Bir şehrin vicdanı olabilir mi?
Bir ideolojiye yaslanmadan, bir partinin arka bahçesine dönüşmeden, bir siyasi kimliği ötekine üstün tutmadan; sadece hak, hukuk ve adalet duygusundan hareket eden bir yurttaşlık örgütlenmesi mümkün değil mi?
Bence mümkün.
Hatta bugün buna ekmek ve su kadar ihtiyaç var.
Çünkü bir şehirde hayat pahalanıyor, yoksulluk derinleşiyor, işsizlik büyüyor, kamu kaynakları tartışmalı biçimde kullanılıyor, rant alanları genişliyor, uyuşturucu yayılıyor, eğitim niteliksizleşiyor ve bütün bunlar karşısında toplumun sesi giderek kısılıyorsa, sorun artık sadece siyasal değildir.
Aynı zamanda ahlakidir.
Tam da burada yeni bir söze ihtiyaç var:
Bir şehrin vicdanı olmak.
Bu, yeni bir parti kurmak değildir.
Bir ideoloji üretmek değildir.
Bir siyasi merkezin peşine takılmak değildir.
Bu, iktidarın kim olduğuna bakmadan yanlışın karşısında durabilmektir.

Merkezi otorite haksızlık yaptığında da, yerel yönetim yaptığında da aynı ölçüyü kullanabilmektir. Kamu kaynağının kim tarafından ve hangi gerekçeyle kullanıldığını sormaktır. Bir ihalenin, bir imar kararının, bir kamusal yatırımın, bir sosyal yardımın hesabını istemektir.
Kim yaparsa yapsın: Hesap sorulabilir olmalıdır.
Çünkü hukuk, iktidarın kimliğine göre değişen bir ölçü değildir.
Kürt şehirlerinde yaşanan ağır ekonomik, siyasal ve toplumsal tahribatı konuşurken bu gerçeği görmek gerekir. Merkezi yönetimlerin yarattığı baskılar ve ağır sonuçlar kadar, uzun yıllardır yerel ölçekte kullanılan yönetim gücünün ürettiği sorunlar da konuşulabilmelidir. Bir başka otoritenin yanlışını eleştirirken kendi otoritesinin yanlışlarına susmak, vicdanın değil aidiyetin davranışıdır.
Oysa ihtiyaç duyulan şey aidiyet değil, ölçüdür.
Bu nedenle böyle bir hareketin ilk ilkesi basit olabilir:

Haklıya kimlik sormamak, haksıza kimlik nedeniyle susmamak.
Yoksulun yanında olmak.
İşsizin yanında olmak.
Çocuğun nitelikli eğitim hakkını savunmak.
Uyuşturucunun gençlerin hayatını çürütmesine karşı çıkmak.
Fahiş fiyatın ve fırsatçılığın peşine düşmek.
Kamu parasının nereye gittiğini sormak.
Rantın nasıl üretildiğini araştırmak.
İhaleleri izlemek.
İmar kararlarını incelemek.
Kamusal hizmetlerin niteliğini ölçmek.
Belgelemek.
Sormak.
Kayıt altına almak.
Kamuoyuna açıklamak.
Ve gerektiğinde şiddetsiz sivil itaatsizlik yöntemleriyle kamusal baskı oluşturmak.
Dünyanın farklı yerlerindeki deneyimler bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Yurttaşların kamu hizmetlerini ve harcamaları izlediği sosyal denetim modelleri Guatemala, Peru ve Gana'da somut sonuçlar üretti; bazı örneklerde kamu görevlilerinin hesap vermesine, kamu inşaatlarının maliyetlerinin düşmesine ve hukuksuz uygulamaların kaldırılmasına katkı sağladı. Transparency International'ın farklı ülkelerdeki çalışmaları da kamu ihalelerinin, siyasi finansmanın ve kamusal kararların yurttaşlar tarafından izlenebileceğini gösteriyor.

Şiddetsiz sivil direniş konusunda yapılan geniş araştırmalar da başka bir şeyi ortaya koyuyor: Kalıcı toplumsal baskı, öfkenin büyüklüğünden çok katılımın çeşitliliği, sürekliliği, örgütlenme kapasitesi ve şiddetten uzak durabilme yeteneğiyle ilişkilidir.
Demek ki mesele sadece bağırmak değildir.
Mesele örgütlü bir vicdan üretmektir.
Bir şehirde birkaç insanın düzenli olarak kamu ihalelerini takip ettiğini düşünün.
Başka bir grubun eğitimdeki sorunları belgelediğini.
Bir başkasının uyuşturucunun yayılma biçimlerini, mahallelerdeki sosyal çöküşü ve gençlerin karşı karşıya kaldığı sorunları görünür kıldığını.

Başka insanların gıda fiyatlarını izlediğini, temel tüketim maddelerinde fahiş fiyatları belgelediğini.
Bir hukukçunun hukuksuzlukları, bir gazetecinin belgeleri, bir öğretmenin eğitim sorunlarını, bir esnafın ekonomik gerçekliği, bir öğrencinin geleceksizlik duygusunu aynı kamusal masaya taşıdığını düşünün.
Böyle bir yapı siyasetin yerine geçmez.
Siyasetin üzerinde bir ahlak ölçüsü kurmaya çalışır.
Kimsenin yerine konuşmaz; insanların konuşabilmesini sağlar.
Kimsenin adına hüküm vermez; belge ister.
Kimseyi düşmanlaştırmaz; hesabını sorar.
Ve en önemlisi, kendi tuttuğu aynayı başkasından kaçırmaz.
Çünkü vicdan hareketinin en büyük sınavı şudur:

Sevdiğinin yanlışına da karşı çıkabilecek mi?
Eğer çıkamıyorsa orada vicdan değil, aidiyet vardır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da bu ayrımı yapabilecek bir yurttaşlık iradesidir.
Bir şehrin sokaklarında, meydanlarında, okullarında, pazarlarında, mahallelerinde yeni bir kamusal ses üretmek...
İktidar kim olursa olsun hukukun yanında durmak.
Güç kimde olursa olsun güçsüzün hakkını savunmak.
Kamu malına kim el uzatırsa uzatsın bunu görünür kılmak.
Ve bütün bunları yaparken hiçbir siyasi merkezin memuru olmamak.
Belki de bugün en büyük eksiklik budur:
Örgütlü siyaset çok, örgütlü vicdan az.

Oysa bir şehrin vicdanı örgütlenebilir.
Sessizlerin sesi olabilir.
Yoksulların sözü olabilir.
Hukuksuzluğun kaydı olabilir.

Kamusal talanın tanığı olabilir.
Ve gerektiğinde, iktidarın karşısına sloganla değil, belgeyle; öfkeyle değil, kararlılıkla; şiddetle değil, sivil itaatsizlikle çıkabilir.
Bir şehrin vicdanı olmak kulağa güzel geliyor.
Ama bundan daha önemlisi şu:
Bir şehrin vicdanı olmaya cesaret etmek gerekiyor.