Gazete Emek- Daha birkaç dakika önce "Ferran Torres, İspanyol oyun aklının doğal temsilcisi sayılmaz." demeye hazırlanıyorken, attığı pasla bana adeta ağzımın payını verdi. Golü hazırlayan asist, teknik kalitesinin ötesinde, üst düzey bir oyun zekâsının ve doğru zamanlamanın ürünüydü. O an, futbolun ezberleri bozma konusunda neden eşsiz olduğunu bir kez daha gösterdi.

İspanyol takımında içgüdüleriyle oynayan açık ara tek oyuncu Ferran Torres'tir desem, Lamine Yamal'a haksızlık etmiş olmam. Çünkü Yamal, içgüdülerini çoktan terbiye ederek olağanüstü yeteneklerinin hizmetine sunmuş görünüyor. Doğaçlama yapabilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen, oyun planı içinde üstlendiği role büyük bir sadakat gösteriyor. Bireysel parlaklığını, takım organizasyonunun önüne koymuyor. Büyük oyuncu olmanın ilk şartı da tam olarak budur.

Luis de la Fuente'nin en büyük başarısı, oyuncularına bir oyun ezberi kazandırmış olması değil; onları bu oyuna inandırmış olmasıdır. Sahadaki her futbolcu neyi, ne zaman ve hangi amaçla yapacağını biliyor. Bu yüzden İspanya, topa sahip olduğunda da kaybettiğinde de aynı kararlılığı sürdürebiliyor. Hücum geçişlerinde gösterdikleri hız kadar, topu kaybettikten sonraki ilk birkaç saniyede uyguladıkları yoğun baskı da rakibi sürekli hataya zorluyor. Takımın pas bağlantıları, üçüncü adam koşuları ve pozisyon değişimleri, oyunun her anında birbirini tamamlayan bir düzen oluşturuyor.

Maç boyunca topa daha fazla hükmeden, pas isabetinde üstünlük kuran ve rakip ceza sahasında daha fazla aksiyon üreten tarafın İspanya olması tesadüf değildi. Bu tablo, bireysel yeteneklerden çok kolektif organizasyonun sonucuydu. Topun dolaşım hızı arttıkça Portekiz savunmasının bloklar arasındaki mesafesi açıldı ve İspanya, bu boşlukları sürekli değerlendirdi.

Aynı şeyleri Roberto Martinez'in Portekiz'i için söylemek ise oldukça güç. Oyunun yol haritasında kesinlikten çok belirsizlikler öne çıkıyor. Takımın neyi amaçladığı ile sahada ortaya koyduğu pratik arasında belirgin bir uyumsuzluk göze çarpıyor. Hücumda bireysel ilham beklenirken, savunmada kolektif refleksler yeterince oluşmuyor. Bu da Portekiz'i güçlü oyunculara sahip olmasına rağmen oyun kimliği tam anlamıyla oturmamış bir takım görüntüsüne sürüklüyor.

Cristiano Ronaldo'nun varlığı da bu belirsizliklere yeni tereddütler ekliyor. Sorun Ronaldo'nun kariyeri ya da futbol tarihindeki yeri değildir. Sorun, mevcut oyunun ihtiyaçlarıyla oyuncu profilinin ne ölçüde örtüştüğüdür. Portekiz'in sahip olduğu orta saha dinamizmi, sürekli hareket eden, önde baskıyı başlatan ve alan paylaşımını kusursuz uygulayan bir santrfor profili talep ediyor. Bu yapı içinde Ronaldo'nun merkezde tutulması, takımın baskı sürekliliğini ve geçiş hızını sınırlıyor.

Oysa Vitinha, João Neves ve Bruno Fernandes üçlüsüyle oyunun iki yönünü de yüksek tempoda oynayabilecek, sürekli yer değiştiren, rakibi önde karşılayan ve topa sahip olma süresini artıran modern bir yapı kurmak mümkündü. Vitinha'nın özellikle dar alandaki pas kalitesi, yön değiştiren oyunları ve baskı altında çözüm üretebilme becerisi, onu merkezde oyunun ritmini belirleyecek bir oyuncuya dönüştürüyor. Luis Enrique'nin Paris Saint-Germain'de Vitinha'dan aldığı verim, bu rolün doğru tanımlandığında nasıl büyük bir avantaja dönüşebileceğini açık biçimde gösterdi.

Buna rağmen Ronaldo, João Félix ve Pedro Neto tercihinde ısrar edilmesi, taktik gerekçelerden çok soyunma odasındaki güç dengelerini düşündürüyor. Bu tercih, teknik direktörün saha içindeki otoritesinin sınırlarını da tartışmaya açıyor. Modern futbol, isimlerden çok rollerin doğru dağıtılmasıyla kazanılıyor. Kariyerlerin ağırlığı, oyunun ihtiyaçlarının önüne geçtiğinde takımın bütünlüğü kaçınılmaz olarak zarar görüyor.

Roberto Martinez'in bu yaklaşımı yeni de sayılmaz. Belçika Milli Takımı'nın başındayken de benzer bir anlayış benimsemişti. Kevin De Bruyne, Eden Hazard ve Romelu Lukaku gibi olağanüstü bireysel kaliteye sahip oyuncuların etkisi, çoğu zaman sade ve öngörülebilir bir oyun kurgusu içinde beklenen seviyeye ulaşamamıştı. Yıldızlar vardı; fakat onları birbirini büyüten bir sistem yeterince oluşturulamamıştı.

Bu karşılaşmada kaleci Diogo Costa'nın performansı ise Portekiz adına ayakta alkışlanacak düzeydeydi. Kurtarışları olmasa, maçın skorunun çok daha farklı noktalara gitmesi son derece mümkündü. Özellikle yakın mesafeden yaptığı müdahaleler ve refleksleri, takımını uzun süre oyunun içinde tuttu.

Sonuç olarak İspanya, bugün Avrupa futbolunda kolektif oyunun en rafine örneklerinden birini sergiliyor. Akışkan, hareketli, kompakt ve her an birbirine bağlı oynayan bu yapı, rakipler için gerçek anlamda bir kâbusa dönüşüyor. Oyuncuların bireysel kalitesi elbette belirleyici; ancak asıl farkı yaratan unsur, her oyuncunun sistemin neden var olduğunu bilmesi ve bu sisteme büyük bir inançla bağlı kalmasıdır.

Futbolun en büyük gerçeği de tam burada saklıdır: Büyük takımları büyük oyuncular değil, büyük fikirler inşa eder.