Beş gollük bir geceden sonra insanın ayağı yere biraz geç basıyor.

Ama futbolun huyu böyledir; daha sevincin sofradan kalkmadan önüne yeni bir tabak koyar. Bu kez Beşiktaş.

Amedspor, kendi evinde üç maçını da kazanmış, Trabzonspor’u geçmiş, Başakşehir’e beş atmış, Kasımpaşa deplasmanında iki farklı geriden gelmiş bir takım olarak çıkacak sahaya. Artık mesele yalnızca “ligin yenisi” olmak değil; kurmaya başladığın oyunun büyük maçlarda ne kadar yaşayabildiğini görmek.

Beşiktaş ise adıyla korkulacak değil, oyunuyla ciddiye alınacak bir rakip.

Vincenzo Italiano’nun takımı formda. Orkun’un oyunun yönünü bir pasla değiştirebildiği, Trossard ve Cerny’nin çizgiyle merkez arasındaki boşlukları iyi kullandığı, ön tarafta Vlahovic ya da Oh gibi savunmayı sürekli meşgul edebilecek oyuncuların bulunduğu kaliteli bir takım. Son haftalardaki sonuçları da bunun tesadüf olmadığını gösteriyor.

Ama Amed’in bu maçta yapmaması gereken ilk şey, Beşiktaş’ın formasına karşı oynamak.

Oyuna karşı oynayacağız, alana karşı oynayacağız.

Başakşehir karşısındaki gibi rakibi kendi oyunundan uzaklaştırabilirsek maçın kapısı açılır. Furkan-Raveloson hattının kopmaması, Orkun’un yüzünü kalemize dönerek rahat top almaması çok önemli. Ön baskı yapılacaksa hep birlikte yapılmalı; yarım baskı Beşiktaş’ın kaliteli ayaklarına bırakılacak geniş bir koridordan başka bir şey değildir.

Burada savunma hattının yalnız kendi ceza sahasını koruması değil, bütün takımın mesafelerini daraltarak bir arada ve kompakt kalması belirleyici olacak. Hatlar birbirinden uzaklaştığı anda Beşiktaş’ın teknik oyuncularına kullanabilecekleri alanlar açılır. Amedspor’un savunması bu yüzden önden arkaya bütün takımın işi olacak.

Hücum tarafında ise Krasniqi ile Ballet’nin dinamizmi başka bir kapı açabilir. İkisinin de oyunu genişletebilmesi, çizgiden içeri kat edebilmesi ve top rakipteyken geri dönüş gücü Beşiktaş’ın beklerini rahat bırakmamak adına önemli. Fakat yalnız hız yetmez; o hızın doğru zamanda doğru tercihle buluşması gerekir.
Tam burada Saba’nın oyun aklı devreye giriyor.

Saba’nın nerede hızlanıp nerede oyunu sakinleştireceği, topu ne zaman kanada taşıyıp ne zaman merkezde tutacağı Amedspor’un hücumlarının şeklini belirleyebilir. Büyük maçlarda bazen en kıymetli şey bir çalım ya da uzun koşu değil, doğru anda verilen o tek pas oluyor.

Bir başka küçük ama önemli muamma da sol önde kimin başlayacağı. Hasi’nin burada yapacağı tercih yalnızca bir isim tercihi olmayacak; Amedspor’un o kanatta daha fazla hız mı, top kontrolü mü, yoksa savunma desteği mi aradığını da gösterecek.
Bir başka mesele de sabır.

Tribün muhtemelen daha ilk dakikadan oyunun üzerine çökecek. Bu büyük güç, ama bazen büyük coşku takımı olması gerekenden birkaç metre daha öne de sürükleyebilir. Beşiktaş’a karşı o birkaç metre, arkanızda koca bir ovaya dönüşebilir. O ovayı biz bulmalıyız, rakip değil !

Orban’ın burada yine özel bir rolü olacak.

Başakşehir maçındaki üç golünden daha kıymetli olan şey, gol atmadan önce yaptığıydı: stoperleri rahatsız etmesi, sürekli yer değiştirmesi, alan açması, savunmanın huzurunu bozması. Aynı Orban’a bu maçta da ihtiyaç var.

Ve elbette bir gerçek daha ; Beşiktaş perşembe gecesi Marsilya ile Avrupa maçı oynayıp üç gün sonra Amed’e gelecek. Bunun fiziksel karşılığının ne olacağını maç gösterecek; ama Amed’in özellikle maçın ilerleyen bölümünde tempoyu ayakta tutması değerli olacaktır.

Ve bu maçın bir tarafı daha var: Tribünler.
Amedspor taraftarı artık bu takımın yalnızca arkasında duran bir kalabalık olmaktan çıktı oyunun içine giren, takımın cesaretini büyüten, sahaya kendi sesini taşıyan gerçek bir güç. ilk düdük çalmadan yükselen bir ses, oyuncunun sırtına elini koyuyor sanki.Pazar gecesi o el yine orada olmalı.

Böyle büyük maçlarda yenmek de var, yenilmek de.

Futbolun ihtimalleri bunlar. Ama Amedspor sahadan çıktığında insanın içinde şu duygu kalmalı: Bu takım kendi oyununu oynadı.
Takım sahada kendi kimliğini, cesaretini ve oyununu gösterebilmeli; tribün de kendi coşkusunu, rengini, sesini ve özellikle dilini, kendi dilini…

Doksan dakika boyunca Amedspor’a yakışan bir tribün…

Rakibe saygısını kaybetmeden kendi sesinden vazgeçmeyen, takım düştüğünde kaldıran, yükseldiğinde onunla yükselen bir tribün.

Ve belki bütün stadın, oyunun, takımın ,tribünün tek bir soruda birleştiği o anı görüp göstermeliyiz bir kez daha:

Kîne Em?

Gerisi biraz kalp. Ama aklını kaybetmeyen bir kalp.
Başakşehir’e beş attık diye göğe çıkmadan, karşımızda Beşiktaş var diye yere eğilmeden…

Rakibe saygı duyarak, kendi oyunumuza daha çok inanarak.
Çünkü artık Amed’in bu ligde öğrenmesi gereken rakipleri kadar kendi gücü.

Pazar gecesi mesele biraz da bu olacak: Bêje Amed, kîne em?

Müjdat Güven