Futbolu diğer sporlardan ayıran en önemli özellik, belki de dünyanın neresine giderseniz gidin aynı kurallarla oynanıyor olmasıdır. Buenos Aires'te verilen kırmızı kart da Tokyo'da gösterilen kırmızı kart da, İstanbul'da çalınan düdük de New York'ta çalınan düdük de aynı oyunun parçasıdır. Futbolun evrenselliği, bu ortak hukuk duygusundan beslenir.
İşte tam da bu nedenle FIFA'nın ABD Milli Takımı oyuncusu Folarin Balogun hakkında verdiği askıya alma kararı, bir futbolcunun oynayıp oynamayacağını aşan çok daha büyük bir tartışmayı beraberinde getirmiştir.
Ben bu kararın ahlaken doğru olduğu kanaatinde değilim.
Bunu söylerken Balogun'un kişiliğini, futbolculuğunu ya da ABD Milli Takımı'nın başarısını tartışıyor değilim. Aynı olay başka bir ülkenin oyuncusu için yaşansaydı da düşüncem değişmezdi. Çünkü benim itirazım bir futbolcuya değil; kuralların uygulanış biçimine ilişkindir.
FIFA'nın Disiplin Talimatı yıllardır çok temel bir anlayış üzerine kuruludur. Hakemin saha içinde verdiği disiplin kararları, oyunun otoritesini korumak adına son derece sınırlı istisnalar dışında tartışmaya açılmaz. Futbolun devamlılığı biraz da bu ilkeye dayanır. Her tartışmalı kırmızı kart yeniden masaya yatırılacak olursa, oyunun hukukundan çok, tartışmaların hukuku oluşmaya başlar.
Balogun dosyasında ise futbol kamuoyunun zihninde tam da bu soru belirmiş durumda.
Acaba gerçekten istisnai bir hukuki değerlendirme mi yapıldı?
Yoksa kuralların herkese aynı mesafede durduğu yönündeki inanç ilk kez bu kadar güçlü biçimde sorgulanır hâle mi geldi?
Elbette bu soruların kesin cevaplarını bugün verebilmek mümkün değildir.
FIFA'nın kararını tamamen kendi iç hukuk mekanizması çerçevesinde değerlendirmiş olması ihtimal dışı değildir. Aynı şekilde kamuoyuna yansıyan siyasi temasların karar üzerinde belirleyici olduğunu kesin olarak söylemek de eldeki bilgilerle mümkün görünmemektedir.
Ancak mesele zaten kesin hüküm vermek değildir.
Mesele, ortaya çıkan tablonun neden bu kadar güçlü bir kuşku ürettiğini anlayabilmektir.
Balogun'un kırmızı kartının ardından ABD kamuoyunda yükselen tepkiler, üst düzey siyasi isimlerin konuya ilgi göstermesi, Beyaz Saray çevresinden yapılan açıklamalar ve Başkan Donald Trump'ın FIFA Başkanı Gianni Infantino ile görüştüğüne ilişkin haberler peş peşe geldi. Ardından FIFA'nın askıya alma kararı açıklandı ve Trump, sosyal medya hesabından FIFA'ya teşekkür etti.
Bu kronolojiyi gören insanların "Acaba?" diye sormasını yadırgamak kolay değildir.
Belki bütün bunlar bir rastlantıdır.
Belki FIFA, tamamen kendi hukukunu işletmiştir.
Belki de zamanlama talihsiz bir görüntü oluşturmuştur.
Fakat kurumsal güven açısından önemli olan, gerçek kadar algıdır da.
Çünkü adaletin tecelli etmesi kadar, tecelli ettiğinin görülmesi de önemlidir.
Tam bu noktada FIFA Disiplin Talimatı'nın 27. maddesi ayrı bir anlam kazanıyor.
Söz konusu madde, Disiplin Komitesi'ne olayları re'sen araştırma, delil toplama ve gerekli gördüğü incelemeleri yapma konusunda geniş yetkiler tanıyor. Hukuki açıdan bakıldığında bu yetki, disiplin soruşturmalarının sağlıklı yürütülmesini amaçlıyor.
Ancak kamuoyunda oluşan tartışmanın nedeni de tam burada yatıyor.
Bu araştırma yetkisi, uygulamada kırmızı kartın sonuçlarını ortadan kaldırabilecek ölçüde geniş yorumlanabiliyorsa, o zaman futbol kamuoyu doğal olarak şu soruyu soracaktır:
Disiplin Talimatı'nın açık hükümleri ile uygulama arasında yeni bir yorum alanı mı oluşuyor?
Eğer oluşuyorsa bunun sınırları nelerdir?
Ve en önemlisi...
Bu kapı bundan sonra bütün futbolcular için aynı şekilde açık olacak mıdır?
İşte benim asıl itirazım da burada başlıyor.
Hukuk, metinlerden çok uygulamayla yaşar.
Bir kuralın doğru olup olmamasından önce, herkese aynı şekilde uygulanıp uygulanmadığı önemlidir.
Çünkü eşit uygulanmayan hukuk, zamanla güven üretme kabiliyetini kaybeder.
FIFA'nın geçmişi bu bakımdan ilginç örneklerle doludur.
2002 Dünya Kupası'nda hakem kararları futbol tarihinin en ağır eleştirilerine konu oldu. Özellikle İtalya ve İspanya'nın Güney Kore karşısında elendiği maçlar bugün bile tartışılıyor. Buna rağmen FIFA sonuçları değiştirmedi; saha içinde verilen kararların otoritesini korumayı tercih etti.
2006 Dünya Kupası Finali'nde Zinedine Zidane, kariyerinin son maçında kırmızı kart gördü. Futbol tarihinin belki de en büyük yıldızlarından biri söz konusuydu. Buna rağmen disiplin uygulaması kişiye göre şekillendiği izlenimini verecek bir adım atılmadı.
2010 Dünya Kupası'nda Luis Suárez'in Gana karşısındaki meşhur elle oynama pozisyonu vicdanları derinden yaraladı. Milyonlarca futbolsever kararı tartıştı. FIFA ise kuralların öngördüğü çerçeveyi değiştirmedi.
Bu örnekler, Balogun kararının mutlaka yanlış olduğu anlamına gelmez.
Ancak şu gerçeği de hatırlatır:
FIFA bugüne kadar en büyük yıldızlar söz konusu olduğunda bile kuralların kişilere göre değiştiği izlenimini vermemeye büyük özen göstermişti.
Balogun dosyası ise en azından böyle bir algının doğmasına engel olamadı.
Üstelik işin bir başka boyutu daha var.
FIFA, yıllardır futbola siyasi müdahalenin kabul edilemez olduğunu savunan bir kurumdur. Geçmişte hükümet müdahaleleri nedeniyle federasyonları askıya aldığı, ülkelere yaptırım uyguladığı biliniyor. Böyle bir kurumun, siyasi aktörlerin kamuoyu önündeki yoğun ilgisiyle aynı zaman diliminde böylesine dikkat çekici bir karar alması, ister istemez soruları da beraberinde getiriyor.
Elimde bu kararın siyasi baskıyla alındığını kanıtlayan bir delil yok.
Böyle bir iddiayı kesin hüküm gibi ortaya koymak doğru da olmaz.
Fakat aynı açıklıkla şunu söyleyebilirim:
FIFA, bu süreç sonunda kendi tarafsızlığı konusunda tartışma yaratmaması gereken bir dosyayı, tam tersine en çok tartışılan dosyalardan biri hâline getirmiştir.
Belki de en büyük sorun tam budur.