Türkiye’nin 2-0’lık yenilgisi, skorun ötesinde bir destanın yarım kalış hikâyesiydi.Saha kenarından bakınca sıradan bir mağlubiyet gibi duruyordu. Fakat FIFA’nın derin raporuna indiğinizde, oyunun ruhu bambaşka bir tablo çiziyordu. Türkiye bu maçta üretimsizlikten değil, ürettiği üstünlüğü öldürücü darbeye dönüştürememekten yenildi.

Rakip savunma hatlarını 166 kez delmeye çalıştılar. 132’sinde başarılı oldular. Rakip yarı sahada 348 kez topla buluştular. 533 pas alma hareketinin 373’ü son bölgede gerçekleşti. Bu rakamlar, ezilen, sıkışan, yaratamayan bir takımın verileri değildi. Tam tersine, oyunu rakibin boğazına dayayan, sahayı ikiye bölen, sürekli ileri taşıyan bir takımın rakamlarıydı.

Ferdi Kadıoğlu 39 hat kırmanın 35’ini yaptı. Arda Güler 27’de 22, Hakan Çalhanoğlu 26’da 21. Top doğru adamlara, doğru bölgelere ulaştı. Oyun Türkiye’nin istediği gibi aktı. Ama o son, o kritik, o yakıcı bağlantı bir türlü kurulamadı.Hareket de vardı, istek de.
Arda 116 kez pas kanalı aradı. Orkun 71, Zeki 58, Ferdi 45, Kerem 43 kez. Toplam 411 topsuz hareketin 205’i son bölgede, 148’i savunma arkasına yapılan koşulardı. Yani mesele tembellik, hareketsizlik ya da mental çöküş değildi. Oyuncular alan açtı, koştu, bağ kurmaya çalıştı. Ama o hareketle top arasındaki sihirli bağ kopuk kaldı.

Avustralya ise tam burada sahneye koyduğu savunma şaheseriyle maçı kazandı.

Tony Popovic’in ekibi klasik bir “underdog” savunma şablonu uyguladı: Derin, kompakt bir 5-4-1 / 5-3-2 düşük blok. Kendi yarı sahalarında demir gibi bir duvar ördüler. Orta saha ile savunma arasında neredeyse sıfır boşluk bıraktılar. Türkiye’ye topu verdiler, pası verdiler, rakip yarı sahayı geniş ölçüde verdiler. Ama ceza sahasının kalbini asla teslim etmediler.Merkezi demirlediler, kanallara davetiye çıkardılar.

Harry Souttar ve uzun boylu stoperlerin fiziksel üstünlüğüyle hava toplarını, ikili mücadeleleri domine ettiler. Türkiye’nin 22 açık ortasının sadece biri isabet bulabildi. 30 şutun 14’ü dışarı giderken, 8’i bloklandı; kaleyi bulan sadece 7 şut kaldı. Miktar çoktu, kalite yoktu. Hücumlar çizgilere sıkıştı çünkü merkezden öldürücü darbe üretilemiyordu.

Avustralya sadece savunmadı; tehlikeyi yönetti. Riski kontrol etti. Top çaldığı anda hızlı geçişlerle uzun toplara yöneldi. İlk gol uzun top + hızlı hücumla, ikinci gol orta saha top kaybı sonrası klinik bir kontrayla geldi. Az topa sahip oldular (%28 civarı), az hücum yaptılar ama oyunun kaderini ellerinde tuttular. Türkiye topu yönetti. Avustralya oyunun kaderini yönetti.

Bir teknik direktör bu rapora baktığında skorun arkasındaki acı gerçeği görür diyordu Namet Ateş yazısında: ‘’166 hat kırma, 148 savunma arkası koşusu, yüzlerce pas alma hareketi ve sıfır gol arasındaki uçurumu’’. Bütün o üretim, bütün o emek, bütün o irade… Avustralya’nın disiplinli, fiziksel ve organize savunma duvarına çarpıp parçalandı.

Bazen turnuvalar yetenekle, bazen mücadeleyle, bazen de sadece o son bağlantıyla kazanılır ya da kaybedilir. Türkiye bu maçta her şeyi yaptı.

Sadece bitirmeyi yapamadı. Ve futbolda en acı veren yenilgi tam da budur: Her şeyin var olduğu, fakat o en önemli şeyin eksik olduğu yenilgi.