Uluslararası Dengelerin Yeniden Çizdiği Bir Dönüşüm.

Günümüz uluslararası siyasetinde, meşruiyet ve hukuk sıklıkla arka planda kalırken, güç dengeleri ön plana çıkıyor. Çatışma bölgeleri, büyük aktörlerin sessiz uzlaşılarıyla şekillenen bir satranç tahtasına dönüşüyor. Rojava- Suriyenin kuzey doğusu olarak bilinen alan– bu dinamiğin en çarpıcı örneklerinden biri. Halep'in düşüşünden bu yana yaşananlar, rastgele askeri olaylar değil; önceden varılan mutabakatların adım adım sahaya yansıtılması. Bu yazı, o mutabakatların gölgesinde Rojava'nın nasıl yeniden tanımlandığını, gerçekçi bir bakışla ele almayı amaçlıyor.

Çünkü en büyük risk, yaşananları romantik zafer veya mutlak yenilgi anlatılarıyla çarpıtmak; bu, sadece mevcut kazanımları eritir ve geleceği belirsizleştirir.2016 sonlarında Halep'in kontrol değişikliği, bir askeri zaferden ziyade, Mart 2016'da Rusya, Türkiye ve ABD arasında varılan mutabakatların ilk görünür adımıydı. Şam rejimi, o dönemde geniş bir savaşa gerek duymadan şehri ele geçirdi; çünkü Suriye Demokratik Güçleri (SDG), merkezde hakimiyet kuracak kapasitede değildi.

Bu bakımdan Halep, her zaman bir işaret olarak orada duruyordu; nihayet bu işaret fişeği patlatıldı. Ardından Deyr Hafir, Tabka, Rakka ve Deyr ez-Zor hattı... Bu bölgeler, Kürt nüfusunun azınlıkta olduğu, ağırlıklı Arap yerleşimleriydi. SDG'nin burada varlığı, kalıcı bir hakimiyet değil; geçici bir emanet niteliğindeydi. Uluslararası sistem, bu alanları tampon bölgeler olarak görüyordu – dengeleri bozmayacak, kontrollü bir geçiş için.John Mearsheimer'ın saldırgan realizm yaklaşımında vurguladığı gibi, büyük güçler çatışma alanlarında güç biriktirirken, dengeyi korumak için görünmez sınırlar çizer. Kenneth Waltz'ın uluslararası siyaset teorisinde belirttiği üzere, çok kutuplu sistemlerde aktörler denge mekanizmalarına mahkumdur.

Suriye'de bu sınırlar, hukuki metinlerden ziyade fiili durumlar ve sessiz uzlaşılarla belirleniyor. SDG'nin Arap ağırlıklı bölgelerden çekilmeleri, ani yenilgiler değil; önceden tasarlanmış bir rol dağılımının uygulanması. Şam'ın SDG'yi açık bir savaşta yenmesi, lojistik ve jeopolitik gerçeklerle çelişir. Suriye ordusu, geniş kuzeyde tutunamaz; SDG ise ABD'nin hava desteğiyle var olur. Dolayısıyla yaşananlar, bir askeri mücadele değil; stratejik bir düzenleme. Bu süreçte kritik olan, diplomasideki klasik yöntem: Önce fiili durum yaratılır, sonra bu durum "kaçınılmaz" diye meşrulaştırılır.

SDG'nin geri çekilmeleri, askeri hezimet gibi sunuldu; oysa bu, kontrollü bir stratejik ayarlamaydı. Kürt hareketinin bazı sözcüleri, önce bu çekilmeleri gizledi, sonra direniş anlatılarıyla çerçeveledi. Ancak bu anlatı, gerçeklikten kopuk kaldı. Sahada yenilgi yoktu belki, ama enformasyon alanında derin bir etki yarattı: Moral kaybı, incinmişlik hissi ve örgütsel meşruiyet aşınması. Kürt toplumu, savunulamaz iddiaların bedelini ödedi. Ateşkes ve yol haritası sonrası tablo daha net: Kürt yoğunluklu bölgelerde gerileme yok; aksine kurumsallaşma ve denetimli yönetişim modeli güçleniyor. Uluslararası sistemin ayrımı keskin: Kürt ağırlıklı alanlarda sınırlı özerklik kabul edilebilirken, SDG'nin Suriye'nin geri kalan Arap ve seküler bölgelerine yayılmasına izin verilmedi. SDG, genişleyen bir merkezi aktör olmaktan çıkarıldı; Kürt coğrafyasıyla sınırlı bir denge unsuru olarak sabitlendi. Bu, bir tasfiye değil; siyasal bir budama işlemi.

Bölgesel bağlamda, Paris'teki Şam-İsrail temasları puzzle'ın eksik parçası. İsrail, güneydeki fiili kazanımlarını resmileştirdi; Şam, güney cephesini rahatlatarak kuzeydeki paylaşımı düşük maliyetle yönetti. Bu çerçevede, SDG'nin Arap bölgelerinden çekilmesi, büyük güçlerin dengesini koruyan bir uzlaşıya uydu. ABD'nin hava kalkanı devam ederken, Türkiye sınır güvenliğini sağladı; diğer aktörler de sessizce onay verdi. Sonuçta, Rojava'da ne mutlak bir zafer ne de kesin bir yenilgi var. Var olan, uluslararası sistemin yeniden tanımladığı dengeli bir rol dağılımı.

En temel sorun, bu gerçekliği doğru okuyamamak ve anlatamamak. Masada vazgeçilen veya savunulamayan iddiaları "savaşmışız gibi" sunmak, güç üretmez; aksine mevcut kazanımları tartışmalı hale getirir. Bugün Rojava, Kürt yoğunluklu bölgelerde kurumsal bir yapıya evrilme fırsatı bulmuş durumda – ama bu fırsat, büyük güçlerin izin verdiği çerçevede. Gerçekçi bir anlatı, bu dengeyi yönetmenin anahtarı. Tarih, illüzyonlara kapılan aktörlerin hikayeleriyle dolu; Rojava'nın geleceği ise bu dersi alarak şekillenecek.