Manchester City’nin hikâyesini Guardiola ile başlatmak, hikâyenin en parlak bölümünü anlatırken asıl hikâyeyi ıskalamaktır.
Guardiola 2016’da Manchester’a geldiğinde bir teknik direktörün önüne boş bir sayfa konulmadı. Sayfanın önemli bir bölümü yıllar önce doldurulmuştu. Guardiola o sayfaya kendi cümlelerini yazdı ama kâğıdı kendisi üretmedi.
Manchester City’nin asıl hikâyesi, 2008’de başlayan para hikâyesinin zamanla bir futbol aklı hikâyesine dönüşmesidir.
2008’de kulübün eline büyük bir sermaye geçti. Robinho ile başlayan, Tevez, Yaya Touré, David Silva, Agüero gibi yıldızlarla büyüyen transfer dalgası City’yi kısa sürede Premier Lig’in önemli aktörlerinden biri yaptı. Fakat para bir futbol modeli değildir. Para, oyuncu satın alabilir; oyuncular arasındaki ilişkiyi satın alamaz.
City’nin ilk yıllarında yapılan tam da buydu: güçlü oyuncular bir araya getirildi.
Sonra başka bir soru ortaya çıktı:
Peki bu oyuncular nasıl bir futbolun parçaları olacak?
İşte Manchester City’nin gerçek dönüşümü burada başladı.
2012’de Barcelona’dan Ferran Soriano ve Txiki Begiristain’in kulübe gelişi, City’nin futbol aklında önemli bir kırılma yarattı. Artık mesele daha pahalı oyuncular almak değildi. Kulübün futbol organizasyonunun kendisini yeniden tasarlamak gerekiyordu.
A takım başka, akademi başka, scouting başka, transfer başka çalışan birimler olmaktan çıkarılmalı; hepsinin aynı futbol fikrinin parçaları olması gerekiyordu.
Bu, Türkiye’de sıkça gözden kaçırılan bir ayrıntıdır.
Biz(yani Kürtler ve Türkler) genellikle teknik direktörü oyun fikrinin başlangıç noktası sanıyoruz. Oysa Manchester City’de oyun fikri, teknik direktörden daha önce kurumun içine yerleştirilmeye başlandı.
2014’te açılan City Football Academy bunun betonlaşmış hâliydi.
Burada yalnızca antrenman sahaları yapılmadı. Bir futbol ekosistemi kuruldu. A takımın, genç takımın ve akademinin birbirinden kopuk olmadığı; oyuncunun kulübe girdiği andan itibaren belli bir futbol dilinin içinde yetiştiği bir yapı tasarlandı.
Sonra City Football Group geldi.
New York, Melbourne, Yokohama ve daha sonra dünyanın farklı bölgelerindeki kulüpler bu yapının parçalarına dönüştü.
Bu noktada City artık sadece Manchester’da oyuncu arayan bir kulüp değildi.
Dünyanın farklı futbol pazarlarına uzanan bir oyuncu keşif ve geliştirme ağı kuruyordu.
Buradaki akıl basitti ama sonuçları derindi:
Bir oyuncuyu bulduğunuzda onun yalnızca bugününü değil, beş yıl sonraki hâlini de düşünüyorsunuz.
Bir futbolcu A takım seviyesinde hazır değilse başka bir kulüpte gelişebiliyor. Bir oyuncu Manchester’da forma bulamayacaksa başka bir coğrafyada oynayabiliyor. Bir scout dünyanın başka bir yerindeki futbolcuyu izleyebiliyor. Bir antrenör başka bir ülkedeki City kulübünde çalışarak aynı futbol kültürünün farklı bir uygulamasını deneyebiliyor.
Yani City oyuncu toplamıyordu.
Oyuncu dolaşımını yönetiyordu.
Bu çok başka bir futbol aklıdır.
2016’da Guardiola geldiğinde bu yüzden City’de devrim yapmadı; mevcut yapının üzerine daha gelişmiş bir oyun geometrisi kurdu.
Guardiola’nın ilk sezonunda sorunlar yaşandı. Bazı oyuncular oyunun gerektirdiği teknik ve taktik seviyeye ulaşamadı. Bazıları gönderildi. Bazı mevkiler yeniden tasarlandı.
Fakat burada önemli olan Guardiola’nın yanılmaması değildi.
Önemli olan, City’nin bir sezonluk başarısızlığı futbol projesinin başarısızlığı olarak görmemesiydi.
Kadronun mühendisliği yeniden yapıldı.
Beklerin oyundaki rolü değişti. Stoperlerden beklenen teknik kapasite yükseldi. Kalecinin ayağı bir ekstra oyuncu gibi düşünülmeye başlandı. Orta saha oyuncularının pas yönü, pozisyonu ve baskı sonrası davranışı oyunun temel unsurlarına dönüştü.
Sonra Manchester City’nin oyunu giderek bir pas oyunundan daha fazlasına dönüştü.
Alanı açmak.
Alanı kapatmak.
Rakibi genişletmek.
Kendi takımını gerektiğinde küçültmek.
Top kaybından sonra mesafeyi korumak.
Oyuncular arasındaki bağlantıyı canlı tutmak.
Bunların tamamı aynı geometrinin parçalarıydı.
İşte burada Guardiola’nın futbolunu yalnızca “topa sahip olma” diye okumak büyük bir eksikliktir.
Asıl mesele topun kendisi değil, topun etrafındaki ilişkiler ağıdır.
Bir oyuncunun nerede durduğu kadar, arkadaşının nerede durduğu önemlidir. Bir pasın yönü kadar şiddeti önemlidir. Bir oyuncunun topu aldığı an kadar, topu almadan önce yarattığı boşluk önemlidir.
Futbolun matematiği burada başlar.
Manchester City bunu yıllar içinde bir oyun sistematiğine dönüştürdü.
Ama asıl ilginç tarafı şu:
City, Guardiola’nın oyununu Guardiola’dan sonra da sürdürebilecek bir kurum kurmaya çalışıyor.
Bu yüzden son yıllarda yaşanan oyuncu değişimleri, tek tek futbolcuların kaybından daha büyük bir anlam taşıyor. De Bruyne’nin, Gündoğan’ın, Agüero’nun, Silva’nın, Fernandinho’nun ve daha nice oyuncunun ayrılması City’nin futbol aklını ortadan kaldırmadı.
Çünkü City oyuncuya değil, oyuncu profiline yatırım yapıyordu.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Bir futbolcu gider.
Profil kalır.
O profilin gerektirdiği oyun ilişkileri kalır.
Ve kurum, o boşluğu yeniden doldurur.
Bugün Manchester City’nin en dikkat çekici tarafı belki de kazandığı kupaların çokluğu değildir.
Asıl dikkat çekici olan, kulübün başarıyı bir sonuç olmaktan çıkarıp bir üretim biçimine dönüştürmüş olmasıdır.
Bir teknik direktör gider.
Bir sportif direktör değişir.
Bir oyuncu kuşağı sona erer.
Oyun yeniden ayarlanır.
Ama sistem kendisini yeniden üretmeye devam eder.
Türkiye’de ise futbol aklı çoğu zaman gelecek sezonun transfer listesine kadar uzanıyor.
Bir teknik direktör geliyor, kendi oyuncularını istiyor. Sonra teknik direktör gidiyor, onun oyuncuları anlamsızlaşıyor. Yeni teknik adam geliyor, yeni bir sistem kuruyor. Bir öncekinin transferleri kenarda kalıyor.
Her değişim, hafızanın sıfırlanması oluyor.
Manchester City’nin yaptığı bunun tam tersi.
Hafıza biriktiriyor.
Oyuncudan veri topluyor.
Antrenörden deneyim topluyor.
Akademiden oyuncu topluyor.
Scouting ağından bilgi topluyor.
Başka ülkelerdeki kulüplerinden deneyim topluyor.
Sonra bunların tamamını yeniden A takımın futboluna taşıyor.
Bu nedenle City’nin asıl sermayesi para değil.
Para başlangıçta kapıyı açmış olabilir.
Fakat kapının arkasında bir futbol kültürü inşa edilmeseydi o para çoktan gürültüye dönüşürdü.
Manchester City’nin hikâyesi bize başka bir şeyi de anlatıyor:
Futbol geleceği tahmin etmek değil, geleceğin koşullarını bugünden kurmaktır.
Guardiola’nın Manchester City’si bu yüzden yalnızca bir takım değildir.
Yıllar boyunca üzerinde çalışılmış bir futbol düşüncesinin sahadaki en gelişmiş biçimlerinden biridir.
Ve belki de Manchester City’nin en büyük başarısı Guardiola’yı bulması değildir.
Guardiola’yı bekleyebilecek bir futbol aklı kurmuş olmasıdır.
Çünkü bazı kulüpler gelecek sezonun takımını kurar.
Manchester City ise gelecek sezonun takımını kurarken, ondan sonraki sezonu, ondan sonraki oyuncuyu ve ondan sonraki futbol fikrini de düşünür.
Futbolda zaman herkes için aynı akar.
Ama herkes zamanı aynı şekilde kullanamaz.
Manchester City’nin farkı biraz da burada.
Onlar zamanı harcamadı; zamanı kadro, oyun ve kurum hâline getirdi.