Galatasaray’ın oyununa bakınca insanın aklına futbol sahasından önce geniş ve dümdüz bir ova geliyor.
Ne saklı bir patika var, ne araziyi değiştiren bir eğim, ne de rakibe yön duygusunu kaybettirecek bir sis.
Her şey ortada.
Her şey meydanda.
Her şey gözle görünür.
Galatasaray’ın oyununda illegalite yok; kumpas yok, bulmaca yok, aldatma yok, yanıltma yok. Rakibi başka bir yere bakarken başka bir yerden vurma fikri de pek görünmüyor. Galatasaray, sanki futbola aklıyla değil, gözleriyle bakıyor. Önce göz görüyor, sonra karar veriliyor. Dolayısıyla rakibin önüne konulan problem de son derece basit: Galatasaray ne yapabiliyorsa onu engelle.
Futbolda bazen büyük yetenekler büyük bir oyun fikrinin yerine konulabiliyor. Galatasaray’ın Çorum FK karşısındaki görüntüsü de biraz böyleydi.
Oyuncuların bireysel yetenekleri var.
Fiziksel kapasiteleri var.
Hızları var.
Güçleri var.
Osimhen var.
Fakat bütün bunları birbirine bağlayan, rakibe düşünme mecburiyeti yaratan sofistike bir oyun aklı nerede?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Galatasaray’ın oyununda rakibe kurulmuş bir tuzak görmüyorum. Alanın sunduğu imkânları rakibin aleyhine çevirecek bir plan da görünmüyor. Zamanı manipüle eden, rakibin pozisyon alma alışkanlıklarını bozan, bir aksiyonun arkasından başka bir aksiyon çıkaran yaratıcı bir düzen de yok.
Top ayağa geliyor.
Oyuncu bakıyor.
Rakibi görüyor.
Yeteneğine güveniyor.
Sonra oynuyor.

Bu kadar.
Böyle bir futbol anlayışı, iyi futbolcunun kişisel maharetine güvenebilir ama futbolun kendisine güvenemez.
Çünkü futbol, oyuncuların yeteneklerinin toplamından daha büyük bir şeydir.
Futbol, yeteneğin nerede, ne zaman ve hangi koşulda kullanılacağını belirleme sanatıdır.
Galatasaray ise Çorum karşısında çoğu kez sanatı bırakıp zanaata sığındı.
Bir şey olmadı mı?
Biraz daha hızlan.
Bir şey açılmadı mı?
Biraz daha kuvvet kullan.
Rakip kapanıyor mu?
Osimhen’i bul.
Kanat boş mu?
Oraya oyna.
Olmadı mı?
Bir kez daha dene.
Bu, taktik olmaktan çok fiziksel bir ısrar biçimi.

Okan Buruk’un Galatasaray’ı sanki rakibini düşünerek değil, rakibin direncini kırarak yenebileceğine inanıyor. Burada ince bir ayrım var. Rakibi aklıyla ekarte etmek başka şeydir, rakibin üzerine ağırlığını koyarak onu ezmeye çalışmak başka.
İkincisi işe yarayabilir.
Fakat her zaman işe yaramaz.
Hele rakibiniz oyunun içine girmeyi başardığında, elinizde başka bir senaryo yoksa işler karışır.
Çorum FK’nın oyunda kalmasının temel nedenini de burada aramak gerekiyor.

Çorum’un olağanüstü bir futbol oynadığını söylemek için elimizde yeterince veri yok. Fakat Galatasaray’ın rakibine verdiği psikolojik alanın genişliği ortada. Galatasaray’ın küçümseyen, zaman zaman küstahlaşan oyun tavrı, Çorum’u oyunun dışında bırakmak yerine oyunun içinde tuttu.

Bu biraz mahalle kabadayılığına benziyor.
Kabadayı, rakibinin ne yapacağını hesaplamaz.
Kendisinin ne yapabileceğini bilir ve bunun yeterli olduğuna inanır.
Galatasaray da zaman zaman böyle oynuyor.
“Benim oyuncum daha iyi.”
“Ben daha güçlüyüm.”
“Ben daha hızlıyım.”
“Benim Osimhen’im var.”
İyi.
Ama futbolun bütün meselesi bundan ibaret değil.
Çünkü rakibiniz sizden daha zayıf olabilir ve yine de sizi yenebilir.
Bunun futbol tarihinde sayısız örneği var.
Çorum maçının 2-2 bitmesi de bu nedenle Galatasaray açısından basit bir puan kaybından daha fazla şey anlatıyor. İlk yarının 0-0 bitmesi, ardından oyunun dört gole açılması ve Galatasaray’ın kendi sahasında öne geçmesine rağmen karşılaşmayı kazanamaması, takımın oyun kontrolü konusunda ciddi soru işaretleri bırakıyor.

Daha önemlisi, Galatasaray’ın rakibine “Ne yapacağımı biliyorum ama sen de bunu biliyorsun” diyebildiği bir oyuna sıkışması.
Bu, büyük takımlar için tehlikeli bir konfor alanıdır.
Çünkü büyük takım olmanın getirdiği özgüven, bir süre sonra futbol aklının yerine geçebilir.
Galatasaray’ın bugün yaptığı biraz da bu.
Kendisini o kadar güçlü hissediyor ki rakibi şaşırtmaya ihtiyaç duymuyor.
Oysa iyi futbolun temelinde biraz da rakibe ‘’incitmek, rencide etmek’’ vardır.
Onu fiziksel olarak dövmek anlamında değil.
Zihinsel olarak yanılgıya sürüklemek anlamında.
Rakibe yanlış bir şey düşündürmek.
Bir alanı açık bırakıp oraya gelmesini beklemek.
Bir oyuncuyu öne çıkarıp arkasındaki koridoru kullanmak.
Topu bir bölgeye taşıyıp oyunun yönünü başka bir bölgede değiştirmek.

Zamanı hızlandırmak.
Sonra yavaşlatmak.
Rakibin savunma geometrisini bozmak.
Kısacası rakibe futbol oynatırken aynı zamanda ona bir bilmece çözdürmek.
Galatasaray’da bu bilmece yok.
Her şey fazla açık.
Düz bir ova gibi.
Ve düz ovada yürümek kolaydır.
Asıl mesele, rakibe yürüdüğünüz yolu gösterip onu başka bir yere götürebilmektir.
Galatasaray’ın bunu yapmadığı anlarda oyun, doğal olarak bireysel yeteneklerin gösterisine dönüşüyor. Osimhen’in fiziksel gücü, kanat oyuncularının hızları, orta sahadaki oyuncuların top kullanma becerileri oyunu taşıyor. Fakat bunlar bir oyun fikrinin parçaları olarak değil, zaman zaman oyunun kendisi olarak karşımıza çıkıyor.
Bu da Galatasaray’ı tahmin edilebilir hale getiriyor.
Tahmin edilebilirlik ise büyük takımların en tehlikeli hastalıklarından biridir.
Çünkü rakibiniz sizin ne yapacağınızı biliyorsa, sizin üstünlüğünüz yetenek farkına kalır.
Yetenek farkı büyükse kazanırsınız.
Yetenek farkı kapanırsa sorun başlar.
Çorum FK karşısında yaşanan da biraz budur.
Galatasaray’ın oyununda yeni bir fikir göremedim.
Yeni bir gelişme göremedim.
Daha karmaşık bir oyun örgüsü göremedim.
Daha sofistike bir rakip çözme biçimi göremedim.
Gördüğüm şey, yine oyuncuların bilinen yeteneklerinden medet uman bir yapıydı.
Bu bakımdan 2-2'lik sonuç Galatasaray için kötü bir tesadüf değil; oyunun niteliği hakkında ciddi bir uyarıdır.

İşin ilginç tarafı, benim açımdan bu kötü haber değil. Ne de olsa ben Amedspor taraftarıyım.

Tam tersine.

İşime gelir.
Çünkü Galatasaray böyle oynayacaksa, rakiplerinin işi sanıldığı kadar zor olmayacak.
Osimhen’e çare bulan takım, Galatasaray’ı ciğer yapıp tek lokmada yiyebilir.
Bunun için mucizeye gerek yok.
Biraz akıl, biraz sabır, biraz alan bilgisi ve biraz da cesaret yeterli.
Çünkü kaba kuvvetin karşısına daha büyük bir kaba kuvvet koymak zorunda değilsiniz.
Onu boşa çıkarmanız yeter.

Galatasaray’ın bugün ihtiyacı olan şey de belki tam olarak budur:
Daha fazla güç değil, daha fazla akıl.
Daha fazla hız değil, daha iyi zamanlama.
Daha fazla yıldız değil, yıldızları birbirine bağlayan bir oyun fikri.
Aksi halde Galatasaray’ın futbolu, büyük oyuncuların oynadığı küçük bir oyuna dönüşebilir.
Ve büyük kulüpler için bundan daha ironik bir çelişki zor bulunur.
Çünkü futbol sahası geniştir.
Fakat akıl yoksa oyun alanı daralır.
Galatasaray’ın bugün yaşadığı asıl problem de belki budur:
Sahası geniş, oyunu dar.