Gazete Emek- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis’in 28. Dönem 3. Yasama Yılı açılışında Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri ile tokalaşması ve sonrasında yaşanan gelişmeler kapsamında Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrı, Kürt meselesinin demokratik çözümüne yönelik tartışmalara yeni bir kapı araladı.
Geride bırakılan iki yıllık süreçte barışın toplumsallaşması ve hak temelli taleplerin güvence altına alınmasında aktif rol alan kadınlar, izleyen değil barışın inşasından karar alıcı mekanizmalarda yer alma ve taleplerini ortak bir zeminde buluşturmayı sürdürüyor.
Süreçte gelinen aşama ve kadınların rolüne ilişkin Özgür Kadın Hareketi aktivisti Ayla Akat Ata MA’ya değerlendirdi.
1993’ten 2026 yılına
Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşması ve ardından kamuoyuna yansıyan sözlerin yeni bir sürecin başlangıcı olduğunu belirten Ayla Akat Ata, “İki yılın nasıl değerlendirildiği sorusuna verilecek bir tek cevap olabilir. Orta Doğu’daki mevcut süreç, yaşanan yeniden dizayn, küresel anlamda, bölgesel ölçekte var olan hesaplar, yine bölgesel güçlerin, küresel güçler karşısındaki direniş gerçekliği bu iki yılın daha anlamlı geçmesi gerektiğini gösteriyordu. 27 Şubat 2025’i bu anlamda özel bir yere koymak lazım. Çünkü Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bizim için sürecin başladığı tarihi ifade ediyor. Sonrasında halk toplantıları oldu. Kadınlar olarak, süreci anlama ve anlamlandırma çabamız oldu. Türkiye 1993’ten beri barış gündemiyle defalarca kez buluştu. Şimdi 1993’ten 2024’e ve de 2026’ya geldik. Şimdi nasıl ele alabiliriz bu süreci? 93 en yakın tarih itibari ile ifade edelim. 2009-2013-15 sürecini hafızasında bir yere kaydetmiş bir halk ve kadın gerçekliği var. Dolayısıyla bu iki yıl bütünüyle değerlendiriliyor ve geçen zamana anlam verememenin öz eleştirisi yapılıyor” dedi.
‘Devlet ilk defa İmralı’da bir statü tartışmasını gündemine aldı’
Tüm bu süreçlerde kadınların hep aktif ve eylem pratiği içerisinde olduğuna dikkati çeken Ayla Akat Ata, şöyle devam etti:
“Şu anda bile alçak uçuş yapan F-16’ların sesleri altında konuşuyoruz. Bunun bile içinde bulunduğumuz toplumda, yaşadığımız mekanda yarattığı soru işaretleri var. İnsanlar soruyorlar ‘Bu uçaklar nereye gidiyor’, ‘Bu tatbikatlar niye yapılıyor’ diye. Hani cevabını bilmediğimiz sorular ama doğal olarak halkımızda bu sesin uyandırmış olduğu bir bilgi var. O hafızayla değerlendiriyor ve bugünü anlamlandırma çabası içerisinde olduğumuzu söylüyoruz. Sözümüzü örgütlülüğe, eyleme dönüştürme çabası içerisinde olduğumuzu söylüyoruz. İşte bu iki yıl içerisinde neyi başardık derseniz; evet genel anlamda karşılıklı atılan adımlar var. Devlet ilk defa İmralı’da bir statü tartışmasını gündemine aldı. Ama halkımızın 2005’de ‘Sayın Öcalan siyasi irademdir’ dediği noktadan bugün özgürlüğünün gerçekleşemediği noktaya bir hesap süreci de var ortada. O zaman diyoruz ki bu geçen zamana anlam kazandıramamışız.”
Kürt ve Türk halkları arasındaki karşılıklı hassasiyetlere dikkat çeken Ayla Akat Ata, Kürt meselesinin çözümü içni yapılan çağrı ile önemli bir aşamaya gelindiğini belirterek, PKK’nin 12. Konferansı’nda fesih kararı aldığını, silahların devreden çıkarılmasına dair adımlar atıldığını ve Meclis Komisyonu’nun ardından kadınlar olarak bu sürecin yalnızca talep edeni değil, yakın takipçisi olacaklarını vurguladı.
Süreç kapsamında hazırlanan çerçeve yasanın 10 Ağustos’ta Meclis’te kabul edildiğini hatırlatan Ayla Akat Ata, bu düzenlemenin gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymadığı için iktidar tarafından “silahsızlanma yasası” olarak adlandırıldığını belirtti. İmralı’da yapılan görüşmeler ve PKK’nin aldığı kararların önemli ipuçları barındırdığına dikkat çeken Ayla Akat,devlet aklının meseleyi yalnızca yasalara indirgediğini, ancak kurulların hâlâ yürütmenin tekelinde oluşturulduğunu ve “tecrit kalktı” diyebilecek bir verinin ortada olmadığını ifade ederek geçen zamana yeterince anlam kazandırılamadığını vurguladı.
Süreç ve Kadın mücadelesi
Eyleme geçme ve toplumsallaşma sürecinin 27 Şubat çağırısıyla başladığını söyleyen Ayla Akat Ata, kadınların bu süreçte durmadıklarını ve Türkiye kamuoyunda düşünmeye, süreci anlamlandırmaya sevk eden bir pratik içeresinde olduklarını belirtti. Ayla Akat Ata, şunları söyledi:
“Bu yüzden kadınlara yönelik ciddi bir tepki oluştu. Bu tepkinin farklı versiyonlarını görebiliyoruz. Farklı operasyonun, günün, çağın, teknolojinin gerektirdiği operasyonlarla karşı karşıya Kürt Kadın Hareketi. ‘Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma’ dediğimizde o kadın özgürlükçü çizgiye yönelik ciddi bir saldırı oldu bu iki yılda. 2009-2013-15 karşılaştırması yaptığımızda da gelişen teknolojinin, gelişen koşulların bugün kadına yönelik saldırıları nasıl işlevselleştirdiğini görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde ‘aileyi koruyoruz’ adı altında operasyonlar oldu. Bizim mücadelemiz, toplumun içinden, halkın içinden, halkın kendi gerçekliğinin gün yüzüne çıkması. Şimdi dönüp baktığımızda dünya deneyimlerinde bir kadın hareketinin 200 yılda alacağı mesafeyi biz 50 yılda aldık.
80’den bugüne aldığımızda 46 yıllık bir zaman dilimi yapıyor. Bu 46 yıllık zaman dilimi belki 80 öncesi kısmı özgürlük alanı içerisinde değerlendirirsek neredeyse 50 yıla tekabül eden bir süreç var ortada. Ve bu sürecin getirisi, bugün Kürt Kadın Hareketi’nde somutlaşma, toplumun tüm alanları içerisinde kendisini var edebilen, sözünü söyleyebilen, değiştirip dönüştürebilen bir kadın gerçekliği var. Kendi ulusal talepleri etrafında şekillenmiş bir halk. Bu taleplerin etrafında eğer cins bilincini ortaya koyamadıysak ya da bunu örgütleyemediysek, henüz örgütlenmediğini ifade ettiğimiz alanlar varsa bu bizim eksikliğimizdir. Eğer bugün ‘kat edeceğimiz mesafeler var’ diyorsak demek ki bu bizim eksikliğimizdir.”
‘Şiddeti barış süreciyle bağ kurarak değerlendirmeliyiz’
Artan kadın şiddetine vurgu yapan Ayla Akat Ata, şöyle devam etti:
“Kadına yönelik şiddetin vahşileşmiş şekilleriyle karşılaşıyoruz. Hala ciddi oranda kadına yönelik şiddet, örtülü ya da örtük olmayan şiddetle karşı karşıya isek bu bizim için bir öz eleştiri konusudur. Bununla Demokratik Toplum ve Barış Süreci ile bağını kuran bir yerden değerlendirmek lazım. Çünkü genel anlamda makro ölçekte var olan şiddet mikro ölçekte yaşadığımız alanlara yansıyor. Bu aile içerisinde, ev ortamında olabiliyor. Okul ortamı ya da iş ortamı da olabiliyor. Bunların hepsini bir arada değerlendirip şiddeti bir bütün yaşamımızdan çıkarma iddiamız da yine Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı içerisinde şekillenen ve bu süreç içerisinde belki bir ayağında örgütlemeye çalıştığımız bir çalışmadır aynı zamanda. Kadınlar açısından da öncelikli görev güven ortamını yaratmak ya da bu güvenin sağlanabilmesi için güven arttırıcı adımların atılabilmesi noktasında çağrı yapmak, bu çağrıyı eyleme dönüştürmek, eylemi örgütleyebilmekle somutlaşabilir.”
‘Yeni bir ittifak süreci oldu’
Geçtiğimiz yıl 1 Ekim’de Diyarbakır’dan Ankara’ya gerçekleştirdikleri yürüyüşü hatırlatan Ayla Akat Ata, yürüyüşün 7 Ekim’de sonlandığını hemen arkasından da 9 Ekim (Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasının yıldönümü) sürecinin geldiğini söyledi.
Bir bütün olarak değerlendirildiğinde sürekli bir eylem ve etkinlik içerisinde olduklarını vurgulayan Ayla Akat Ata, “Çözümün adresi Meclis olduğu için Ankara’ya yürüdük” dedi. İlk temel talebin Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü olduğunu söyleyen Ayla Akat Ata, şunları ifade etti:
“Bugün geldiğimiz noktada elimizde bir yasa var. Çerçeve yasa, kök yasa nasıl adlandırılırsa. Son iki yılda anlamlı çalışmalar yürütüldü. Öncelikle Türkiye cephesinden kurmuş olduğumuz yeni bir ittifak süreci oldu. Kadınlarla yeniden buluştuk. Türkiye’deki kadın hareketlerinin hepsiyle ilişkiye geçtik ve onlarla bir buluşma yaşadık. Bunun dışında yapılan çalışmalar var. Sonuçta Sayın Öcalan’ın yapmış olduğu görüşmeler, devletle yapmış olduğu görüşmeler sonrasında açığa çıkan bir demokratik toplum manifestosu vardı. Doğal olarak bunun okumaları, yoğunlaşmaları, süreci anlama ve harekete geçme noktasında bir sorumlulukla yaklaştı kadın hareketi. Bunu toplumsallaştırabilmenin farklı kanallarını aradı. Bunlar 27 Şubat sonrasında yapılmadı. 2025’in tüm yazı boyunca her yerde toplantılar alındı. ‘Kadın hareketi ve hukuk olmadan çözüm olmaz’ dedik. Bu konuda gerek infaz yasası gerek Türk Ceza Kanunu gerekse Terörle Mücadele Kanunu’nun bir bütün kaldırılması, iyileştirmelerin hangi koşullarda yapılabileceğine dair bizzat akademisyenlerle, toplumda uygulayıcı olan ya da savunma ayağında yer alan kesimlerle süreci tartıştık. Sürecin bir bütün çözümü, sadece alt hukuk normlarında yapılacak iyileştirmelerle mümkün değil. Ama biz alt hukuk normlarında bir iyileştirme olmadan bir yol temizliği olmadan sorunun çözümünü ortaya koyabilecek genel iradeye de ulaşılamayacağını düşünüyoruz.”
‘Yeni bir toplumsal sözleşme şart’
Bu süreçte yeni bir Anayasa’nın gerekliliğine işaret eden Ayla Akat Ata, şunları dile getirdi:
“Anayasa demek bir toplumsal sözleşme demektir. Toplumun bir arada yaşayabilmesinin hukuku demek. Eğer bu bir arada yaşam eşit değilse, özgür değilse, cumhuriyetin 100 yıllık tarihi ve son 46 yılında ciddi kayıplara neden olmuşsa o zaman bu sözleşmeyi bir kez daha ele alabiliriz. Bir arada yaşamın hukukunu oluşturabiliriz. Ama önce bunu nasıl yapacağımızı konuşabiliyor olmamız lazım. Düşünce ve ifade özgürlüğü olmadan bunu tartışamayız. O yüzden alt hukuk normlarında bir yol temizliğinin yapılması lazım diyoruz. İnsanların örgütlenebilmesi, o örgütlülüğü bu süreçte çözüm çalışmalarına katabiliyor olması lazım. Herkesin, barışın sağlanabilmesi için parlamentodaki komisyona ulaşabiliyor olması lazım. Bu noktada kadınlar kendi aralarında da bir hukuku tartışma sürecine girdiler ama ağır bir saldırıyla karşılaştık. Doğruya temas ettiğinizde, olması gerekeni ortaya koyduğunuzda rahatsızlık duyan tüm çevreler bir saldırıya geçiyor. Bugün kadın hareketi üzerinde olan saldırılar da esasında doğruya parmak basmasındandır. Olması gerekeni ortaya koymuş olmasındandır. Bunu net bir şekilde ifade edebiliriz. Kaldı ki sadece bu çalışmayla da devam etmedi. Biz her yılın 8 Martı’nı 25 Kasımı’nı ciddi örgütlemelerle geçiriyoruz. Bizim için bir yılın tamamı bir mücadele sürecidir. Bu yolda yürümenin zor olduğunu bilerek, o yolda yürüyebilecekler arasında bir ittifak oluşturma çabası içerisinde olmuştur kadın hareketi. Bu çabamız biten değil devam eden bir çabadır.”
‘Parçalılığa hayır diyoruz’
Abdullah Öcalan’ın kadınlar, gençler, siyasetçiler ve akademisyenler başta olmak üzere toplumun farklı kesimleriyle buluşamamasının sürecin temel eksiği olduğunu belirten Ayla Akat Ata, kadınların gündeminde izleme komisyonlarının olduğunu, tartışmaların ise önümüzdeki günlerde somutlaşacağını dile getirdi.
Kadınların barış mücadelesine değinen Ayla Akat Ata, şunları belirtti:
“2009’da Barış İçin Kadın Girişimi çalışması söz konusuydu. 2013-15 sürecinde kadın özgürlük meclisleri örgütlenmişti. Geldik 2024’e, 25’e Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi örgütlendi. İlk etkinliğimiz Filistinli kadınlar için oldu Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi ile birlikte. Çünkü biliyoruz ki sorun bölgesel bir sorundur. Kadınların burada elde edeceği çözüm, bütün Ortadoğu’ya yayılacak bir çözümdür aynı zamanda. Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi’nin iz düşümü yerellerde oluştu. Her yerel, kendi içerisinde barışa katkı sunabilecek, barış için sözünü söyleyebilecek, örgütleyebilecek kadın yapılarını bir araya getirmeye çalıştı. Bir birlik çalışması yapıldı. Kürt kadınların da bir birlik çalışması oldu. Kürt parlamenterlerin bir konferansı oldu geçen sene. Temel gündemi barışı nasıl örgütleyeceğiz temalıydı. Sınırları aşan bir süreçten bahsediyoruz. Kadınlar da bunu gördükleri yerden yaklaştılar. Sadece Kürt kadınların yaşadığı yerden değil, onun da dışına çıkan bir noktadan ele aldılar.
‘Herkes bulunduğu yerden söz kurabilir. Herkes bulunduğu yerden bir sözün sahibi olsun ama bir araya gelmeyin, örgütlenmeyin’ diyen akla karşı kadınlar olarak ‘hayır’ diyoruz. ‘Bir araya gelebilir, tek sözün sahibi olabiliriz’ diyoruz. Nihayetinde barış gibi. Bunu sağlayabilecek bir irade var. Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi tabii ki statik bir yapı değil dinamik bir yapı. Bölge bölge gezdi. Herkesin barışı için mücadele ediyoruz. Kadınlar konuşacaklar. Kadınlar konuşuyor. Yan yana durarak konuşuyor. Farklı yerlerden bakıyoruz hayata. Farklı yerlerde yaşıyoruz. Farklı iddialarımız var. Farklı önceliklerimiz var. Ama aynı zamanda hepimizin ortak bir talebi var. Bu ülkede eşit, özgür vatandaş olarak yaşamak istiyoruz. Haklarımız kısıtlanarak değil, temel hak ve özgürlüklerden uzaklaştırılarak değil, bunları gözeterek birbirimize saygı duyduğumuz ve birbirimizin hakkını koruduğumuz, gözettiğimiz bir yerden yan yana durmayı ve ortak sözün sahibi olmaya çalışıyoruz.”
Demokratik Cumhuriyet Konferansı
Süreç kapsamında yürütülen demokratik cumhuriyet tartışmalarında kadınların da aktif olarak yer aldığını belirten Ayla Akat Ata, önümüzdeki yüzyılın cumhuriyetinin eşit ve özgür bir temelde yeniden inşa edilip edilemeyeceğini tartıştıklarını ifade etti. Ankara’da düzenlenecek kadın konferansı ve atölye çalışmalarıyla ortak bir söz oluşturmayı amaçladıklarını kaydeden Ayla Akat Ata, geçmişin hafızasından kaynaklanan kaygılara rağmen 1993’ten bu yana aralanan her kapıyı açmaya çalıştıklarını, bu süreçte sadece katılımcı değil sürecin örgütleyicisi olacaklarını vurguladı.
‘Abdullah Öcalan7ı8 konumu kurucu konumdur’
Meclis’te 10 Ağustos’ta kabul edilen çerçeve yasa kapsamında kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu ile bu kurul altında oluşturulan 4 alt komisyonun çalışmalarıyla ilgili Ayla Akat Ata, “Bu komisyonları yakından takip ediyoruz. Mevcut tabloda tek bir kadın yok. Cevdet Yılmaz topladı yürütmenin organlarını ama bir tek kadın yok. Alt hukuk komisyonlar kurulacak. Bu komisyonlarda kimler yer alacak? Bir toplumsal cinsiyet komisyonu olacak mı? Parlamentoda çıkan her yasanın toplumsal cinsiyet açısından değerlendirildiği bir komisyon kurulacak mı? Bunu takip edeceğiz. Ya da Önder Apo hangi komisyonda yer alacak? Biz bir alt komisyonda yer almasını öngörmüyoruz. Önder Apo’nun konumu kurucu konumdur ve o kurucu konumundan kaynaklı sürecin siyasal çerçevesinin çizildiği, toplumsal ayağının örgütlenebileceği bir çerçevede sözünün özgür bir ortamda halka ulaşabileceği bir tablonun açığa çıkması lazım. O nedenle Önder Apon’un içinde yer alacağı komisyon, bir alt komisyon olmamalıdır. Devlet aklı bunu örgütlemeye çalışıyorsa bahsetmiş olduğumuz o güvensizlik ikileminin aşılamadığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmiş oluruz.”
‘Barış eylem planı olmalı’
“Alt komisyonlar İçerisinde peki kadınlar nasıl yer alacak? Şimdi Türkiye, Birleşmiş Milletlerin (BM) bir üyesidir. BM’nin 1325 sayılı bir kararı var. 2000 yılında almış olduğu ve Türkiye doğal olarak imzalayıcısı olduğu 1325’i yani barış, güvenlik ve kadın eksenli bir eylem planını henüz çıkarmış değil. Bu eylem planının çıkarılması gerektiğini defalarca belirttik. Eğer bir eylem planı çıkarırsa kadınlar ‘biz niye bu komisyonda yokuz?’ demeyecek. Komisyonlar kadınlar olmadan zaten kurulamayacak. Ama Türkiye, yıllardır bir barış ihtiyacının çerçevesini çizemedi. ‘Neden barış’ sorusunun cevabını veremeyen iktidarlarla karşılaştık bu 46 yıl içerisinde. 2000 yılından beri ortaya konulamayan bir eylem planı var. Belki bu süreçte bu eylem planı da bir an önce açığa çıkmalı. Çünkü artık barışı konuşabiliyoruz. Barış diyebiliyoruz. Bize ilk sorulan soru ‘savaş mı vardı barış olsun’ diye soruluyordu. Ama şimdi madem barışı konuşuyoruz o zaman barışın güvenlikle ve kadınla olan bağını kurmak için bir eylem planımızın olması lazım. Öyle ki hiçbir komisyon kadınların eşit temsili olmadan kurulamasın.
Artık özgün komisyonlar kurulsun ki yasalar bu açıdan da değerlendirilebilsin. Yine kadınlar sadece izleyen ya da katılan olmasınlar. Kurucu öğe olsunlar ve aynı zamanda karar verici mekanizmalarda yer alsınlar. Böylece alınan kararların toplumsallaşabilmesi açısından da topluma ulaşabilecekleri mekanizmalar kurulmuş olsun. Bu yolu açmak çok kolay. Ama önemli olan burada bir siyasi iradenin olması. Şimdi bugün topluma yansıyan nedir? İşte o erkek tablosu. Cevdet Yılmaz başkanlığında tamamen erkeklerden oluşan bir komisyon tablosu var. Bunu kadınlar niye kabul etsinler ki? Savaşın en ağır yükünü taşıyan kadınlar niye barış söz konusu olduğunda söz kuramazlar? Kadına yönelik şiddetle mücadeleyi ortaya koyan sözleşmeler var. Onların ilgili maddeleri var küresel anlamda. Bunların da hayata geçirilebileceği mekanizmalar lazım. BM’nin aldığı karar var. Bir yandan BM’nin Türkiye masasının ortaya koymuş olduğu eylem planı var. Yani bir stratejik plan var 2030’a kadar ama henüz Türkiye’de henüz yapılmadı bu. Eğer yapılmış olsa dediğim gibi bir mekanizmada yer almak için kadınlar illa örgütlenmek, sesini çıkarmak zorunda kalmayacak. O mekanizmalar zaten kadınlar olmadan kurulmayacak. Bunun da takipçisiyiz. Bu sürecin de örgütlemesi içerisindeyiz. Umuyor ve diliyoruz ki bir an önce karşımızdaki akıl da bunu görür. Kadınların bu noktadaki iradesini görür. Kadınlar olmadan bir barış gerçekleşmeyeceğini görür.”
‘Özgürlük hukuku naslı oluşturulacak?’
“Ki kaldı ki bu barış, bir hukuk üzerine kurulabilecek barış. Siyaset kanallarının açık olması üzerine kurulabilecek bir barış. Şimdi geldiğimiz noktada henüz siyaset kanallarının açık olduğunu görmüyoruz. Hala düşüncesini ifade edenler yargı önüne çıkartılıyor. Hala cezaevleri binlerce siyasi mahkumla dolu. Bunların özgürlüğüne dair atılmış bir adım yok. Hasta tutsaklar adına da atılmış bir adım yok. 2009’da da 2013-15’de de çözüm süreçlerinin en önemli başlığı hasta tutsaklardı. Ama gelin görün ki aradan iki yıl geçti. Henüz bu noktada bile atılmış bir adım yok. Peki bu hukuk nasıl oluşturacak? Bu özgürlük hukuku nasıl oluşturulacak? Önce siyaset yapma kanalları açık olacak, insanlar özgürce kendilerini ifade edebilecekler.”
‘Kendi mekanizmalarımızı kuracağız’
Düşüncelerini çözüme olan katkısını özgürce ortaya koyabilecek. Bunun bir merkezi olarak sözünü parlamentoya taşıyabilecek. Parlamentodaki mekanizmalar içerisinde sözünü söyleyebileceği kanallar açılacak. Biz kadınlar parlamentoya çağırılalım, çağırılmayalım. Geçen sene yapmıştık bunu. Dinlemeler sırasında TJA çağırılmamıştı. Ama biz hazırlamıştık raporumuzu. Gidip tek tek siyasi partilere teslim etmiştik. Bu mekanizmalar içerisinde bize yer verilsin ya da verilmesin. Çağırılalım ya da çağırılmayalım. Bizler sürece sunacağımız bütün katkıyı kendi mekanizmalarımızı kurarak ortaya koyacağız. Bir veri olarak devletin bilgisine sunacağız. İlgili mekanizmaların bilgisine sunacağız. Kadın ve hukuk çalışmasını yürütürken de il il gezeceğimizi ifade etmiştik. Mardin’e gittik. Oradaki kadınları dinledik. ‘Hukukumuz Nasıl olmalı’ diye. Ve tabii ki farklı illere gideceğiz, farklı illerde dinlemeler yapacağız. Meclis’teki sürecin takipçisi olacağız. Yaptığımız hazırlıkları bütün siyasi partilere sunduk. Gerek alt hukuk normlarında gerçekleşmesini beklediğimiz yol temizliği, gerekse de anayasal anlamda atılması gereken adımların neler olabileceğini ifade eden metinlerimizi TJA olarak siyasi iktidara sunduk. Meclis çalışmaya başladığında da sürecin takipçisi olacak, her yasal düzenleme ile ilgili kendi görüşlerimizi ifade eden bir noktada olacağız. Komisyonlar kurulmasa da biz kendi komisyonlarımızı kuracağız. İzleme komisyonumuzun önümüzdeki haftalarda mutlaka kamuoyuna bir açıklaması olacak” değerlendirmesinde bulundu.
Meclis’te kabul edilen çerçeve yasanın Resmi Gazete’de yayımlanmasına rağmen yaklaşık iki aydır uygulanmamasını eleştiren Ayla Akat Ata, “Hala değerlendirmeye tabi tutulan bir yasayla karşı karşıyayız. Kurulun kurulmasına rağmen hala adım atılmamış olmasını eksiklik olarak görüyoruz. Peki niye Meclis’in en yüksek oyla çıkan yasalarından biri oldu bu yasa ve Cumhurbaşkanı hemen onayladı? Geriye Milli Güvenlik Kurulu’nun onayı var. Ortada bir tespit yapılacaksa bugün halkın bilgisine sunulan bir geri çekilme süreci var. Bunu görmek lazım ve bunu bir başlangıç olarak değerlendirip, yasanın çıkmasının önüne bir engel olarak koymamak lazım. Gereken yapılmıştır. Geçen sene itibariyle kamuoyuna bilgisi yansımıştır. E doğal olarak halkın beklentisi nedir? Bir an önce yasanın gereklerinin yerine getirilmesidir. Cezaevinden çıkışları beklenen binlerce insan var. Gelişleri beklenen binlerce insan var. Bunun hazırlığı yapılmalıdır”
Kürt halkının süreçteki temel beklentisinin Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü olduğunu belirten TJA aktivisti Ayla Akat Ata, geçmişte yaşananların silahların susmasından ibaret “negatif barış” süreçleri olduğunu, kalıcı ve pozitif bir barış için yapısal adımlar atılması gerektiğini ifade etti.
Öcalan’ın özgürlüğünün halk tarafından kendi özgürlükleriyle eşdeğer görüldüğünü vurgulayan Ayla Akat Ata, İmralı’daki tecrit ve kısıtlamalar son bulmadan ve oradaki statü demokratik bir temele oturmadan Türkiye genelinde gerçek bir demokrasinin inşa edilemeyeceğini kaydetti.
Siyasi iktidarın henüz güven inşa edecek bir irade ortaya koymadığını söyleyen Ata, demokratik toplum ve barış arayışının cezaevlerindeki hak ihlalleri, hasta tutukluların durumu ve toplumsal çürüme gibi krizlerden bağımsız düşünülemeyeceğini, sorunların çözümü için bütüncül ve samimi bir yaklaşımın şart olduğunu vurguladı.
‘Barışın garantisi kadınlar’
Türkiye Kadın Hareketi’nin güçlü bir hareket olduğunu ve ciddi sınavlardan geçtiğini söyleyen Ayla Akat Akat, şunları ifade etti:
“Kürt halkıyla birlikte, Kürt kadınıyla birlikte hareket etme, birlikte söz söyleme, birlikte eyleme durma noktasında büyük sınavlardan geçmiştir. Barış için inşa ettiğimiz inisiyatiften özgürlük meclislerine kadar barış merkezli kurduğumuz çalışmaların dışında da güçlü birlikteliklerimiz var. Ama orada görünür olsun olmasın yine barışa dair söz kuruyoruz. Çünkü biliyoruz ki kadına yönelik şiddet makro anlamda var olan şiddet sonlanmadan biz mikro anlamdaki şiddeti çözemiyoruz. Kadın sığınaklar kurultayının da gündemindedir. EŞİK Platformu’nun da gündemindedir barış. Her hepimizin ayrı ayrı değerlendirdiği bazı somut önerilerde bulunduğu bir gerçeklik var. Ama gerçeklik buyken yani kadının barışa dair iddiası barış sürecinin içerisinde yer alma noktasındaki iddiası bu kadar güçlüyken bunu görmeyen bir siyasi iktidar gerçeği var karşımızda.
Barışı kadınlar, erkekler birlikte yapacaklar. Savaşın en ağır yükünü kadınlar taşıyacak ama gelin görün ki barış masasında sadece erkekler oturacak. Peki kimin barışını inşa edecekler? Kendi barışlarını mı? O yüzden kadınlar bu sürecin içerisinde olacaklar. Güçlü örgütlülüğümüz var ve defalarca sınavlardan geçti. Hala bir aradayız ve bu sürece de sunacağımız çok güçlü katkı olacak. Güven inşasının garantisi olarak görüyoruz kendimizi. Halk barış derse iktidara kim gelirse gelsin o barışı örgütlemek ve hayata geçirmek durumundadır. Biz de diyoruz ki barışın garantisi halktır ama Türkiye özgürlüğünde barışın garantisi kadınlardır. Kendimizi o güveni inşa edecek temel güç olarak görüyoruz. Mekanizmaların kurulması sorumluluğu altındadır siyasi iktidar. Ama onun kurmadığı her mekanizmayı biz toplumsal yaşam içerisinde kurmaya adayız.”
Kaynak: MA





