Son dönemde yürüyen barış ve demokratikleşme tartışmalarında en sık duyulan kavramlardan biri “demokratik toplum” oldu. Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma neredeyse her açıklamada tekrarlandı. Ancak bütün bu söylemsel yoğunluğa rağmen ortada görmezden gelinmesi zor bir gerçek var: Paradigmanın adı büyüyor ama toplumsal karşılığı aynı ölçüde büyümüyor.
Bugün temel mesele yalnızca devletin ne yapacağı değil, Kürt siyasi hareketinin kendi paradigmasını ne kadar hayata geçirebildiğidir. Çünkü yıllardır savunulan demokratik konfederalizm fikri yalnızca bir müzakere siyaseti değildi. Tam tersine, devlet merkezli siyasetin sınırlarını aşma iddiası taşıyordu.
Mahalle meclisleri, kadın örgütlenmeleri, kooperatifler, dayanışma ekonomileri, kolektif üretim alanları ve yerel demokratik yapılar bu paradigmanın asli omurgası olarak tarif edildi. Paradigmanın en temel vaadi, örgütlü ve bilinçli toplumlar yaratmak ve bu toplumların kendi kendini yönetmesiydi.
Fakat bugün ortaya çıkan tablo bu iddia ile ciddi bir çelişki taşıyor.
DEM Parti’nin son 18 aydaki siyasi söylemine bakıldığında tekrar eden başlıklar oldukça net:
“Devlet üzerine düşeni yapmalı.”
“Yasal düzenlemeler acilen hayata geçirilmeli.”
“Komisyon raporları uygulanmalı.”
“Demokratikleşme adımları atılmalı.”
Bu taleplerin hiçbiri yanlış ya da önemsiz değil. Demokratikleşme, hukuki reformlar ve siyasal haklar elbette kritik meselelerdir. Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Kendini sosyalist, özgürlükçü ve toplumsal dönüşüm hareketi olarak tanımlayan bir siyasi çizginin asli gündemi gerçekten yalnızca bunlardan mı ibaret olmalıdır?
Çünkü demokratik toplum fikri, devletin reform yapmasını bekleyen pasif bir siyaset anlayışı üzerine kurulmadı. Paradigmanın en radikal tarafı tam da buydu: Devlet alan açmasa bile toplum kendi demokratik alanlarını yaratabilmeliydi. Bugün ise süreç ilerledikçe toplumun nasıl örgütleneceğinden çok devletin ne yapacağı konuşulur hale geliyor. Böylece siyaset yeniden devlet merkezli bir zemine çekiliyor.
Paradigma yalnızca parlamentoda konuşulacak bir teori değildir. Eğer mahallede, sokakta, üretim ilişkilerinde ve gündelik yaşamın içinde görünmüyorsa zamanla dönüştürücü niteliğini kaybetmeye başlar. Bugün yaşanan risk de budur: Paradigmanın giderek toplumsal bir inşa programından çok sembolik bir siyasi dile dönüşmesi.
2013-2015 çözüm süreci de benzer bir mantıkla ilerlemişti. Devlet müzakere masası kurmuş, Kürt siyasi hareketi de doğal olarak bu sürecin parçası olmuştu. Ancak o dönemde de toplumsal inşa geri plana itilmiş, siyasal müzakere merkezileşmişti. Barışı toplumsallaştıracak kalıcı demokratik kurumlar yeterince oluşturulamamıştı.
Süreç çöktüğünde bunun bedeli ağır oldu. Elbette çöküşün birçok nedeni vardı: Şaibeli Suruç katliamı, çatışmaların yeniden başlaması, seçim hesapları, güvenlik politikaları… Ancak göz ardı edilen başka bir gerçek daha vardı: Toplumsal zemin yeterince inşa edilmemişti. Müzakere masası dağıldığında,barışı toplum içinde sürdürebilecek örgütlü yapılar da ortada yoktu. Böylece geriye halk için yalnızca direnmek ve bedel ödemek kaldı.
Bugün benzer bir risk yeniden ortaya çıkıyor.
Aradan on yıl geçti. Paradigma teorik olarak daha da derinleşti. Rojava deneyimi yaşandı. Yüzlerce akademisyen, aktivist ve kadro bu fikirlerle yetişti. Demokratik toplum fikri daha görünür hale geldi.
Ancak bütün bu birikime rağmen bugün yine aynı noktaya sıkışılmış durumda: Masalar kuruluyor, raporlar hazırlanıyor, devletin atacağı adımlar bekleniyor; fakat toplum yeterince örgütlenmiyor.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında güçlü mahalle meclisleri yaygın biçimde kurulmuş değil. Kadın özgürlüğü paradigmanın merkezinde olmasına rağmen kalıcı ve yaygın dayanışma ağları sınırlı kalıyor.
Demokratik ekoloji söylem düzeyinde güçlü görünse de kolektif üretim alanları, enerji kooperatifleri, yerel tarım ağları ve alternatif ekonomi modelleri kitlesel bir düzeye ulaşamıyor. Toplumsal dayanışma, Gençlik hareketleri ve öz örgütlenme hâlâ siyasi söylemin gerisinde duruyor.
Bu noktada sert ama gerekli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer toplum kendi kurumlarını kurmuyor, alternatif yaşam alanları gelişmiyor, üretim ilişkileri dönüşmüyor ve örgütlü bir toplumsal zemin büyümüyor ise, o zaman paradigmanın farkı tam olarak nedir?
Çünkü demokratik toplum yalnızca seçim stratejileriyle kurulmaz. Yalnızca komisyon raporlarıyla da kurulmaz. Demokratik toplum; mahallede, işyerinde, tarlada, kadın ve gençlik dayanışmasında, kolektif üretimde ve gündelik yaşamın içinde kurulur. Paradigmanın gerçek gücü de burada ortaya çıkar.
Bu nedenle eleştiri yalnızca devlete yöneltilemez. Eğer süreç yeniden tıkanırsa yine “devlet yükümlülüklerini yerine getirmedi” denecektir. Bu büyük ölçüde doğru olacaktır. Ancak eksik olacaktır.
Çünkü toplumsal inşa konusunda Kürt siyasi hareketinin ve DEM Parti’nin de kendi yükümlülüklerini yeterince yerine getirmediği gerçeği ortada duracaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca daha fazla siyasi müzakere değil, daha güçlü toplumsal örgütlenmedir. Komisyon raporlarının takip edilmesi, demokratikleşme taleplerinin sürdürülmesi ve hukuki reformların savunulması elbette önemlidir. Ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Eğer paradigma gerçekten bir toplumsal dönüşüm iddiası taşıyorsa bunun hayatın içinde görünür hale gelmesi gerekir.
Mahalle meclislerinin yaygınlaşması, kadın ve gençlik dayanışma ağlarının büyümesi, kooperatiflerin gelişmesi, yerel dayanışma ekonomilerinin güçlenmesi ve demokratik yaşam pratiklerinin gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelmesi gerekir. Çünkü paradigma kapalı kapılar ardındaki müzakerelerde değil; sokakta, mahallede, üretimde ve dayanışmanın içinde hayat bulur.
Eğer oralarda yoksa, ne kadar güçlü anlatılırsa anlatılsın, zamanla devrimci bir toplumsal proje olmaktan çıkıp yalnızca politik bir retoriğe dönüşme riski taşır. Devlet adım atmayı bıraksa da Dem parti durmamalı, toprağa dokunmalı, suya yön vermeli, enerjiyi açığa çıkarmalı.