“Ezen ulusun refleksi, ezilenden işbirlikçi devşirir, işbirlikçi efendisinin gölgesinde palazlandığını sanır, oysa tarih göstermiştir ki o gölge sahibiyle birlikte yok olur.” Kerem Budak
Türkiye’de yeniden gündeme gelen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, yalnızca silahların susmasına indirgenemez. Bir barış sürecinin samimiyeti, yalnızca müzakere masalarında verilen sözlerle veya siyasi söylemlerle değil, çatışmayı üreten, sürdüren ve yeniden üretme kapasitesine sahip yapıların tasfiye edilip edilmediğiyle ölçülür. Bu açıdan sürecin en temel sınavlarından biri, kırk yılı aşkın süredir varlığını koruyan koruculuk sisteminin geleceğidir.
1985 yılında kurulan Geçici Köy Koruculuğu (GKK) sistemi, resmî söylemde bir “güvenlik tedbiri” olarak sunulsa da gerçekte devletin Kürt coğrafyasında uyguladığı böl-parçala-yönet siyasetinin silahlı toplumsal mühendislik aracıdır. Sistem, aynı halkın insanlarını birbirine karşı konumlandırmış, toplumsal dayanışmayı parçalamış ve devletin çatışma siyasetinin yereldeki paramiliter uzantısı hâline gelmiştir. Koruculuk, güvenliği sağlayan değil, toplumsal güvensizliği, korkuyu ve kutuplaşmayı kurumsallaştıran bir mekanizma olarak işlemiştir.
1990’lı yıllarda yaşanan köy boşaltmaları, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler ve yaygın insan hakları ihlalleriyle anılan dönemin en işlevsel araçlarından biri GKK sistemi olmuştur. Bölge halkının kolektif hafızasında koruculuk; korkunun, zorla yerinden edilmenin ve toplumsal travmanın silahlı bir düzene dönüştürülmüş biçimi olarak yer etmiştir. Bölgede yaratılan terör ikliminin ve sıradanlaşan şiddetin başlıca taşıyıcılarından biri de bu paramiliter yapı olmuştur.
Zaman içerisinde sistem, yalnızca çatışmanın bir unsuru olmaktan da çıkmıştır. Çeşitli adli olaylar, kaçakçılık, uyuşturucu, tecavüz, fidye olayları, arazi ihtilafları, zor kullanma, olayları, arazi organize suç iddialarıyla birlikte koruculuk sistemi, birçok yerde hukukun üstünde hareket ettiğine inanılan, silahlı ayrıcalıklarını ekonomik ve siyasal nüfuza dönüştüren bir güç odağına (çeteleşmeye) evrilmiştir. Bu yapı, bölgede hukukun üstünlüğünü ve toplumsal güveni aşındırmış, şiddeti gündelik yaşamın olağan bir parçasına dönüştürmüştür. Bu durum, Walter Benjamin’in şu tespitini hatırlatmaktadır: “Yasanın sınırları dışında, onun adına işlenen her şiddet eylemi, asıl korumaya çalıştığı adaleti çürütür ve devleti organize bir suç örgütüne dönüştürür.”
Bugün demokratikleşmeden ve toplumsal barıştan söz ediliyorsa, temel soru şudur: Devlet, çatışmanın araçlarını gerçekten geride bırakmaya hazır mıdır? Çünkü bir yandan demokratik entegrasyondan ve toplumsal uzlaşıdan söz edip diğer yandan koruculuk gibi paramiliter yapıları muhafaza etmek, yalnızca geçmişin yöntemlerini korumak değil, geleceğin çatışma zeminini bugünden canlı tutmaktır. Gerçek ve kalıcı bir barış, yalnızca silahlı örgütlerin değil, devletin de kendi savaş aygıtlarıyla ve yarattığı paramiliter mirasla yüzleşmesini gerektirir.
Bu nedenle Geçici Köy Koruculuğu ya da 2016 sonrası adıyla Güvenlik Koruculuğu sistemlerinin tümüyle lağvedilmesi, bütün silahların toplanması ve bu yapılar aracılığıyla gerçekleştirilen toprak gaspları ile insan hakları ihlallerinin hukuk önünde hesap konusu yapılması zorunludur. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Koruculuk sistemi içerisinde yer alan nüfusun feodal ve paramiliter bağlardan koparılarak sivil üretim süreçlerine, demokratik tarım ve sanayi kooperatiflerine entegre edilmesi ve topluma yeniden kazandırılması gerekir. Çünkü barış, yalnızca silahlı aktörlerin tasfiyesi değil; savaşın yarattığı ekonomik, toplumsal ve siyasal bağımlılık ilişkilerinin de dönüştürülmesidir.
Devletin savaş aygıtları parçalanmadan, sömürgeci paramilitarizm tasfiye edilmeden ve geçmişin ağır hak ihlalleriyle gerçek bir yüzleşme yaşanmadan atılacak her “açılım” ya da “barış” adımı, toplumsal dönüşümün değil, mevcut düzenin kendisini yeniden üretmesinin aracı olma riskini taşımaktadır. Gerçek ve onurlu barış; yalnızca silahların sustuğu değil, şiddeti, korkuyu ve eşitsizliği üreten bütün yapısal mekanizmaların ortadan kaldırıldığı, adaletin tesis edildiği ve toplumun eşit ve demokratik temeller üzerinde yeniden inşa edildiği bir düzende mümkündür.