Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan lise katliamlarının faillerine bakıldığında, karşımıza çoğunlukla erkek ergenlerin çıkması tesadüf değildir. Bu durum, yalnızca bireysel patolojilerle açıklanamayacak kadar yapısal ve toplumsal bir arka plana sahiptir. Asıl bakılması gereken yer, toplumun erkekliğe yüklediği anlamlar ve bu anlamların genç zihinlerde nasıl karşılık bulduğudur.

Toplum, erkeği güçlü olmaya zorlar. Ancak bu “güç”, çoğu zaman duygusal dayanıklılıktan ziyade şiddet, baskınlık ve tahakkümle eş anlamlı hale getirilir. Erkeklik, bir varoluş biçimi olmaktan çıkıp sürekli kanıtlanması gereken bir performansa dönüşür. “Nasıl bir erkeksin?”, “Sen kendini erkek mi sanıyorsun?” ya da “erkek adam ağlamaz” gibi ifadeler yalnızca gündelik söylemler değil, aynı zamanda birer denetim mekanizmasıdır. Erkek, bu söylemler aracılığıyla sürekli sınanır, eksik bulunur ve tamamlanmaya zorlanır.

Ergenlik dönemi ise bu baskının en yoğun hissedildiği kırılma noktalarından biridir. Kimlik arayışı içindeki genç erkek, bir yandan görünür olma, hatırlanma ve “önemli biri” olma arzusuyla yanıp tutuşurken, diğer yandan toplumun dayattığı erkeklik kalıplarıyla baş etmeye çalışır. Bu noktada, bazıları için şiddet, kendini kanıtlamanın ve görünür olmanın en uç yolu haline gelebilir. Trajik olan ise, bu eylemlerin failleri tarafından bir tür “kahramanlık” anlatısına dönüştürülmesidir.

Toplumsal çifte standartlar da bu yükü ağırlaştırır. Örneğin, aldatılan bir kadın çoğu zaman “sen çocuklarına bak” gibi söylemlerle teselli edilip toplumsal olarak yeniden kabul görebilirken; aldatılan bir erkeğin itibarı daha sert biçimde zedelenir. Erkeklik, bu bağlamda dış onaya bağımlı ve kırılgan bir kimlik olarak inşa edilir. Binlerce yıldır süregelen erkeklik kurumu, kendi itibarını korurken bu yükü özne erkeğin omuzlarına bırakır. Böylece kurum zarar görmeden devam ederken, birey bu yük altında ezilebilir. Bu kırılganlık ise çoğu zaman öfke, utanç ve şiddetle maskelenir.

Bu nedenle okul katliamlarını yalnızca bireysel sapmalar ya da psikolojik sorunlar üzerinden okumak yetersizdir. Aynı zamanda erkekliğin nasıl kurulduğunu, nasıl dayatıldığını ve nasıl bir yük haline geldiğini de sorgulamak gerekir. Erkekliğin taşınması zor bir kimliğe dönüşmesi, yalnızca erkekler için değil, toplumun bütünü için yıkıcı sonuçlar doğurur.

Belki de asıl sorulması gereken soru şudur: Erkeklik nedir? Erkeklik gerçekten bir güç mü, yoksa taşınması giderek ağırlaşan bir yük mü?