Tarihî eskiye dayanan şehirler, genellikle yüksek bir kayalı tepenin üzerinde kurulmuş kalenin eteğinde, çeperinde veya hemen aşağısındadır. Zaman geçtikçe, nüfus artıkça kalenin çeperinde yer alan bu küçük şehirler büyür ve tarım arazilerine doğru genişler. Ancak savaşlarla, yıkımlarla, katliamlarla birçok şehir adeta yok oldu, binlerce yıllık tarih, kültür ve hafıza müzesi olan bu şehirler tarihin tozlu sayfalarına kaldırıldı. Bölgemizde bir çırpıda birçok şehri buna örnek verebiliriz.
Örneğin; Van şehri. Tarihî Van şehri, Kalkolitik dönemde Van Kalesi’nin kuzeyindeki höyükten ibaret iken, Urartu Kralı Sardurî I’in Milattan önce 830’larda Van Kalesi’ni mesken kılmasıyla ve başkent kalesi yapmasıyla kalenin eteğinden güneyine kadar yerleşim ortaya çıkmış ve şehir, kalenin güney kısmında ovada genişlemiştir. Milattan önce 830’lardan Milattan sonra 1916’ya kadar yaklaşık 2 bin 750 yıl ayakta kalan asıl Van şehri bu şekilde ortaya çıkmıştır. Şimdiki Van şehri ise 1920’li yıllardan itibaren kurulan ve asıl şehir ile ne tarihî ne mimarî ne de hafıza olarak bir kültür taşıyıcısı olmayan yapan bir şehirdir. Günümüzdeki Van şehrini gezdiğinizde 100 yaşında bile bir yapı görmemenizin sebebi bu şehrin, 2 bin 750 yıllık asıl şehir değil; çarşıları, kamu binaları, meydanları 1920’li yıllardan başlayarak 1930’lu yıllarda bitirilen yeni bir şehir olmasındandır.


Yine başka bir örnek verirsek; Harput (Xarpêt) aynen Van gibi bir Urartu yerleşimi olup asıl şehir Harput Kalesi’nin eteğinden başlayıp ovaya doğru genişlemiştir. Günümüzdeki Elazığ şehir merkezi aynen günümüzdeki Van şehir merkezi gibi asıl ve tarihî şehirler olmayıp binlerce yıllık tarihsel serüvenleri bir yüzyıl önce kesintiye uğramış asıl şehirlerin hayaleti gibidir.
Doğubeyazıt’ı da örnek verip devam edelim. Asıl ve tarihî Doğubeyazıt, bugün geniş ovadaki şehir değildir. Binlerce yıllık şehir bir Urartu yerleşimiydi ve günümüzde maalesef sadece kalıntıları kalmıştır. İshak Paşa Sarayı’nın ovaya bakan pencerelerinden değil dağa bakan pencerelerinden seyre dalarsanız tarihî Urartu Kalesi’nin ve asıl şehrin hayaletini görürsünüz.


Şimdi de Urartu hâkimiyetinin uzandığı kraliyetin batısında yer alan bir şehre bakalım. Ünlü seyyah Evliya Çelebi, 370 yıl önce orayı ilk gördüğünde dehşete kapılmış ve başını göğe uzatmış bir kalesi var diye not almıştır. Başını göğe uzatmış kaleye Murat Nehri’nin kenarından bakarsanız Evliya Çelebi’ye hak verirsiniz. Neredeyse tüm Urartu yerleşimlerini gezmiş birisi olarak itiraf edeyim ki Kral Menua, Urartu sanatının zirvesini bu kalede sergilettirmiştir. Eğer Urartuların batıdaki gözde kalesi olan Palu Kalesi’ni gezmeye karar verirseniz, dağ keçilerine bile rastlayabileceğiniz zirveye kadar tırmanmalı ve günün tamamını buraya ayırmalısınız. Kaleden aşağıya baktığınızda zaten kalenin hemen aşağısında asıl şehrin izlerini rahatlıkla görebilirsiniz. Arşivleri taramaya bile gerek duymadan evlerin temel ve duvar boşluklarını çıplak gözle ayırt edebiliyorsunuz. Yani günümüzdeki Palu şehri de tıpkı Doğubeyazıt, Harput ve Van gibi asıl yerinde değil ve binlerce yıllık hafızayı kaybetmiştir. Binlerce yıllık şehirlerimizi ve kalelerimizi kaybettik. Bu saydığım şehirlerin ve daha birçok şehrin kurucuları olan Urartuların meşhur kralı Menua, sanki binlerce yıl öncesinden günümüzü görüp her yaptığı eserin yanında şu yazıyı yazardı. Yazıyı Menua’nın meşhur beddudası ile bitirelim: “ Her kim ki burayı ben yaptım, ben inşa ettim derse, her kim burası benim derse, her kim/kimler buralara zarar verirse ve her kim buraları yıkarsa tanrı Xaldî (Haldi) tanrı Teişiba ve tanrı Şivinî onu/onları güneş ışıklarından yoksun bıraksın.” Amin.