Küresel Hegemonya ve İtaatin Bedeli;
Kapitalist ve Egemen devletler dünyanın kurulu dengesini, savaş çığırtkanlığı ile yönetiyorlar. Savaşlar olacak, egemenler silahlarını satarak gücü ellerinde bulundurmaya devam edecek ve maalesef insanlar kaderleri olduğu için değil, kapitalist rejimlerin çıkarları olduğu için insanlar birbirlerini öldürmeye devam edecek. Bakın Somali'ye Sudan'a Suriye'ye, Yemen'e, Lübnan'a, Filistin'e ve İran'a öldüren ve her gün ölüm ile burun buruna gelenler hiç değişmiyor.
Yaşadığımız çağda ABD ekseninde Kapitalizm, kendi buyruğuna girmeyen devlet iktidarlarını birbir yok ediyor. Bu yolculukta slogan çok nettir. "Bana itaat et, rahat et!" şeklinde istikrar sürüyor. Özellikle Ortadoğu'da Kapitalizm kendisine itaat etmeyen, karşısında direnç gösteren tüm güçlere, iktidarlara karşı orantısız savaş politikalarını uyguluyor. Kısacası ABD kendi çıkarlarını koruyan bir politika ile çıkarlarına ters düşen iktidarları devirerek yerine kendisine koşulsuz itaat edecek yönetimi belirleyerek başa getirmektedir. Bu politika ile hem o ülkenin yönetiminde söz sahibi olmayı amaçlıyor hem de bu başa getirdiği ve desteklediği yönetimin eliyle o ülkenin birçok kaynağını sömürmektedir.
ABD'nin dış politikası ve istihbarat faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirdiği müdahaleler, tarihsel olarak oldukça geniş bir yelpazeye yayılır. Bu müdahaleler bazen doğrudan askeri operasyonlarla, bazen de örtülü (CIA destekli) operasyonlar veya yerel muhalefetin desteklenmesiyle gerçekleştirmektedir. İşte ABD müdahalesiyle devrilen veya devrilmesinde kritik rol oynanan bazı önemli ülke ve iktidarlar şunlardır: İran (1953) - Muhammed Musaddık, Vietnam (1963) - Ngô Đình Diệm, Şili (1973) - Salvador Allende, Grenada (1983) - Hudson Austin, Panama (1989) - Manuel Noriega, Afganistan (2001) - Taliban, Irak (2003) - Saddam Hüseyin... Diğer tartışmalı müdahaleler ise ABD'nin doğrudan "devirme" olarak adlandırılmasa da rejim değişikliği süreçlerinde büyük rol oynamıştır. Bunlar Brezilya (1964): João Goulart'ın devrildiği askeri darbe. Nikaragua (1980'ler): Sandinista hükümetine karşı Kontraların desteklenmesi. Libya (2011): Muammer Kaddafi'nin devrilmesiyle sonuçlanan NATO müdahalesi.
Yakın dönemde ise ABD'nin 2026 yılı başında Venezuela'ya gerçekleştirdiği askeri müdahale ile Venezuela devlet başkanı Maduro'yu kaçırmasının ardından, temel olarak uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarına dayandırılsa da, arka planda petrol ve enerji kaynakları üzerindeki kontrol tartışmalarıyla dünya gündeminde geniş yer bulmuştur. Trump, operasyonun ardından "Venezuela'yı artık biz yöneteceğiz" ve "Petrolün üçte biri artık bizim, sattıkları petrolün parasının bir kısmını bize verecekler" şeklinde ifadeler kullanmıştır. Birçok uluslararası hukuk uzmanı ve analist, bu müdahaleyi sadece suçlu iadesi değil, bölgenin devasa petrol ve mineral kaynaklarına el koyma girişimi olarak nitelendirmiş ve buna "kaynak emperyalizmi" adını vermiştir. ABD'nin bu sert müdahalesinin ardındaki diğer önemli bir sebep, Venezuela üzerindeki Rusya, Çin, Küba ve İran etkisini tamamen kırmak istemesidir.
Bu olayın ardından ABD Trump yönetimi ile emperyalist, yayılmacı yönelimini artırmaya doğru götürdü. Venezuela'nın ardından rota Danimarka üzerinden Grönland oldu. ABD için Grönland sadece bir toprak parçası değil; ulusal güvenlik, enerji bağımsızlığı ve küresel ticaret rotaları üzerinde söz sahibi olma stratejisinin merkezinde yer alan bir bölgedir. 2019 yılından beri "adayı satın alma" tartışmaları her ne kadar Danimarka tarafından reddedilse de, yakın tarihte ABD'nin bölgedeki ekonomik ve askeri yatırımları tehdit etmeye devam etmektedir.
Sömürgeci ilerleyiş ABD'nin Trump yönetiminin öncülüğünde Ortadoğu'da İran'a müdahalesi ile dünya gündemini yeniden ateşe verdi. Özellikle bu savaşın fitilini yakan ve ABD'yi savaşa sürükleyen İsrail'in amacı, bölgede istediği gibi hareket etmek için İran gibi kendisini her fırsatta engelleyen bir gücün kırılmasını istiyor olmasıdır. Zaten İsrail devlet başkanı Netanyahu, yıllardır mevcut iktidar koltuğunu kaybetmemek için sürekli savaş politikalarını kendine kalkan yaparak Filistin, Lübnan, Suriye ve İran'a karşı dur durak bilmeyen savaş politikalarıyla bölgeyi büyük bir felakete doğru tırmandırıyor. İsrail, Trump'ın eliyle ABD'nin yıllardır titizlikle inşa ettiği tüm prestijini bu savaş ile beraber bitirdi. Özellikle ABD'nin Trump yönetiminin Epstein dosyaları gündeme sızması ile beraber ABD gibi kendisini hukuk, demokrasi ve insan hakları üzerine kurumsallaştıran bir devlet anlayışının nasıl halen böyle iğrenç bir zihin anlayışını tepesinde bulunduruyor? Doğrusu bu da devlet yöneticilerinin perde arkasındaki kirli yüzlerini daha net ortaya çıkarıyor...
Yine ABD'nin gayriahlaki savaş politikaları, İran'a savaş açarken hedefinde sadece Mola rejimini devirme girişiminin dışında sivilleri hedef alan, okulları, hastaneleri ve temel yaşam alanlarını bombalayarak binlerce sivilin yaşamının yitirmesine neden olmasıyla, bu durum İran'da Mola rejimini istemeyen halkın öfkesini artırdı. Evet Mola rejimi yıllardır halkına karşı her ne kadar diktatörvari bir rejim olup, binlerce yurttaşını idam ettirip, halkın nefretini üzerine çekse de bu ABD ve İsrail'in elini kolunu sallayarak o bölge halkının desteğini alıp, İran devletine müdahale ettireceği anlamına gelmez. Çünkü İran, Ortadoğu'da bulunan devlet yönetimlerinin yönetim anlayışından uzak, farklı ve kendine özgü bir yönetim anlayışına sahiptir. Bunun nedeni İran'ın yıllardır dışa kapalı olması ve dışardan gelen her türlü müdahalelere, yeniliklere ve farklılıklara karşı net çizgi çekmesidir. Bu durum dış politikada İran halkının kültürel deformeye uğramasını engellemiştir. İran, yönetim anlayışında geçmişten beri gelen ve değişmeyen geleneksel Sasani ve Pers İmparatorlukların halen izlerini barındırıyor olması ve diğer taraftan teokrasi anlayışıyla Şia mezhebi inancın hakim olduğu gerçeği, İran halkında hem devletçi geleneklerine hem de inançlarına dair hassasiyetleri, devlet mekanizmasını daha da güçlü kılıyor.
İran neden Ortadoğu'daki devlet yönetimlerine benzemiyor? Bugün ABD'nin Ortadoğu'da müdahale etmediği iktidar neredeyse kalmadı. Özellikle Körfez ülkeleri ABD'ye resmen bağımlı hale gelmiş durumdadır. ABD'nin bugün Ortadoğu'da birçok ülkeye buna Türkiye'de dahil olmak üzere birçok devletin siyasi iç politikalarından tutalım dış politikalarına kadar, ekonomik alışverişinden tutalım savunma sanayisine kadar ABD müdahaleleri ile karşı karşıyadır. Elbette ki İran sadece kendi savunma sistemi ile ABD ve İsrail'e karşı savaşta uzun soluklu bir direnç göstermesi beklenemezdi. Bu direncin arka perdesinde iki unsur vardır. Biricisi unsur Çin ve Rusya'nın ileri düzeyde savunma teknolojilerinin İran'a destek vermesi, ikinci unsur ise İran'ın Hürmüz boğazının önünü kesmesiyle beraber petrol akışı üzerinden dünya ülkelerini ekonomik bir tehdit yaşatarak, böylelikle bu savaşta dünya ekonomisini sekteye uğrattı. Bunun sonucunda dünyada savaşın durdurulması herkesin hayrınadır anlayışı hakim oldu. Tabi savaşa dair bu sancılar gebeliğin ilk sancıları olduğu gerçeği inkâr edilemez. Maalesef yeni dünya düzeninde sermaye hırsına kapılan emperyalist devletlerin, yeni nükleer savaş teknolojileri ile biz insanları daha büyük felaketlerin beklediği öngörüsünde bulunmak çok da zor bir durum değil.