Hayır, Amedspor siyaset yapmıyor, Amedspor sadece kendi işini yapıyor. Amedspor futbol oynuyor, bir oyun ürünü üretiyor ve izleyenler, buna tanık olanlar, bu ürün ile kendi nesnel durumları arasında paralellikler kuruyor. Dia Saba gol atıyor, taraftar kendini daha güçlü, daha gerçek ve mağduriyetini telafi edebileceği duygusunu yaşıyor. Bu siyaset yapmak değil, bu doğaçlama bir etkileşim.
Şunu fark etmek lazım: "Kürt futbolu" olarak etiketlemeye çalıştığım olgu, bugün siyaset ve siyasi dinamiklerden çok daha fazla etkin bir güç haline gelmiş durumda ve eskisinden daha somut bir toplumsal birliktelik vaat ediyor. Bu tespit, Kürt futbolunu yalnızca sportif elitlerin ilgi alanı olmaktan çıkarıyor; onu herkes için yaşamsal bir toplumsal yeniden yapılanma imkanı haline getiriyor. Dolayısıyla her birimizin bu süreçte bir sorumluluğu doğuyor.
Amedspor’un sportif düzeyde ve mevcut imkanlarla ortaya koyduğu rekabet, çok doğal bir biçimde Kürt halkında siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik yansımalar yaratabiliyor. Bir bütün olarak varlığı ve varlığının ileri gelen bütün nitelikleri hukuk dışına itilmiş bir halk, spordan gelen bu dinamizmi hak arayışının kolektif zemini olarak algılayabiliyor.
Kendi başına, kendi eylemiyle görünür olmayı başaran Amedspor, halkın içindeki “biz de yapabiliriz” duygusunun en güçlü tercümanı haline geliyor. Buradaki bağ, bir tür kendiliğinden neden-sonuç ilişkisini ontolojik düzeyde şekillendiriyor.
Sahadaki eylem futbolken, hissedilen şey bir halkın ulusal haklarının gaspıdır. Bu durum, Amedspor’un bilinçli bir biçimde siyasi bir nesne olarak hareket edip etmemesinden bağımsız olarak gelişiyor.
Pratikte ise süreç kendi doğası içinde bir işbölümüne dönüşüyor. Yeşil sahada Senegal’li Diagne gol attığında, bu eylem skor tabelasına yansıyan bir sonuç olurken; taraftar o golden kendi varlığının gücü ile taleplerinin haklılığını çıkarıyor.
Aynı şekilde kaleci Erce’nin, bir Türk olarak kurtardığı kritik bir pozisyonda da benzer bir duygudaşlık yaşanabiliyor. Kabaca özetlemek gerekirse, Amedspor sahada futbol oynuyor; fakat bu oyunun Kürt hafızasında yarattığı yankılar siyasal bir karakter kazanıyor.
Arthur Schopenhauer’in belirttiği gibi, ‘’aslında deneyimlediğimiz her şeye zihnimizde var olan kendi tasarımımızla da müdahale ederiz’’.
Sahadaki her pas, her mücadele ve her zafer, ezilen bir kimliğin kolektif hafızasında yeniden anlamlandırılıyor. Bu anlamlandırma, dışardan dayatılan yok sayılmaya karşı bir var olma iradesi üretiyor.
Taraftar tribünde attığı sloganla, yaktığı meşaleyle veya yaptığı tezahüratla, futbolun evrensel dilini kendi tarihsel acısına, direncine ve umuduna tercüme ediyor.Amedspor’un yükselişi, aynı zamanda Kürt toplumunda uzun süredir aranan bir özyeterlilik anlatısını güçlendiriyor.
Ekonomik kaynakların sınırlı olduğu, altyapı olanaklarının kısıtlı kaldığı koşullarda elde edilen her başarı, “kendi ayaklarımız üzerinde durabiliriz” fikrini pekiştiriyor. Bu da sporu, salt bir eğlence veya rekabet alanından öte, toplumsal sermaye biriktirme aracına dönüştürüyor. Gençler için rol model oluşturuyor, kadın taraftarlar için katılım kanallarını genişletiyor, diaspora ile anavatan arasında duygusal köprüler kuruyor.
Netice itibarıyla Amedspor, sahada topu yuvarlarken aynı anda bir halkın kendini yeniden tanımlama çabasını da yuvarlıyor. Bu çaba, siyasetin klasik araçlarından daha az gürültülü, fakat daha derin izler bırakan bir etki yaratıyor.
Çünkü futbol, duyguyu doğrudan bedene ve kalbe hitap ediyor; ortak ritim, ortak coşku ve ortak acı üzerinden bir aidiyet duygusu inşa ediyor. İşte tam da bu yüzden, Amedspor’un her maçı bir karşılaşmadan ibaret kalmıyor; o, bir halkın varlığını, direncini ve geleceğe dair iddiasını görünür kılan kolektif bir sahneye dönüşüyor. Bu sahnenin her bir oyuncusu, tribündeki her bir seyirci ve sahadaki her bir eylem, o büyük toplumsal yeniden yapılanma sürecinin parçası haline geliyor.