Hüseyin Nazlı yazdı

Türkiye’de Kürt meselesi her “çözüm” kelimesi dolaşıma sokulduğunda aynı döngüyü tekrar ediyor. Önce umut söylemleri aşılanıyor, ardından muğlak mesajlar veriliyor, sonra da süreç Kürtlerin aleyhine olacak şekilde kapatılıyor. Çünkü bu ülkede Kürt meselesi hiçbir zaman gerçekten çözülmesi gereken bir sorun olarak görülmedi. Devlet açısından mesele, Kürtlerin nasıl kontrol edileceği, nasıl güçsüzleştirileceği ve nasıl siyaset dışına itileceği meselesi oldu.

Bugün yeniden konuşulanlar da bu çizginin dışında değil. Devlet Bahçeli’nin Öcalan üzerinden kurduğu dil, silah bırakma vurgusu ve “muhatap” tartışmaları bir barış arayışına değil, eski bir tasfiye stratejisinin yeni bir versiyonuna işaret ediyor. Amaç, Kürtlerin askeri ve siyasi kapasitesini adım adım ortadan kaldırmak, kazanılmış tüm mevzileri sıfırlamak ve Kürtleri yeniden devlete bağımlı, etkisiz bir pozisyona çekmek.

Bu devlet aklı yeni değil. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtlerle kurulan ilişki hep aynı mantıkla yürüdü. Güçlenen her Kürt itirazı ya sert bir askeri bastırmayla ya da geçici yumuşama dönemleriyle dağıtıldı. Şeyh Said’den Dersim’e, 90’lı yıllardan 2015 sonrası yıkıma kadar yaşananlar, farklı dönemlerin değil aynı zihniyetin ürünüdür. Devlet hiçbir zaman Kürtlerin kolektif bir güç haline gelmesine izin vermedi. Vereceğide görülmüyor

Zuhal Özden yazdı: Sınırsızlığın İçinde Kaybolmak
Zuhal Özden yazdı: Sınırsızlığın İçinde Kaybolmak
İçeriği Görüntüle

Öcalan’ın bugün yeniden “Muhattap” olarak sunulması da bu nedenle masum değil. Fiziken kontrol altında, siyasal olarak izole edilmiş ve söylemleri filtrelenebiliyor. yürütülen her süreç, Kürtlerin iradesini büyütmek için değil, tek bir merkezde toplayıp etkisizleştirmek için kurgulandı. Burada hedef, Kürtlerin sorunlarını çözmek değil, Kürtleri yönetilebilir hale getirmek.

Bu çerçevede SDG’nin neden düşman ilan edildiğini, Anlamak zor değil SDG, sahada fiili bir güç, yerel ve uluslararası meşruiyet ve alternatif bir yönetim modeli ortaya koydu. En önemlisi de Ankara’nın tam denetimi dışında bir Kürt siyasal-askeri gerçekliği oluşturdu. Devlet açısından asıl tehdit budur. Silahlı olmak değil, bağımsız ve kontrol edilemez olmak.

Aynı nedenle bu sürecin hedefi yalnızca SDG ile sınırlı değildir. Uzun vadede peşmerge de aynı tasfiye stratejisinin parçasıdır. Çünkü peşmerge, devletleşmiş, meşru ve kalıcı bir Kürt askeri gücünü temsil ediyor. Kürtlerin hangi coğrafyada olursa olsun, askeri ve siyasal özne olarak var olması, bu devlet aklının kabul edebileceği bir durum değildir.

Bugün önümüze “çözüm” diye konulan şey, eşit yurttaşlık, demokratik anayasa ya da gerçek bir siyasal uzlaşma değildir. Bu, silahsızlandırma, yalnızlaştırma ve zamanla etkisizleştirme planıdır. Yani barış değil, kontrollü bir tasfiye sürecidir. Kürtlerin silah bırakması istenirken, karşılığında somut hiçbir güvence, hiçbir kalıcı kazanım sunulmamaktadır.

Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Devletin sunduğu her çözüm, Kürtlerin gücünü azaltmayı hedefliyorsa, o çözüm değildir. Bugün yaşananlar da bu gerçeğin yeni bir teyidinden ibarettir. Kürtler için asıl mesele artık bu döngüyü bir kez daha yaşayıp yaşamamak değil, bu döngüyü nihayet kırıp kıramamaktır.

Hüseyin Nazlı