Akıl Oyunun Akışını, Yetenek Oyunun Biçimini Görür
Türkiye futbolunun en belirgin zaaflarından biri, hareketi oyun sanmasıdır. Oyuncular hareket ediyor, top dolaşıyor, alanlar değişiyor; fakat bütün bu hareketlilik ortak bir yöne bağlanmadığında ortada oyun değil, devinim kalıyor. Oysa futbolun yönünü belirleyen şey son derece basit: Rakip kale karşıdadır.
Oyunun anlamı, hareketin yönü ile yoğunluğu arasındaki tutarlılıktan doğar. Her pas, her koşu, her alan değişimi bu yönle ilişki kurmak zorundadır. Futbol bu nedenle doğaçlama hareketlerin toplamı değil, önceden kurulmuş bir oyun tasarımının maç içindeki değişken koşullarda yeniden üretilmesidir.
Burada oyun aklı ile oyun yeteneğini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Akıl nedensel olanı görür ve kavrar; yetenek o nedenselliğin nasılını bedensel olarak gerçekleştirir.
Akıl oyunun akışını görür. Hangi hareketin neden gerekli olduğunu, bir davranışın başka hangi davranışı mümkün kıldığını, oyunun nereye doğru yoğunlaşması gerektiğini kavrar. Bu anlamda akıl stratejidir.
Yetenek ise bu stratejik kavrayışı eyleme dönüştürür. Pasın şiddetini ayarlar, alanı kat eder, rakibi eksiltir, doğru zamanda hızlanır, doğru zamanda durur. Kısacası oyunun gerektirdiği biçimi bedensel müdahaleyle üretir. Bu nedenle yetenek taktiktir.
Sorun, Türkiye futbolunda yeteneğin çoğu zaman aklın önüne geçmesidir.
Oyuncu pozisyonun cazibesine kapılır. Önündeki boşluğu görür, rakibini geçer, ileri oynar; fakat yaptığı hareketin oyunun bütünü içindeki nedenselliğini kaybeder. Bireysel olarak başarılı bir eylem, takım açısından yanlış bir eyleme dönüşebilir. Çünkü oyuncu oyunun akışını değil, pozisyonu oynamaya başlamıştır.
Doğaçlama da burada yanlış anlaşılır. Doğaçlama plansızlık değildir. Daha önce kurulmuş oyunun içinden doğan beklenmedik çözümdür. Oyuncu oyunun nedenselliğini kavramışsa, planın dışına çıktığında bile oyundan kopmaz. Çünkü nereye geri döneceğini bilir.
Türkiye futbolunun kronik problemi biraz da budur: Oyuncuların çoğu zaman oyundan çıkmakla oyunu değiştirmek arasındaki farkı yeterince ayırt edememesi.
Yatay pas bunun iyi bir örneğidir. Yatay ya da geri pas, oyunu yeniden kurmak, rakibin dengesini değiştirmek ve yeni bir yön üretmek için kullanılabilir. Fakat Türkiye futbolunda sık sık başka bir işleve bürünüyor: Sorumluluktan kaçmanın ve oyunu ertelemenin aracına dönüşüyor. Top geri geliyor ama oyun geri gelmiyor.
Oysa futbol, topun hareketi değildir; oyunun hareketidir.
Oyunun hareketi ise oyuncuların birbirine bağlanan eylemlerinden oluşur. Bir koşu başka bir alan açmalı, bir pas yeni bir açı yaratmalı, bir geri dönüş yeni bir hücum ihtimalini hazırlamalıdır. Futbolun gerçek geometrisi burada ortaya çıkar.
Bu yüzden oyun tasarımı, oyuncuların ne yapacağını önceden belirlemek değildir. Oyunculara, değişen koşullar içinde oyunun nedenselliğine nasıl sadık kalacaklarını öğretmektir.
İyi takımın farkı da burada ortaya çıkar. Rakip baskı yapabilir, plan bozulabilir, hata yapılabilir, beklenmedik bir boşluk açılabilir. Fakat takım kendi oyununa geri dönebiliyorsa yapı yaşamaya devam eder.
Futbolun istikrarı aynı hareketleri tekrarlamak değil, değişen koşullarda aynı oyun aklına geri dönebilmektir.
Belki de Türkiye futbolunun asıl eksiği budur: Yetenek var, hareket var, hatta zaman zaman parlak taktik çözümler de var. Eksik olan, bütün bunları aynı nedensel akış içinde birbirine bağlayan oyun aklıdır.
Rakip kale hâlâ karşıdadır.
Mesele, ona doğru ne kadar koştuğunuz değil; oyunun bütün hareketlerini o yöne bağlayıp bağlayamadığınızdır.