edilmiş. Ahlaken, ideolojik olarak çökertilmişler. Bu toplumun rehabilite edilmesi lazım. Bunun yolu da barıştır. Bu travmalardan çıkması yıllar sürer. Okullarda tarih, bilim diye anlatılan safsatalar yerine alternatif okumaların yayılması lazım.

Kobanî meselesi de böyledir. ‘Savaş olmadan bir millet var olmaz’ diyen bir zihniyet yargıyı yönetiyor. Barış onun için tehlikedir. Ne zaman barış desek bu mermer duvara çarpıp geri dönüyor. Türk toplumunun geneli bunu bilmez. En demokratı ‘bizim de kapıcımız Kürt’ der. Kendini bu şekilde savunur. 'Bizim Kürt gelinimiz damadımız var’ der. ‘Bizim de Kürt arkadaşımız var’ der. Bu kadar tanıyor. Tanımak için çaba da sarf etmiyor. Hakimler, savcılar Kürtleri bilmiyor, tanımıyor. Ülkenin bir parçası olan Kürdistan bölgesi hala sürgün bölgesidir. Devlet dairelerinde birbirini tehdit edenler ‘Seni Antalya'ya sürerim’ diyorlar mı? ‘Seni Çukurca’ya Hakkari’ye sürerim’ diyor. Hiç ‘Datça’ya Bodrum’a seni sürerim’ diyeni duydunuz mu? Ama Kürdistan ötekidir. Başka bir yerdir, bunu bilirler. Sürgün edilenler de ağlayarak giderler. Sonra hakikati gördükten sonra dönmek istemezler. Ama dönünce de ağlayarak dönerler. Kürt gerçekliğinden bu kadar uzaktır Türk toplumu. Aynı zamanda Türk aydını halkını, toplumu tanımaz. Türkiye'deki Kürtleri, yargılayanlar genelde bilmez.

Tarihsel açıdan da bizi yargılamaya hakkınız yok. Neden bize haksızlık yapılıyor, onu netleştirmeye çalışıyoruz. Kürtlerin gönlü barış, kardeşlik için atar. Kürdistan ana vatanıdır ve bunu gönlünden çıkaramaz, ana vatanını çıkarıp atamaz. Kürdistan dediğimiz de Hakkari’den Şırnak'tan ibaret değildir. Yok etmeye çalıştığınız da yok olmuyor. Kürtleri ve Kürdistan’ı inkar insanı, insanlığı inkardır. Kürt milletinin bir tarihi vardır. Bu inkarı kabul edersek onursuz oluruz. Bunu inkar eden birisinin riyakar olduğunu çok iyi bilirsiniz. Başka birinin kimliğini inkar eden biriyle karşılaşsak kendimizden utanıyoruz. Bir siyahi, siyahiliğinden utanırsa beyaz olmak isterse biz üzülüyoruz. Utanç duyuyoruz. Bize Kürtlere bu dayatılıyor. Köle lazım size! Hayır, biz özgür insanlarız, bizim milli marşımız var. Kaç Türk bunu biliyor?

Bir meşe ağacımız da mı yok Türkiye sınırları içinde?

Irkçı, faşizan hezeyanlara nasıl boyun eğebiliriz? Nasıl biz bunlara ‘Evet doğrudur, bunların hepsi hakikattir’ diyebiliriz. Neredeyse 200 yıldır Kürtler buna itiraz ediyor. Yazı, şiirle, silahla ve siyasetle itiraz ediyor. Kullandıkları her yöntem ‘terörist’ olarak kabul ediliyor. Musa Anter bir şiir yazdı diye, Kımıl şiiri nedeniyle yargılandı. 49’lar Davası'nı bu Kımıl şiiri tetikledi. Şiirden dolayı terörist oldu. Türkiye Kürtleri ifadesi yargılamalara neden oldu. Tarih karşısında kim suçlu olabilir? En büyük coğrafyacılar, harita mühendisleri Allah billah aşkına gitsinler Cizre’den, Silopi’den, şöyle Şırnak ve Hakkari’den Cudi ve Gabar üzerinden şöyle Şemzinan’a kadar bir haritayı bize bir anlatsınlar. Nasıl çizildi bu haritayı bir anlatsınlar. Bu harita nasıl çizildi de Kürdistan’ın hepsi diğer tarafta kaldı. Orası resmen Kürdistan. Irak Anayasası'nda Kürdistan yazıyor. İran Anayasası’nda Kürdistan eyaleti yazıyor. Rojava resmen değil. Ama Rojava Kürtçe dilinde batıdır. Peki dünyanın hangi usta haritacıları bu kadar iyi, mükemmel çizdiler de Kürdistan'ın bir böceği bile Türkiye’de kalmadı da hepsi öbür tarafta kaldı? Bir metre bile Kürdistan yok mu ya burada? Bir metre varsa biz o bir metreyi savunalım. Biz o bir metreye Kürdistan diyelim. Bir ağacımız bile yok mu? Bir meşe ağacımız da mı yok Türkiye sınırları içinde?

Kobanî de Kürdistan’ın bir kasabasıdır. Sınırın öbür tarafında kaldığı için kimse düşman göremez. Vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti de diyemez! Orada IŞİD barbarlarınca katliam yapılmasına izin veremeyiz ki yakın zamanda kısa süre önce Şengal’de, Musul’da çok açık trajediler yaşandı. Buradan baktığımızda siz başka bir şey görebiliyor olabilirsiniz ama biz kardeşlerimizi görüyoruz. Kardeşlerimiz tehlike altındayken biz burada davul zurna çalıp keyif yapamayız. IŞİD’in saldırılarına karşı dünyayı duyarlı kılmamız lazım. Tehdit olarak görülen budur. Korkulan budur. Ortalama bir Türk şunu sormaz; ‘Kobanî bir Kürt şehri ise tam bitimindeki Suruç nedir?' Türkiye’de birçok insan Rojava’ya IŞİD’in saldırısı ile orada Kürtlerin yaşadığını öğrendi. Tarihte yok, eğitim kitaplarında yok. Onu da unutturmak için Ayn-el Arap diyorlar. Tarihi bir kasaba değil ki orası. Kobanî ismi de bir şirket isminden geliyor. Orada bir İngiliz şirketi petrol arıyor, Kürtler ona Kobanî diyor. Orası Ayn-el Arap olsa ne olur, Ayn-el Türk olsa ne olur? Aynı duyguyu Bakü için hissettiniz mi? ‘Ermenistan haydut devlet. Sahada da yanınızdayız’ diye onlarca manşet haber var. Peki bin yıllık kardeşlerimiz Kobanî için niye atmazlar? Azerbaycan Türkleri için İHA SİHA gönderen Türkiye, Kobanî için tweet atmış olan bizleri niçin katil, terörist ilan eder?

Asıl olan yurttaşlık ise askerliğimi yaptım, vergimizi de tıkır tıkır veriyoruz. Herkesten çok veriyoruz. Şirketlerden bile çok veriyoruz, vergi kaçırmıyoruz da. Türk milliyetçilerden bile çok vergi veriyoruz. Peki niye halkımın yaşadığı bir parçada IŞİD katliam yaparken vergi verdiğim devlet, Azerbaycan’a gösterdiği ilginin milyonda birini göstermiyor? Günlerdir onun nedenini anlatıyorum. Türk ırkçı hezeyanlarından başka birşey değildir. Bana Azerbaycanlılar ile nasıl tek millet iki devlet olduğumuzu izah eden her Türk’e, şapka çıkarırım? Ama Anayasa’ya göre izah edecek. Ve nasıl Kürdistan Federal Bölgesi ile Kobanî ile tek millet iki devlet olamadığımızı da izah etmesini isterim. Madem, Anayasa’ya göre vatandaş olan herkes Türk’tür, madem sadece bunlara Türk deniliyor o zaman vatandaş olmayanlar Türk değildir. Azeriler de Almanya’daki Türkler de Türk değildir. Biri vatandaşlıktan çıktı mı, Türk olmaktan da çıkıyor. Anayasa öyle diyor. Azerbaycan’daki Türkler kardeşimiz ise Kobanî’deki Kürtler niye kardeşimiz değil? Biz o dönemde Türkiye için tarihi bir fırsat olduğunu söyledik. Yüzyılı aşkındır Kürt halkının duyguları kırıldı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti doğru yaklaşmadı, ama ‘bu tarihi bir fırsattır’ dedik. ‘Türkiye Kobanî’ye yardım etse bu bambaşka bir şey olur’ diyorduk. ‘Türkiye yardım etsin, Kobanî düşse bile sonuçları itibariyle ağır bir travma oluşmaz’ demiştim. Silah göndermesine bile gerek yok. Silahlı müdahaleye bile gerek yok ya! İçinin yandığını hissetsin yeterliydi. Fakat ne yapıyorlardı? IŞİD’i izleyen Kürtlere gaz attı bu devlet! ‘Destek gösterisi bile yapamazsınız’ diyordu. Devlet içindeki kimi yetkililer, yardım edilmesi taraftarıydı. En nihayetinde tarihi bir fırsat heba edildi ve oradan korkunç bir kırılma çıktı. Hala toparlanamıyor. Çünkü hala ismine Kobanî Davası denilen dava adı altında Kürtlerin temsilcileri, siyasetçileri yargılanıyor.

Bakın AKP’li Kürtler, avukatlar ile bana haber gönderiyorlar; ‘Savunmasını saygı ile karşılıyoruz, duruşu önünde saygı ile eğiliyoruz’ diyorlar. Bu kırılmayı yaratan bizler değiliz. Bu politikaları üretenlerdir. Türk aydınına düşen, buna şaşırmak değildir. Bunu anlamak, anlatmaktır. Türk aydını kemalist, sosyalist, muhafazakar olabilir. Ama bu ülkede bir Kürt milleti var, biz yüzyıldır görmezden gelindik. Ama bunu insanlığa sığmaz deyip anlatmaları lazım. Biz bunları mahkemelerde anlatıyoruz. Başka türlü sorun çözülmüyor. Nerede olursa siyasi parti taraftarları birlikteliği savunmalıdır. Kürtler birliği sağladıkça barış ve çözüm gelir. Kürtlerin birbiriyle cebelleşmesi Kürtler’e ancak zarar verir. Kürt ve Türk aydınının birlik oluşturması çözümü yaratır. Dolayısıyla bu savunmalarda anlatmak istediğimiz, verdiğimiz mesaj budur. Biz burada bu bedelleri çözüm uğruna ödüyoruz. Çözüm için en büyük desteği biz verdik, veriyoruz. Hapiste de olsak veririz. Sadece hakikati üretmek için yalanlardan ibaret bir davayla karşı karşıyayız.

Gazeteci Dicle Müftüoğlu hakkında tahliye kararı Gazeteci Dicle Müftüoğlu hakkında tahliye kararı

Burada gördüğünüz dürüst siyasetçilerdir. Siyaset yapıyorlar, yapacağız. Bizim işimiz budur. Aksi takdirde ahlaksızlık olur. Benim abim dağda. Biliniyor. Siyaset yaptırmadılar, dağa gitti. Benim annem oğlunu sağ istiyor. Kim ne derse desin. Eğer bir siyasetçi abime bel bağlayarak maaş alıyorsa kusura bakmasın annem sağ istiyor. Ölümlere bel bağlayarak siyaset yapamazsınız. Bakın ‘şehitler tepesi daha çok şehit görecek’ diyorlar. Kin ile beslenenler vatansever, milliyetçi biz terörist! Siyasete inancını kaybedenler dağa gidiyor. Buna sebep olanlar da sizsiniz. Dağa biz göndermiyoruz, gönderenler belli. Abimi, dağa ben göndermedim, PKK de göndermedi, devlet gönderdi. Atmadıkları iftira kalmadı. Ben abimin dağdan gelmesini istiyorum. Siz ise ‘teslim olun’ çağrısı yapmamızı istiyorsunuz. Buyurun, siz yapın. Yıllardır yapıyorsunuz. Biz çözüm olsun istiyoruz. Dağda karakol da olmasın. Önerdiğimiz bütün çözüm süreçleri buna işaret ediyor. Demokratik özerklik de böyledir. Biz bunu büyütmeye çalıştıkça devlet dağa gitmeyi büyütüyor.

Bizim burada 7 yıldır suçsuz yere yargılandığımızı görenler hiç mi etkilenmiyor?” diye soran Demirtaş, şunları söyledi: “Çözüm önerimiz açık, aleni. Bir masa etrafında oturup konuşalım. Biz nerede yanlış yaptık, nasıl telafi edebiliriz, bunları oturup konuşmamız lazım. Kimin ile konuşacağı soruluyorsa, bu son derece gereksizdir. Kürtlerin temsilcileri vardır. Koskoca bir halkın sorunlarını temsilcileri ile nasıl konuşmazsınız? Biz bu yüzden Abdullah Öcalan diyoruz. Bu, devleti küçültmez; büyütür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yanlış bina üzerine inşa edilmiş. Temel yanlış. Devasa bir bina koydun mu, biri çıkıp ‘Kürdüm’ deyince o temel sallanıyor. Kürdüz demesek onurumuzdan oluyoruz. Kürdüz deyince ‘terörist’ oluyoruz. O yüzden temeli değiştirmek lazım. Bundan korkmamak lazım. Devletin bunu düzeltmesinden korkmaması lazım. Bunu düzelttikten sonra herkese yetecek kadar evimiz olur. Binada herkes özgürce yaşayabilir. Kendi uydurduğumuz yalanın üzerine bir bina inşa edilmiş. Yüzyıldır sallanıyor. Balkonlardan düşenler oluyor. Yıkıldı yıkılacak. Dönüp dolaşıp binayı sallayana cop vuruyorsunuz, işkence ediyorsunuz. Ancak çıkıp yapacak şey, Alevileri, Kürtleri tanımaktır. Yoksa ne olur? Bilmiyorum. Bunu çıkıp Naci Görür’e sorun. O deprem uzmanı ben değilim. Bir sorun bakalım iki kolon üzerine inşa edilen bir bina depremde yıkılır mı yıkılmaz mı?

"Seçim ittifakı gibi kısır ittifaklardan bağımsız, 'nereye gidiyoruz' üzerine bir yol haritası çıkarılmalı"

Çağrımız şudur; bu bedelleri çözüm için ödedik. Türkiye’nin ana akımında yer alan bu ülkenin Alevileri, sosyalistleri, Kemalistleri, Kürtleri, muhafazakarları ve ayrı bir başlık olarak kadınları bir araya gelmelidirler. Seçim ittifakı gibi kısır ittifaklardan bağımsız bir şekilde nereden geldik, nereye gidiyoruz üzerine tartışıp bir yol haritası çıkarabilirler. Abdullah Öcalan da buradan çıkacak sonucu dikkate alır. Bu iş kalıcı barışa kadar gider. Onun da sürece katılma süreci gelişir. Türkiye’nin bütün farklı kesimleri bir masa etrafında bir araya gelip kendi hakikatini masaya dökmeli. Ortak akılla nasıl ortak yol haritası çıkarabilirizi birkaç gün tartışsınlar. Niye Hakkari Çukurca’daki 20-25 yaşındaki gençlere yüklüyorsunuz? Niye abime yüklüyorsunuz? Aydının işi, siyasetin işi silaha dayanmak değildir, işi çözüm üretmektir.

Bu bir fedakarlık da değildir. İnsani, hassasiyetli bir tutum olur. Umarım bu dava vesilesiyle ortaya koymaya çalıştığımız duruşumuz bu zahmetli günlerinde herkesin bir kez daha durup düşünmesine vesile olur, tecrit ile zulüm ile bu iş yürümüyor. Pazartesi son kez konuşacağım. Belki yıllarca konuşmayacağız. Emin olun bize milyon yıl ceza da verseniz bu hakikatlerde bir değişiklik olmayacaktır. Bütün bu hakikatler sosyolojik hakikatlerdir. Dediğimiz gibi biz savunmamızı size değil halka yapıyoruz. Zaten muhatabı da siz değilsiniz. Madem biz cezayı çektik, bu dava yeni bir birlikteliğe vesile olsun. Ben kimseye kin beslemiyorum. Çözüm adına bu bedeli ödedim. Kişisel öfke duymuyorum ve bu şekilde hareket edip halkımın kaderi ile oynamayın. Bu seçim arifesinde birkaç belediye pazarlığına indirgenmemeli. Bu mücadeleyi birkaç belediye için yapmıyoruz. Çıkacaksa bir şey, onurlu bir barış çıkmalı.

8 OCAK 2024 / DEMİRTAŞ 9. GÜNDE SAVUNMASINI TAMAMLADI
"Biz orada Kürtçe'yi savunduk. Öncelikle günlerdir yaptığım savunmada belirttim. Burada siyasi görüşlerimiz yargılanıyor. Ankaragücü Spor Kulübü Başkanı yumruk attığı zaman bir grup 'eline sağlık' dedi. Bu suçu övmek demek. Kılıçdaroğlu'na yumruk atanın elini öpmüşlerdi. Dersim Katliamı komutanını övmek... Topal Osman'ı övmek... Bunlar suçu ve suçluyu övmek.

Savcı, Abdullah Öcalan Kürt halkının önderi mi değil mi diyorsa Meclis'e yazı yazsın, bilirkişi atansın. Ben Abdullah Öcalan'ı Kürt halkı önderi ilan eden kişi değilim. Bunun suç konusu yapılması devlet için travmadır. İfadeler tümüyle ifade özgürlüğü kapsamında, bu tartışmasızdır. Kendi içinde çelişkili olan Türkiye Cumhuriyeti devletidir. Öcalan'ı isteyen siyasi olarak eleştirebilir. Siyaset  yapmak böyle bir şey. Bu tür fezlekeler düşünceye ket vurmak amaçlıdır. Bizim muhatabımız siyasi iktidardır. 

Birçok arkadaş diyor ki Demirtaş, 'Kürt ve Kürdistan' demeye başladı. Kürt ve Kürdistan dediğim için yargılanıyorum. 20 yıla yakındır siyasetten geliyorum. Kürtler ve Kürdistan'la ilgili yaptığım konuşmalar suçlama konusu yapılmış. Soma'yla ilgili de konuştum. Neden dava açılmadı? Çünkü konuşmamın içeriğinde Kürt yok. 

Kürt dili asimilasyonla hızla ortadan kaldırılıyor. Bunun bir önlemi yok. Personel alım duyurusu yapılırken Kürtçe bilen personel olması gerekiyor. İhtiyaç var. Yargı içerisinde Kürtçe bilen hakim savcı olmalı. Kürtçe bilen polis, zabıta olmalı. Kürtçe bilen sağlık personeli olmalı. Ama Kürtçe konuşanlar sokakta linç ediliyor. Vergi vermiyor muyuz? Kürtler de vergi veriyor. Parasını veriyor. Türk’e, Sünni’ye yapılıyor da Kürde ve Alevi’ye niye yapılmıyor? Bunu engelleyenler silahlı şiddete teşvik etti. Biz bunu durdurmaya çalışıyoruz. Dağa çıkan gençlerin sorumlusunu da Kürt siyasetçiler olarak gösteriliyor. Tam bir ikiyüzlülük.

HDP’nin dışında kalan, Türkiye sosyalistleri, ulusalcıları, Atatürkçüleri, akademisyenleri söz konusu Kürtler olunca tüyleri diken diken oluyor. Türkiye, Biden ile Putin ile görüşür sorun olmaz. Beşşar Esad ile görüşülebilir. Barış Akademisyenleri vardı onları işten attılar yerlerine resmî ideolojiyi savunanları getirdiler. Emperyalist ile görüşüyorsun niye sorun olmuyor. Kürt ya tecritte, ya hapiste ya dağda diğerleri de görüşülmez listesinde. Türk ırkçısı, faşisti, medya ve siyasetçinin kullandığı dili biz kullansak iç savaş çıkar. Sadece partimiz değil Kürtler böyle bir dil kullanmaz. Daha biz kimliğimizi kabul ettiremedik. Kürdün faşisti olmaz. İstanbul’da 4 milyon Kürt yaşıyor. Kürdistan tarih boyunca coğrafya olarak vardı. Sınırı yoktur. Bunu kabul edin. Irak Kürdistan sınırı farklıdır. Mahabad’ın sınırı farklıdır. Ama Kürdistan coğrafyası başkadır.

Orada senin kardeşinin Kürdistan diye bir ülkesi var, onu kabul edecek misin? Her yerin eski ismini iade edeceğiz diyorlar; ‘Tunceli’ Dersim olacakmış. Peki Kürdistan, Kürdistan olacak mı onu soruyoruz?’ demişim. Aradan geçen onca yıl sonra burada aynı şeyleri konuşuyoruz. Siyaset yapma hakkı ancak böyle olabilir. Hakaret etmemek, tutuklamalar şartıyla biz bunları tartışmaya varız. Hilafet isteyene bakan çıkıp diyecek normaldir. Normaldir biz de onu yapmışız, federasyon, eyalet ve özerklik idari bir modeldir. Bunları tartışmayacaksak ne yapacağız? Gerçekten bizim dağa çıkmamızı istiyorlar. Partimizin programına güveniyoruz, kendimize güveniyoruz. Çağrı yapıyorum Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Meral Akşener, Ümit Özdağ milliyetçi cephenin ne kadar siyasi liderleri varsa bir canlı yayında buluşalım. Koşullar eşit olsun biz fikirlerimizi savunalım, onlar da istediklerini söylesinler. İddia ediyorum program sonunda demokratik özerkliğin ne olduğu çok daha iyi anlaşılır. Bizimle bu konuda başa çıkamazlar.

Ne yapabilirler ancak manipülasyon yapabilirler. Bizim üzerimizde yargı baskısı kurulması da namertliktir. Bir taraf her türlü imkanı, televizyonları, yayınları kullanacak ama bir tarafı da bütün bunlardan mahrum olacak. Bir de üstüne yargı baskısı kur, tutukla. Hakikat nasıl anlaşılacak? Kimse anlatmıyor, Kürtler kendi derdini kendisi anlatıyor. Biz anlatıyoruz, bizimle hareket eden sosyalistler anlatıyor. Bizim dışımızdaki sosyalistler ve komünistler bile anlatmıyor. Biz anlatamıyoruz, diğerleri anlatmıyor, hakikat nasıl anlaşılacak? Hakikat anlaşılmadan silah ve şiddet sorunu nasıl aşılacak? Bu tartışmaların yeri mahkeme salonları değildir. Biz sınırlı imkanlarla anlatınca Kürtlerin neler yaşadığını anlaşıldı. Bunların arasında akademisyeni var, okumuşu var. Çünkü araştırmıyorlar, tek taraflı yalan yanlış beslenmişler ve birilerinin burada hakikati anlatması lazım.

Biz bir halkız, ayrı bir halkız. Ezilmezsek, dilimiz ve kültürümüz baskılanmasa bunları dile getirme ihtiyacı da duymayız. Hatta hiç dile getirmeyiz. Biz sürekli ortalıkta ‘Kürdüz, Kürdüz’ diye ortalıkta dolaşan meczuplar değiliz ki. ‘Kürtsen övün değilsen itaat et’ gibi şeyler de yapmayız. Bunları konuşuyoruz; çünkü Kürtlerin dilini yasaklamışsın. Yasaklamazsan biz de konuşmayız. Bunu bize sorma dönüp devletine sor. ‘Ey devlet niye yasaklamışsın dillerini, Kürt, Kürdistan demeyi niye yasaklamışsın’ diye sorun. Savcılara sesleniyorum; biraz ekolojiyle, balıkçılıkla diğer alanlarla ilgili yaptığımız konuşmalara da dava açın. Onlara dava açmıyorsunuz, insanlar da sanıyor ki biz sadece Kürt ve Kürtçeyi konuşuyoruz. Onlara da dava açın onları da konuşalım. Ama Kürtçe halen yasaktır, eğitim zaten yasaktır. Almanya, Fransa, İngiltere gibi Avrupa’nın büyük devletlerinden hariç diğer bütün Avrupa devletlerinden daha kalabalık bir nüfusa sahibiz ama ismimiz mevzuatta geçmiyor. Sadece fezlekelerde ve iddianamelerde geçiyor. Biz bunları söyleyince niye suçlu oluyoruz da Nihal Atsız gibi kafatasçı birini anınca niye ırkçılık olmuyor. Adam 84 bin kişinin kafatasını ölçmüş sadece. Kendisi 'ben ırkçıyım' diyor.  

Geçen ırkçı bir gazeteci yazmış: ‘Demirtaş iyice uçtu, Kürt marşından bahsediyor’ vs. demiş. Arkadaşlar getirdi okudum. Yahu ben bu marşı cezaevinden bestelemedim ki, Kürdistan sınırlarını ben belirlemedim ki. O marş 80 yıldır var Mahabad Cumhuriyeti’nden beri var. Ama bunlar cahil. Okumuyorlar, bilmiyorlar. Bir Kürdistan bölgesine gidin bakın orada dalgalanan bayrak ne, hangi marş okunuyor? Gitmişken Hewlêr’deki ticaret odasından ticaret yapan şirketlerin listesini isteyin. Yüzde 80’i MHP’li, hilal bıyıklı, tuğralı, yüzüklü o zaman belgelerine Kürdistan Bölge Başkanlığı yazıyorlar. Antetli kağıtlarının altına bunu yazıyorlar. Parayı götürürken Kürdistan var, ama burada bunları konuşunca suç. Milyon dolarları götürürken Kürdistan ne zaman Ankara’ya dönüyorlar burada Kürdistan diyeni linç ediyorlar. 10 milyon dolar sizin milliyetçiliğinden daha mı değerli? Hani söz konusu vatansa gerisi teferruat diyordunuz ya öyle değil, size göre esas söz konusu dolarsa gerisi teferruattır.

Kürt Milli Marşı Ey Reqîb’i ben yazmadım. 1946’da Mahabad’da Dildar yazdı cezaevinde. Herhalde oradan kafalar karıştı, cezaevi olunca Demirtaş yazdı sanıyorlar. Bin yıldan beri Kürtler var. Kürtler 20 Haziran 2015’te Türkiye’ye gelmediler. Bunu inkar etmenin suç olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Kürtlerin dili var. Annem, dedelerim Türkçeyi doğru düzgün bilmezler. Siz onların dilini yasaklarsanız, hakaret ederseniz nasıl hisseder? Yeni nesilde asimilasyonla Kürtçe dili ortadan kalkıyor. Kürtler bir onur meselesi olarak dillerine sahip çıkıyorlar. Bütün bakanlıklara kota getirmek lazım. Kürtçe bilen memur alınması gerekiyor. Bunu yapmıyor aksine Kürtçe konuşanı kriminalize ediyor. Türkçeye ilişkin yapılan çalışmalara bakın, onlarca kurum var araştırma yapıyor, çalışma yürütüyor. Peki niye Kürtçeye ilişkin çalışma yapmıyorsunuz. Kürtler de vergi veriyor bana niye hizmet etmiyor bu devlet. Parasını veriyorum. Kürde Aleviye niye hizmet etmiyor. Bunlar ayrımcılıktır. Bütün Kürt isyanları bu ayrımcılık nedenle ortaya çıkmıştır. Bunu dile getiriyoruz. Biz sorunu şiddet sorunu olarak görüyoruz ve bunun önüne geçmeye çalışıyoruz. Biz bunu söyleyince bizi suçluyorlar, sonra gençler bunu görünce dağa çıkıyor. PKK’yi dağa çıkaran devletin bu politikalarıdır. Ben değilim. Bundan geri dönmesi gereken de devlettir, bu politikalarından geri adım atmasıdır.

‘Başkan Apo’ya selam olsun' sözlerim suçlama konusu yapıldı. Savcı bilmiyor olabilir ama ben Başkan Apo ile yüz yüze görüşüp, selamları doğrudan iletiyordum zaten. Yine PYD ile ilgili sözlerim de suçlama konusu yapıldı. Davutoğlu o zaman PYD ile görüşüyordu. Yapılması gereken şey Kürtlerin elini tutmaktır. Burada savaş naraları atan Davutoğlu’dur. barış elini tutan Demirtaş’tır. ama suçlanan Demirtaş’tır. PYD, Fırat’ın batısına geçti, kötü mü oldu? Şimdi Katil Esed’ten kardeş Esad’a dönüş var. Doğru olan bizim tutumumuzdu, yanlış olan o gün sürdürülen politikalardı. O dönem gidip bakın PYD, Fırat'ın batısına geçmiş mi o zaman Davutoğlu bön bön bakmış mı görün dedin. PYD geçtiyse Davutoğlu bön bön baktıysa ben tespit yapmışım. Sen orada tehdit ediyorsun biz de ‘yapmayın’ diyoruz. İktidarı eleştirmek niye savcıyı rahatsız ediyor? Mesela 'sınır ötesi operasyon yap' diyen, bombaların üstüne ismini yazan belediye başkanı şiddet ve savaş propagandası olmuyor. Ama Demirtaş’ın 'barış elini tutun' sözü propagandaya dönüşüyor. Tam bir zulüm ve tam bir ikiyüzlülük. Kürtler orada toprağını IŞİD’e karşı korurken sana ne oluyor? Efendim 'terör devleti' kuruluyormuş. Hadi oradan. Türkiye Cumhuriyeti devleti nasıl kuruldu? Terörmüş! Bunu kabul etmiyoruz, siyasetimiz budur biz siyasete böyle bakıyoruz. PYD ile ilişkileri geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ben Kürtlerin orada Amerika ile ilişki kurmasından çok memnun değilim, ama oradaki halk tercihini öyle kullanıyor. Ne yapabiliriz, ne diyebiliriz? Dönüp onlara bunu desek ‘bir gece ansızın sabah akşam geleceğiz diyorlar’ diyecekler. Ne diyebilirim? PYD ile görüşün diyoruz. Kıyamet mi kopar. Esad ile görüşün desek sorun değil, ama Kürtlerle görüşün desek kıyamet kopar. Neden?

KÜRT FOBİSİ: Bu Kürt fobisi, Kürt korkusu düşmanlığı nasıl beyinlere nasıl bu kadar işlendi? 'Kürtlerle görüş' dediğimizde, 'PYD ile görüşün' dediğimizde kıyamet koparıyorlar. Yahu senin onca askerini öldüren adamı odasında dakikalarca ayakta bekledin. Blinken’in elini tutarken sorun yok ama ben PYD ile görüşün deyince ırkçılık tavan yapıyor. Çünkü Türk millet tezi Kürt inkârı üzerine kurulmuştur. Onlar bin defa Türkiye’ye hakaret etse onlarla görüşürler ama sıra Kürde gelince devletin temelleri sarsılır. Kürt vardır dediğin anda herkes 'Türk’tür tezi ne olacak.' Sıra Kürde gelince bütün dünya bir yana Türk devletinin bekası tartışması açılıyor. Sorun Kürdün varlığı değil, bu tezin yanlışlığıdır. Sorun Kürdün kendisine 'Kürdüm' demesi değil, sorun yasalardadır. Bu inkardır. Bunun çıkarılması gerekiyor. Kürt halkıyla kardeşiz diyorsun aynı kıbleye namaz kılıyoruz diyorsun. Yahu herkesle görüşüyorsun niye Kürtler ile görüşmüyorsun?

En rahat en meşru görüşülmesi gereken bizleriz. Bu ülkeyi düzeltmeye çalışıyoruz. En rahat görüşülecek olanlar bizken görüşülmeyecekler listesinin başında bir tek biz varız. Bunları niye söylüyoruz; aciz olduğumuz için değil barış sevdalısı olmak böyledir. Bugün Türkiye aydının, gazetecisinin, siyasetçisinin kullandığı dili biz kullansak iç savaşın çıkması 15 günü bulmaz. Kürt’ten ırkçılık duymazsın. Hiçbir Kürt’ten ‘Kürtsen övün değilsen itaat lafını duyamazsın.’ Mazlumdur, daha kimliğini kabul ettirecek. Mecburuz derdimizi biz anlatmak zorundayız. Karşı taraf cinnet halinde. 50 yılda şekillenen ırkçı kafaya anlatmak kolay değil. Kopsan kopulmuyor, İstanbul’da 4 milyon Kürt yaşıyor. Bağdat Hewler gibi değil. Edirne’den biz 10 bin oy alıyoruz, Tekirdağ’dan milletvekili çıkaracak duruma gelmişiz. Ne yapacağız bu Kürtleri. HDP budur, birlikte yaşam ancak böyle mümkün olabilir. Kürdistan coğrafyadır var, orayı kabul et. Sınırlarını çizmeye de gerek yok. Tarih boyunca Kürdistan’ın sınırları çizilmemiş coğrafya olarak var. Bunun inkar edilmemesini istiyoruz. Kürtlerin nüfusunun çoğu Kürdistan coğrafyasının dışında yaşıyor.

 Antalya’da birisi CİMER’de bana küfür etmiş. Savcı bu küfürü almış, ‘ya burada hakaret var. Bunu nasıl bana gönderirler, bundan dava açılmaz’ dememiş ama bu küfürlü şikayeti delil saymış bana dava açmış. İşte Kürt sorunu budur. Kürt’ün anasına küfür ederler. Gelirler bu küfürlü suç duyurusuyla Kürde dava açarlar. Bir Allah’ın kulu da dememiştir bu küfür nedir? Bu hakarettir. Almış savcı bunu dosyaya koymuş ve bir partinin eş genel başkanı ağır ceza mahkemesinde yargılanıyor. Ben bunun savunmasını yapmayacağım.

Herkese teşekkür ederim. Selçuk Mızraklı’ya, basın mensuplarına, bizi sabırla dinleyen mahkeme heyetine teşekkür ederim. Avukatlarıma teşekkür ederim. Dayanışma gösteren Baro başkanlarına teşekkür ederiz.

Demirtaş savunmasını Kürtçe sonlandırdı: An tekoşîn an tekoşîn. Bijî têkoşîna azadiyê. An serkeftin an serkeftin. (Ya mücadele ya mücadele, yaşasın özgürlük mücadelesi. Ya kazanacağız ya kazanacağız)

Editör: Bekir GÜNEŞ