Modern zamanın o frapan gürültüsü altında, tarihin en sessiz ama en derin mahrumiyetini yaşıyoruz: Ruhun coğrafyasını daraltan bir kelime kuraklığı. İnsan, kelimeleriyle dünyayı inşa eden, duygularını bir nakış gibi işleyen o kadim varlık; şimdilerde kendi lisanının has bahçesinde bir mülteci gibi dolaşıyor.
Eskiler, insanın kemalini "söz" ile ölçerdi. Gönül bahçesinde her şafak vakti kendine has bir nameyle, taze bir heyecanla şakıyan bülbül; özgünlüğün, yaratıcılığın ve varoluşun o biricik sesidir. O, sadece ses çıkarmaz; bir hakikati haykırır. Oysa bugünün insanı, bülbülün o asil mirasını reddedip, dijital çağın kendisine sunduğu hazır kalıpların, ruhsuz sloganların ve sığ emoji dünyasının içinde konforlu bir "papağanlaşma" sürecine girdi. Papağan konuşur ama söylemez; o sadece duyduğu yankıyı boşlukta sektirir. Kelimeler, sadece birer tanımlama aracı değil; ruhun dış dünyaya açılan pencereleridir.
Ludwig Wittgenstein'ın dediği gibi; "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır." Pencereniz ne kadar darsa, gördüğünüz gökyüzü de o kadar küçüktür. Bugün "kelime kuraklığı" dediğimiz bu sessiz istila, aslında bizi hafızasız ve sığınaksız bırakıyor. Çünkü her kelime, bir medeniyetin kodunu, bir atanın iç çekişini ve bir coğrafyanın karakterini taşır. Bizler "merhamet"in yerine "empati"yi, "hicap"ın yerine "utanç"ı, "hasret"in yerine "özlem"i hapsedip aradaki o ince anlam zarlarını yırttığımızda; duygu dünyamızdaki renkleri de kaybediyoruz. Empati, bir başkasının ne hissettiğini zihnen anlamak ve onun yerine kendini koymaktır; modern ve rasyonel bir yaklaşımdır. Merhamet ise sadece anlamakla yetinmez; kalbin sızlamasıdır, karşılıksız bir şefkatle yarayı sarma isteğidir. Empati bir düşünce biçimiyken, merhamet bir karakter duruşudur. Utanç, genellikle başkaları tarafından ayıplanma korkusuyla hissedilen, insanı ezen bir duygudur; kaynağı dışarıdadır. Hicap ise insanın kendi içindeki edep duygusudur. Kimse görmese bile kişinin kendi onuruna ve vicdanına karşı duyduğu o zarif çekinme halidir. Utanç korkudan, hicap ise asâletten gelir. Özlemek, bir kişinin veya bir yerin eksikliğini hissetmektir ve genellikle geçicidir. Hasret ise çok daha köklü ve sızılıdır. İçinde yanış barındırır; ulaşılamayanın, vuslatı zor olanın ruhun derinliklerinde bıraktığı kalıcı izdir. Özlem geçer, hasret ise insanla beraber büyür. Bu zarlar yırtıldığında duygu dünyamızın tek tipleşmesi (homojenleşmesi) tehlikesi doğar. Grinin binbir tonunu tek bir renge indirgeyen bu yeni lügat, bizi birbirine benzeyen, tepkileri önceden kodlanmış birer "insan taslağına" dönüştürüyor.
Kendi kelimelerini unutan bir halk, kendi rüyalarını da başkalarının diliyle görmeye başlar. Oysa bülbülün mirası, her çileye ayrı bir isim, her sevdaya ayrı bir makam bulabilme maharetidir. Albert Camus, "Dünyanın kötülüğü, neredeyse her zaman cehaletten gelir," der. Bugünün cehaleti, harflerin yokluğu değil, kelimelerin içinin boşaltılmasıdır. Kendi acısını betimleyecek kelimesi kalmayan, sevincini klişelere hapseden bir toplum, Camus’nün işaret ettiği o anlamsızlık uçurumuna yuvarlanmaktadır.
Jean-Paul Sartre için konuşmak, bir eylemdir. O, kelimeleri sadece birer ses birimi değil, dünyayı değiştirme araçları olarak görür: "Kelimeler, emniyeti açılmış silahlardır. Eğer konuşuyorsanız, ateş ediyorsunuz demektir." Kelimeler, ruhun parmak izleridir. Bizler heybemizdeki bu mücevherleri döküp yerine dijital çağın o soğuk "aynen"lerini, "sıkıntı yok"larını koyduğumuzda, aslında kendi hakikatimize sırtımızı dönüyoruz. İsimlendiremediğimiz bir duyguyu yönetemez, tanımı olmayan bir sorunu çözemeyiz. Kendi dünyasını kelimelerle kuramayan her birey, başkalarının kurguladığı bir senaryonun figüranı olmaya mahkûmdur.
Bülbülün nağmesi bir sancının, bir aşkın ve en önemlisi "kendisi olabilmenin" dışavurumudur. Kelimelerimizi yeniden kazandığımızda; sadece dilimizi değil, körelen hayretimizi ve o kayıp "insan" tarafımızı da yeniden inşa edeceğiz. İsmet Özel'in o sarsıcı tespitiyle mühürleyelim: "Kelimelerle dünyayı kuramayanlar, kurulmuş bir dünyanın nesnesi olmaya mahkûmdur."
Şimdi ruhunuzun aynasına bakıp sessizce fısıldayın: Kendi gökyüzünüzde özgürce şakıyan bir bülbülün benzersiz bestesi misiniz, yoksa bu devasa yalnızlıkta başkalarının kelimelerini sayıklayan mahzun bir yankı mı?