SERKAN ATASOY- 8 MART DOSYASI
Gazete Emek - Türkiye'nin farklı şehirlerinden konuşan öğretmenler bir yandan artan kadın katliamlarını yorumlarken, diğer yandan meslektaşını da unutmadı. Öğretmenler, gelecek nesillere eğitimli bireyler yetiştirme çabasındayken düşüncelerini ve eleştirilerini öfkeyle karışık bir burukluk içerisinde dile getiriyor.
Burcu Öğretmen:
Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Ama bizler maalesef güzel ve umutlu şeyler konuşamıyoruz. Tam aksine, her yıl aynı acıları konuşuyor, aynı istatistikleri paylaşıyor, aynı öfkeyi ve hatta aynı yas duygusunu yaşıyoruz. Buna rağmen kadın cinayetlerinin azalmak bir yana artıyor olması, meselenin münferit değil, yapısal olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun açıkladığı veriler, bu ülkede kadınların yalnızca kadın oldukları için yaşam haklarının güvende olmadığını gösteriyor. 2025 yılında yüzlerce kadının hayatını kaybetmesi bu gerçeği yüzümüze vuruyor. 2026 yılı şubat ayı raporunda, bir ayda 23 kadın öldürüldü, 29 Kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Bu rakamlar aile içi mesele, kıskançlık krizi ya da anlık öfke gibi ifadelerle açıklanamayacak kadar ağırdır. Ve biz kadınlar bu kadar kolay şekilde hayattan koparılmayı, erkek egemen zihniyete ve hükümsüz kalınmasına bağlıyoruz.
"Kadın cinayetleri politiktir"
Burcu Öğretmen devam ediyor:
Kadın cinayetlerine üç noktadan bakacak olursak ;
1. Cezasızlık: İyi hal indirimi, tutuksuz yargılama ya da cezanın hafifleyeceğine dair toplumda yaratılan algının caydırıcılığını zayıflatıyor. Şiddet uygulayan kişinin, yaptığının sonuçsuz kalmasından ötürü sınırları kolaylıkla kaldırabiliyor.
2. Koruma mekanizmalarının yetersiz uygulanması: Kâğıt üzerinde kalan yasal düzenlemeler, ya da aslında boşlukta kalan düzenlemeler hayati riski artırıyor. Özellikle şikayet süreçlerinde kadınların ciddiye alınmaması, şiddet halkasını ne yazık ki büyütüyor.
3. Toplumsal zihniyet meselesi: Kadınların nasıl giyineceği, kiminle ve ne zaman dışarı çıkacağı gibi konularda hakimiyeti kurma hakkını kendinde gören bir anlayışa kurban gidebiliyor. Ee bir de tabii kadınlara uygulanan şiddet yalnızca fiziksel değil; psikolojik şiddeti de toplum içerisinde normalleştiriyoruz. Bu normalleşmeyi kırmadıkça istatistikler değişmiyor.
Peki birey olarak ne yapabiliriz?
Öncelikle sessiz kalmamak çok önemli. Kadınların söylemlerini dikkate almak gerekli. Dayanışma topluluklarına katılmak somut adımlar olabilir. Kadın örgütlerini desteklemek, gönüllü olmak ya da bu tarz toplulukları görünür kılmak dahi yeterli ve etkili olabilir. Unutmadan bu mücadelenin öznesi yalnızca kadın olmasını istemiyoruz. Yaşama hakkını kabul eden erkeklerin de bu yolda bizimle olmasını istiyoruz.
Çok uzatmadan; 8 Mart'ın anlamı, sadece anma ya da yaş günü değil; talep etme, hesap sorma, sesini en etkili bir şekilde, eşit bir yaşamda israr etme günü olarak görüp duyurmaktır. Korkmadan, kısıtlanmadan; evinde (son yaşadığımız olaya değinerek) Fatma Öğretmen gibi okulunda, kızıyla yemek yerken dışarıda, kurban gitmeden yaşamak istiyoruz.
Bu nedenle kadın cinayetleri politiktir. Çünkü kadınların hayatını koruyacak ya da savunacak şey hukukun nasıl uygulandığı, toplumun hangi değerleri benimsediğiyle ilgilidir. Ve ekliyorum; kadın cinayeti bir kişinin suçu değil, sessiz kalan herkesin utancıdır.
"Cezasızlık yeni suçların davetiyesidir"
Dilşad Öğretmen:
Kadın cinayetleri münferit değil; sistematik bir sorunun parçası. Fail çoğu zaman en yakındaki erkek: eş, eski eş, sevgili, baba, kardeş… Yani mesele “karanlık bir sokak” değil, evin içi. “Aile” söylemiyle kutsanan yapının içinde, kadınlar en çok öldürülen taraf olmaya devam ediyor.
Bu yüzden kadınlar 8 Mart’ta yalnızca yas tutmuyor. Hesap soruyor. Çünkü biliyorlar: cezasızlık, yeni suçların davetiyesidir. Bir fail iyi hal indirimi alıyorsa, bir mahkeme kravatı gerekçe gösteriyorsa, bir soruşturma “intihar” denilerek kapatılıyorsa; orada adalet değil, patriyarkanın koruma kalkanı çalışıyordur.
Kadın cinayetlerini önlemek için bireysel “öfke kontrolü” tavsiyeleri yetmez. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen dil değişmeden, eğitim politikaları dönüşmeden, koruma kararları etkin uygulanmadan bu tablo değişmez.
Umut, tüm baskılara rağmen vazgeçmeyen kadınlarda. Her dava takibinde adliye koridorlarını dolduranlarda. Her 8 Mart’ta yasaklara rağmen sokağa çıkanlarda. Çünkü tarih gösteriyor ki kadınların kolektif mücadelesi, hukuku da siyaseti de dönüştürme gücüne sahip.
Kadınlar sokakta sadece slogan atmıyor; bir hafıza inşa ediyor. Her pankartta bir isim, her dövizde bir hikâye var. Bu yüzden tüm kadıları 8 Mart’ta alanlara, mücadele saflarını sıklaştırmaya çağırıyoruz.
"Ataerkil anlayış şiddeti meşrulaştıran bir zemin oluşturmaktadır"
Eda Öğretmen:
Kadın cinayetlerinin artışındaki temel nedenler, bireysel “öfke”ya da “anlık” şiddetle sınırlamak mümkün değildir; çoğu zaman köklü toplumsal ve yapısal sorunlara dayanmaktadır. Öncelikle toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadını erkeğe bağımlı gören ataerkil anlayış, şiddeti meşrulaştıran bir zemin oluşturmaktadır. Ceza alınmayacak algısı, koruma kararlarının etkin uygulanmaması, şiddet geçmişinin ciddiye alınmaması ve denetim eksiklikleri bu nedenleri daha çok arttırmaktadır. Ekonomik bağımlılık, boşanma sürecinde yaşanan çatışmalar, kıskançlık ve kişinin kontrol etme isteği gibi faktörler de sık görülen tetikleyici nedenlerdendir. Bu tür olayları önlemek için öncelikle tehdit, ısrarcı takip ve şiddet geçmişi olan kişiler hakkında verilen uzaklaştırma ve koruma kararlarının yalnızca kâğıt üzerinde de bu denetimlerin etkin biçimde takip edilmesi gerekmektedir. Bunun yanında kadınların ekonomik olarak bağımsız olmasını destekleyen istihdam ve sosyal yardım politikaları, şiddet ortamından ayrılmayı kolaylaştırmak için çalışmalar yürütülmelidir. Eğitim sisteminde erken yaşlardan itibaren eşitlik, öfke kontrolü ve sağlıklı iletişim becerileri kazandırılması bu sebeplerin önüne geçebilir. Medya ve toplum liderlerinin şiddeti romantize etmeyen, sorumluluğu failde açıkça gösteren bir dil kullanması da toplumsal farkındalığı artırır. Kısacası kalıcı çözüm; caydırıcı ve hızlı işleyen hukuk, güçlü koruma mekanizmaları, eğitim yoluyla zihniyet değişimi ve sosyal destek ağlarının birlikte güçlendirilmesiyle mümkün olabilir.
Sena Öğretmen:
Tarih boyunca gördük ki güçsüzün ya da ezilmişin hakkı ona altın tepside sunulmamış, aksine ateşten ve kandan geçerek elleriyle söküp almıştır. Özellikle kadınların hak alma mücadelesi hep çok sesli, çok zorlu ve çok anlamlı olmuştur. 8 Mart tarihi de kadınların haklarını aramakla kalmayıp güçlerini dünyaya kabul ettirdikleri bir gün olarak anlam kazandı.
Öğrencisi tarafından katledilen öğretmenimiz Fatma Nur Çelik ve istismar, yalnızlık ve şiddetin karanlığında hayattan kopartılan Fatma Nur Çelik ve yavrusu Hifa'nın adlarının yankısı, bize kadınların hak, güvenlik ve saygı talebinin yalnızca özel günlerde değil, her an korunması gereken bir insanlık onuru olduğunu haykırıyor!
Şiddet mağduru ve kurbanı olan tüm kadınlarımızın ruhları şad olsun. Kadınların her alanda eşit, özgür ve güven içinde yaşayacağı bir dünya için sesimizi yükseltmekte, birbirimizi desteklemekten ve birlikte durmaktan vazgeçmemeliyiz.
"8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü var olsun!"
Kader Öğretmen:
Araştırmalar, faillerin yeterli ve caydırıcı yaptırımlarla karşılaşmadığına dair oluşan algının suçu beslediğini göstermektedir. “İyi hal indirimi," “tahrik indirimi” gibi uygulamalar kamu vicdanında adalet duygusunu zedelemektedir.
Caydırıcılık yalnızca yasa metninin varlığıyla değil, etkin ve tutarlı uygulanmasıyla mümkündür.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın cinayetleri çoğunlukla “ayrılmak isteme", “kendi hayatına karar verme”, “boşanma talebi” gibi nedenlerle gerçekleşiyor. Bu da sorunun temelinde erkek egemen kontrol anlayışının yattığını gösteriyor.
Kadının birey olarak değil, “itaat etmesi gereken bir konumda” görülmesi şiddeti meşrulaştıran kültürel bir zemin oluşturuyor.
Erken müdahale eksikliği birçok vakada cinayetten önce; tehdit, takip, fiziksel şiddet, uzaklaştırma kararının ihlali gibi aşamalar bulunuyor. Bu noktada kolluk kuvvetlerinin ve adli mekanizmaların risk analizi yaparak erken müdahale etmesi hayati önem taşıyor. Şiddet dilini normalleştirmemek mağduru suçlayan söylemlere karşı durmak, çevrede risk altındaki kadınları yalnız bırakmamak, kadın örgütlerinin çalışmalarını görünür kılmak çocuklara eşitlik temelli bir dil kazandırmak, toplumsal dönüşüm, gündelik dil ve tutumdan başlar.




