Arthur Schopenhauer, “İsteme ve Tasarım Olarak Dünya” adlı eserinde, insanın deneyime kendi zihnini dayattığını söyler. Bu dayatma, acıya ve ıstıraba giden kapıyı ardına kadar açar. Schopenhauer’in felsefesinde bu süreç, kısa ve doğrudan bir yol olarak değil, zihnin kendi tasarımlarını deneyime zorla kabul ettirmesiyle adım adım işler. Dileyenler, meseleyi filozofun kendi ifadelerinden okuyabilir.
Bu yazının ilham kaynağı ise Amedspor Teknik Direktörü Sinan Kaloğlu’nun, takımının oyun deneyimine ısrarla kendi iç açmazlarını dayatmasıdır. Temel tezim şu: Kaloğlu şampiyonluk istiyor, fakat bunun için Amedspor’un hücumdaki tüm potansiyelini riske atmaya cesaret edemiyor.Dün Sivas’ta oynanan maç buna çarpıcı bir örnekti.


Top dolaşımı için öngördüğü konum alma ve dizilim doğruydu. Oyuncular arasındaki pas trafiği geometrik olarak tutarlı, kabul edilebilir marjlar içindeydi. Peki bu doğru unsurlar neden galibiyetle sonuçlanmadı?
Futbolun içerdiği belirsizliklerin yanı sıra, asıl neden oyuncuların doğru yerde ancak uzun mesafelerde görevlendirilmesiydi. Kaloğlu mesafeleri biraz daha kısaltma cesareti gösterse, bambaşka bir maç izleme imkanı doğabilirdi. Özellikle savunmanın kontra ve serseri toplar için en dipte konumlandırılması, asıl ıstırabın kaynağıydı.


Defans hattı oyuna daha cesurca katılabilseydi, Amedspor maçın büyük bölümünde rakip yarı sahada oynar ve bu yoğunlaşma muhtemelen bir ya da birden fazla golle ödüllendirilirdi.


Traoré, Dia Saba, Hasani, Moreno ve Diagne gibi oyuncuların sahada olduğu bir kadroda, geriye kalan beş oyuncunun top toplayıcı rolüne hapsedilmesi mantıksızdır. Bu beşliye uzak mesafeden servis yapılamaz. Daha vahimi, rakibin bu uzun mesafeler arasından sızarak Amedspor’un oyun dengesini bozup inisiyâtifi ele geçirme ihtimalidir.


Kaloğlu’nun yaptığı değişiklikler, çoğu zaman yürek atışlarına tercüman oluyor. Yüreğinde kazanma umudunu yitirdiğinde çok çabuk teslimiyet gösteriyor ve kendi oyununu rakip lehine dönüştürüyor. Oysa mağlubiyet de galibiyet kadar doğal bir sonuçtur. Önemli olan, ilk oyun planına güvenmek ve onu güçlendirecek müdahalelerde bulunmaktır.


Kaloğlu şampiyonluğu çok istiyor; hepimiz istiyoruz. Ama bunu liberal zekâ oyunlarıyla, zikzaklarla değil, gönül verdiği oyunun sonuna kadar arkasında durarak, inançlı bir lider gibi fikirlerini sahiplenerek yapmalı. Kendi deneyimine sadık kalmak bir erdemdir.


Buna sadık kalamayan, o deneyimi sonuna kadar izleyemez; dolayısıyla nelerin ters gittiğini, nerede hata yaptığını anlayamaz. Kaloğlu’ndan beklediğimiz, tam da bu: Kendi oyun anlayışına sonuna kadar sahip çıkmak ve o anlayışın getireceği riskleri göğüslemek. Çünkü şampiyonluk, cesaretin ve inancın ödülüdür; temkinli hesapların değil.