Eskiler, marifeti iltifata tabi tutar; bir harfin hatırına kırk yıl kölelik vadeden o ulvi sadakati baş tacı ederlerdi. Oysa bugün, o kutsal sadakatin yerini derin bir sükut, o muazzam saygının yerini ise ne acıdır ki bir şiddet sarmalı almış durumda. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da son günlerde tanık olduğumuz, okul koridorlarına kadar sızan o karanlık olaylar, sadece asayişin değil, asıl "öğretmenlik onurunun" yaralandığı bir kırılma noktasıdır.
Bugün bir öğretmenin elindeki kalem, cehaletin karanlığına karşı bir mum gibi erirken; o mumu koruyacak olan toplum vicdanı maalesef sessizliğe bürünmüş haldedir Kahramanmaraş’ta ya da Şanlıurfa’da bir öğretmenin canına, onuruna ya da mesleki vakarına yönelen her saldırı, aslında bir milletin geleceğine sıkılmış kurşundur.
Öğretmenlik, modern dünyanın "profesyonel meslekler" listesine sığdırılamayacak kadar ruhani bir meseledir. Nurettin Topçu’nun dediği gibi:"Öğretmen, ruhlar sanatkarıdır." Ancak bugün o sanatkarın atölyesi olan sınıflar yağmalanıyor. Öğretmenliğin "kutsal" bir meslek olduğu dillerden düşürülmezken, hayatın içinde bu kutsiyetin altı her geçen gün boşaltılıyor. Okul bahçelerinde yankılanan silah sesleri, öğretmene kalkan eller ve onu sadece bir "bilgi aktarıcısı" seviyesine indiren anlayış, toplumsal çürümenin en somut delilidir. Bir öğretmene gösterilen saygı, aslında o milletin ilme, irfana ve kendi yarınlarına gösterdiği saygıdır. Onun için deriz ya eğitim ailede başlar, okulda devam eder. Ama gelin görelim ki ailede henüz başlayamamış çoğu zaman ertelenmiş bir eğitim ve buna eşlik eden terbiye nasıl olur da sıfırdan okulda başlasın. Kimse kendini eğitmiyor hep bir kurban arama yarışında. Bu kurbanlar da genelde biz öğretmenler ya da okul idarecileri oluyoruz. Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın, zira zaten size benzeyeceklerdir, diyor İbn-i Haldun Kendinizi terbiye edin, yeter."Günümüz ebeveynleri oluşturan veliler suçu her zaman okulda arar. Şanlıurfa’da ya da Maraş’ta, mesleğini sadece aşkla icra etmeye çalışan bir öğretmenin maruz kaldığı şiddet, toplumun o meşhur "bir harfin kölesi olurum" düsturundan ne kadar fersah fersah uzaklaştığını kanıtlamaktadır.
Atilla İlhan bir mısrasında der ki: "Hayır, başka bir yolu olmalı. Bizim olmayan bir mutsuzluk bu." Gerçekten de bugün eğitimcilerin yaşadığı, kendi seçimleri olmayan bir mutsuzluktur. Öğretmen, sınıfa girdiğinde sadece müfredatı değil, toplumun ona yüklediği değersizlik hissini de omuzlarında taşımaktadır. Oysa öğretmen, sınıfta devletin bekası, milletin vicdanı ve medeniyetin sesidir.Kahramanmaraş’ın tozlu yollarında ya da Şanlıurfa’nın kadim mahallelerinde, can güvenliği korkusuyla derse giren bir öğretmenden mucizeler yaratmasını beklemek, beyhude bir temennidir. Saygınlığın olmadığı yerde otorite değil, korku hüküm sürer. Korkunun hüküm sürdüğü bir sınıfta ise ne bir harf öğretilebilir ne de bir karakter inşa edilebilir.
Bizler, öğretmenin gölgesine basmaktan imtina eden bir gelenekten, öğretmeni hedef tahtasına koyan bir cinnet haline nasıl sürüklendik soruyorum kendime kimi zaman çevreme? Bu sorunun cevabı, sadece eğitim sisteminde değil, toplumsal ahlakımızın sarsılan temellerinde gizlidir.
Necip Fazıl Kısakürek’in o meşhur ifadesiyle: "Dava, bir mısra boyu mesafe kat etmek değil; bir nesil yetiştirme davasıdır." Eğer o nesli yetiştirecek olan el, bugün titriyorsa; eğer o el, şiddetle, ilgisizlikle ve itibarsızlaştırmayla kırılıyorsa, dava kaybedilmiş demektir. Okul bahçelerindeki o feryatlar, sadece bir okulun duvarları arasında sönüp gitmemelidir. Bu, tüm toplumun şapkasını önüne koyup düşünmesi gereken bir imdat çağrısıdır. Öğretmenlik, sadece bir maaşın ya da bir kadronun karşılığı değildir; o, bir "adanmışlık" hikâyesidir. Ancak adanan şeyin kıymeti bilinmiyorsa, o kurbanın ardından sadece bir boşluk kalır.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar bize şunu göstermiştir: Eğer öğretmeni korumazsanız, okulu koruyamazsınız. Okulu koruyamazsanız, çocuklarınızı ve nihayetinde vatanınızı koruyamazsınız."Bir harf" için kırk yıl köle olanların torunları olarak; bugün o harfi yazan elleri kırmayalım, o yürekleri susturmayalım. Çünkü unutulmasın ki; öğretmenin sustuğu bir yerde, cehaletin gürültüsü dünyayı yaşanmaz kılar. Mürekkebin namusunu ve öğretmenin onurunu yeniden ayağa kaldırmak zorundayız. Aksi takdirde, kaybedilen sadece birkaç okul dönemi değil, koca bir istikbal olacaktır. Cahit Zarifoğlu ne zarif söylemiş: "Bir duruşu olmalı insanın; bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı."
Bizim davamız, zifiri karanlıkta bir kibrit çöpü olabilmekti. Ancak son yıllarda o kibritleri yakacak oksijenimiz giderek azalıyor. Eskiden sadece cehaletle savaşırdık; şimdi ise hızla değişen dünyanın ruhsuzluğuyla, ekranlara hapsolmuş dikkatlerle ve en acısı, emeğin değersizleştiği o soğuk iklimle çarpışıyoruz. Bir harf öğretmenin kırk yıl kölesi olunan iklimlerden, bir hata yapıldığında sosyal medya mahkemelerinde asıldığımız günlere nasıl geldik? Bir öğretmen, sadece sınıfa giren bir memur değildir. O, her sabah evinden çıkarken kendi dertlerini kapı eşiğinde bırakan, sınıfa girdiğinde ise kırk ayrı çocuğun derdiyle dertlenen bir emanetçidir. Cebinde harçlığı olmayan öğrencinin mahcubiyeti bizim boğazımızda düğümlenir; babasıyla sorun yaşayan bir gencin öfkesi bizim bağrımızda yankılanır.
Attilâ İlhan’ın dediği gibi: "Görünmez bir mezarlıktır zaman. Şairler orada yatar sükût içinde."Bazen okullar da o sessiz mezarlıklara dönüşüyor. Hayalleri yarım kalmış öğretmenler, atama beklerken gençliğini bir fotokopi makinesinin başında tüketen meslektaşlarım, şiddete uğrayan, saygınlığı örselenen o güzel insanlar... Her biri birer sükût abidesi gibi bekliyor. Biz sadece bilgi yüklemiyoruz; biz, parçalanmış kalpleri onarmaya çalışıyoruz. Ama kimse sormuyor: "Peki, senin kalbin ne durumda öğretmenim?"Son zamanlarda şahit olduğumuz o ağır hadiseler, eğitim camiasının kalbine saplanan birer hançer gibi. Şiddetin okul koridorlarına sızması, kalemin kılıçtan keskin olduğu gerçeğini unutturmaya çalışan bir barbarlık provasıdır. Bir öğretmenin, öğrencisinin elinden çıkan bir kurşunla ya da bir velinin öfkesiyle hayattan koparılması, aslında bir toplumun kendi geleceğini kurşunlamasıdır.
Necip Fazıl Kısakürek bir mısrasında haykırır:
"Gideriz, nur yolu izde gideriz .Taş bağırda sular dizde gideriz."Evet, bağrımız taş olsa da, sular dizimize çıksa da gitmeye mecburuz. Çünkü biz durursak, dünya karanlığa teslim olur. Ancak bu yol artık sadece taşlı değil, aynı zamanda çok tenha. Yanımızda durması gerekenlerin uzaklığı, arkamızda dağ gibi durması gerekenlerin sessizliği canımızı yakıyor. Her şeye rağmen, insanı insan yapma kavgamız bitmeyecektir.